Zile Belgeseli OTELKONFOR - Phn.0 356 317 28 69's Journals

Recent Comments


şeyh hatem çelebi türbesi

şeyh hatem çelebi türbesi
Yazmayı sürdürdüğüm bu yazıları belki arkası yarın tefrikalarına benzetenler olabilir. Uzun yazıp vaktinizi almak istemiyorum. Şahidi olduğum bu günlere gelinmede rolü olan olayları kısaca anlatıp, çözüm önerilerinin tartışılmasını istiyorum. Baştan söyleyeyim Kimseyi suçlamak ve yermek gibi bir kastım da yok.
Rahmetli Babam Şükrü Serezli anlatmıştı: Sanıyorum 10-11 yaşlarında idim. O yıl Zile de büyük bir kuraklık yaşanıyordu. Susuzluk hayvanları bile etkilemiş feryatları ile yer gök inliyordu. Halk ne yapacağını şaşırmıştı. Defalarca tekrarlanan yağmur duaları fayda vermemişti. Son bir çare kalmıştı. Beyazıd-ı Bestami hazretlerinin Torunu olan Şeyh Ethem Çelebi nin Camisinde bulunan Peygamber Efendimizin hırka yı şeriflerinin çıkarılmasına karar veridi. Bütün Zile camide toplandı. Ben ön sırada idim. Dualar salat'ı şerifler okundu Herkes göz yaşları içinde idi. Huşu içinde nefeslerini tutmuş bekliyordu. Hırkayı şerif ağır,ağır yerinden çıkarıldı. Özenle açıldı ve sag kolunun ucu takriben bir santim kadar tas içindeki suya batırıldı. O anda bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Yağış sakin, sakin bir hafta kadar sürdü. O yıl güzel, bol mahsüllü bir yıl oldu.
Dünyada bir eşi İstanbul Hırkayı şerif camisinde biri de Zile de Şeyh Ethem Çelebi camiinde bulunan Aziz peygamberimizin mübarek hırkayı şerifleri Cumhuriyetin ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği bahanesi ve Zilelilerin de yeterince sahip çıkmaması yüzünden Ankara ya götürülmüştü.
Babamın anlattığı hikaye beni çok etkilemişti. Mübarek emaneti yıllarca İzleyip aradım. Sonunda buldum. Görüştüğüm ismi bende saklı olan yetkili bana Müzeniz varsa hırkayı şerifi size verebiliriz dedi. Sevinç içinde büyük heyecanla Zile ye geldim. Gelişmeleri dönemin yöneticilerine anlattım. Benim resmi sıfatım yoktu. Bu teşebbüsü sade bir vatandaş olarak yapmıştım. Başka bir şey de yapamazdım. Keşki Kültür sitemizi bitirebilseydik. Şimdi Mübarek eski yuvasında olurdu. Şimdi bizde onun feyz ve bereketinden istifade ederdik. Ne büyük bir mutluk olurdu.
Kültür Sitesinin hala bitirilememesi Zile için talihsizlik oldu. İçinde benim de olduğum bir grup insanın gayreti ile Kültür bakanlığı Turgut Özal Kültür Sitesi nin inşaatına başlamıştı. Çeşitli sebeplerle inşaat yarım kaldı. Kültür Bakanlığı Belediyeye devretti. Sitenin önce adı değişti. Sonra kıyısından köşesinden satılmaya başladı. Bir bölümünün Turizm Otelcilik Yüksek okuluna verilmesi de tuz, biber oldu. Oysaki bu binanın yapılış amacı kültür sitesi idi. Planında modern bir müze konferans salonları vardı. Maalesef 15 - 20 yıldır inşaat bitmiş değil. Şimdi bitse bile bu durumuyla Kültür Bakanlığı müze olarak kabul eder mi bilemiyorum.
Tıpkı yıllar önce olduğu gibi bu günde Allahın bize lütfu olan bu muhteşem emanete sahip çıkamıyoruz. Ankara'dan getiremiyoruz. Sanıyorum önemini anlatamadık. Onun Zile de olduğunu düşünün. Tek başına Zile yi ayağa kaldırır. Ramazan boyunca televizyonlarda görüyorsunuz. İnsanlar sırf görebilmek için ne büyük fedakarlıklar yapıyorlar. Soruyorum size sadece Hırkayı Şerifin Zile ye gelmesi bile bir müze yapılması için kafi sebep değil mi? İnsanlar Kıytırık şeyleri şehirlerine geri getirmek için uğraşırken Biz ne bekliyoruz. Onun değerini anlatmaya gerek var mı?
Maşat Höyük ten, Kaleden çıkan tarihi eserlerimizi Zile ye getirsek Tokat müzesinde Tokat yazmasından başka bir şey kalmaz. Zile nin kültürel varlıkları sağda solda heba oluyor. Tarihi eserlerimize sahip çıkamıyoruz. Acilen buna dur demeliyiz.
Belediye başkanımız Sayın Murat Ayvalıoğlu nun bu konulara ne kadar önem verdiğini biliyorum. Aslında Bu güne kadar görev yapan Belediye başkanları içinde Zile nin Kültürüne, tarihi değerlerine ve turizme önem veren ilk başkan diyebilirim. O bütün bunların bilincinde. Elinden gelen gayreti gösteriyor. Bu bakımdan çok şanslıyız. Bizi her zaman. Destekliyor, cesaretlendiriyor. Yardımlarını esirgemiyor. Toplumsal Diyalog Platformu olarak kendisine çok şey borçluyuz. Teşekkür ediyoruz.
Şimdilik hoşça kalın- Hulusi SEREZLİ


hulusi abi

DOSTLARIM,

Bir arkadaşımın isteğiyle yazdığım aşağıdaki yazımda 45-50 yıl önce yaşanan panayırların fotoğrafını çıkarmaya çalıştım. Özlediğim o günleri sizlerle de paylaşmak istedim.

Zile ve civar şehirlerde Köylü kentli Kasım ayını ve Panayırı büyük özlem ve hasretle bekler, herkesi bir telaş bir gayret sarardı. Bütün bir yılın işleri bu aya toplanırdı. Toplanan mahsul anbarlara doldurulur. Bağlar bozulur, Meyveler toplanır. Pekmez, köme, pestil, tarhana bu ayda yapılırdı, Kışlık kıyma, kavurma bu ayda küplere doldurulurdu. Çeşit çeşit Turşu kurulur, Zile Sokakları Kaynayan üzüm şırasının mis gibi kokusuyla dolar evlerden pekmez çırpan zelvenin sesi duyulurdu. Zilelilere, bilhassa hanımlara bu yorgunluk sırasında yapılan panayır adeta bir ilaç gibi gelir, tüm yorgunluklar panayırın eglenceli ortamında unutulurdu.

Genelde 15 gün süren panayır bir yılı kapsayan alışverişlerin topluca yapıldığı büyük bir Pazardı. Panayır süresince şehirin nüfusu iki katına kadar çıkar Zile bir festival havasına bürünürdü.

Panayırda canlı hayvan başta olmak üzere her türlü emtia alınır satılırdı. Halk büyük rağbet ederdi. Bu gün yapılan fuarlar Zile panayırının yanında çok sönük kalırdı. Zile panayırı büyük bir fuardı. Ancak bu fuarın yapıldığı alan bütün Zile yi kapsardı. Zile şehri ve Zileliler her yönü ile bu aktiviteye katılır ve bu büyük olayı yaşardı. Osmanlı kayıtlarına göre Zile panayırı Ülke çapında var olan tescilli 7 panayırın olan en büyüğü idi. Üç bin yıllık görkemli bir mazisi olan panayırın açılışı vali millet vekili, bakan gibi kişilerin katıldığı törenlerle yapılırdı.

Panayır sahası olarak düzenlenen geniş alanda çeşit,çeşit çadırlar, prefabrik stant ve pavyonlar kurulurdu. Dönemin önemli kuruluşlarının genel müdürlükleri satış mağazaları, teşhir reyonları açardı. Türkiye Şeker fabrikaları, Türkiye Zirai Donatım kurumu, Tarım kredi kooperatifleri. Pancar Ekicileri Kooperatifleri ve Esnaf teşkilatları gibi resmi ve özel kurumlar panayıra muhakkak katılırlardı. Açtıkları satış ve teşhir pavyonları çok gösterişli olur, Ziyaretçileri eksik olmazdı. Arçelik ,Mobilgaz, Good Year, gibi özel sektör kuruluşları da buna katılırdı. (1965,66 ve 67 yıllarında Bizde Serezliler olarak Arçelik için özel bir bina yaptırmış ve Panayıra katılmıştık.)

Tüccarlar panayır için özel mallar getirir, değerli çeşitlerini panayıra saklarlardı. Bayanlar Panayır alanındaki büyük bir alışveriş merkezinin mağazaları sayılabilecek stantlarda alış veriş yaparlar burada en kaliteli ürünleri bulabilirlerdi.

Her yıl en az İki-Üç yüz kişilik birkaç tane çadır tiyatrosu kurulurdu. Bunlar gün boyu bayan matineleri yapardı. Erkekler tiyatroya genelde akşamları giderdi. Bu tiyatroların geniş sanatçı kadrolarında Türkiye’nin tanınmış ses ve saz sanatçıları olurdu. Televizyonun olmadığı o dönemde turneye çıkan sanatçıların hiçbiri Zile Panayırını kaçırmazdı. Bu kalabalıklar onlar için bulunmaz bir fırsat idi. Bu gün bile isimleri hatırlarda olan Aysel Tanju, Semiramis, Hülya Babuş, Nana gibi dansözler Zile panayırın baş sanatçıları, Orta oyununun unutulmaz ustası İsmail Dümbüllü ise müdavimlerindendi. Çocuklara yönelik kukla gösterileri her zaman ilgi ile izlenirdi. Kurulan oyun parkı Ankara gençlik parkındaki Luna parktan büyük ve zengin olurdu. Panayırın sonunda yapılan At yarışlarına Türkiye’nin her yöresinden atlar ve yarış severler gelirdi. O zaman Veli Efendi hipodrumu olmadığı için Yarışlara rağbet çoktu. Kırkpınarın adının bile olmadığı o dönemde asırlardır yapılan Zile güreşlerini gazeteler aylarca tefrika ederler, yıl boyu konuşulurdu.

Fayton ve yaylı arabalar gece geç saatlere kadar panayır yerine insan taşır, Çığırtkanların sesi gece sonuna kadar dinmezdi. Ailece gidilen Panayır gezintileri önce çocukların luna park eğlenceleri ile başlar, alış verişle devam ederdi. Yılın ilk kestane kebabı panayırda yenirdi. O günler “ÜÇ KARDEŞLER MOTOSİKLET ÜSTÜVANESİ” çok popülerdi. Bilhassa hanımlar motosiklet sürücülerini heyecanla izler, ip cambazları kaçırılmazdı. Cambazın Sırıktan yapılmış ayaklar üzerinde yürüyen kırmızı pantolonlu reklamcısı şehir içinde dolaşırken çocukların ilgisi hep üzerinde olurdu. Büyük bir leğenin içine uzanmış biçimde yatan yarı belinden altı balık şeklindeki DENİZKIZI acıma ve merak duyguları içinde bakılırdı. Orta oyunu Ailece seyredilirdi. Aynalı çadır, Hayvanat bahçelerini aratmayan çok sayıda hayvanın bulunduğu çadırlar çok ilgi uyandırırdı. Akşamları İsmail Dümbülünün çadırından yükselen kahkaha seslerine Cambaz Boncuk’un “ Oy dingala dingala, kömürü de koydum mangala” şarkısı karışırdı, Erkeklerin doldurduğu dansözlü çadır tiyatrolarından yükselen aç, aç nidalarını Üçkardeş üstüvanesinin motosikletlerinin sesi bastırırdı. Küçük çocuklar anne ve babalarının ellerini çekiştire, çekiştire çarpışan otomobillere ve cambaza yöneltmeye çalışırlar, o güne kadar hiç görmedikleri bu eğlence ve rüya ortamının en küçük ayrıntsını bile kaçırmamak için acele ederlerdi. Seyyar Lokantaların mangallarından çıkan kokular çay bahçelerinde kaynayan semaverlerle yarışırdı.

Şehirde kömür santralinde üretilen elektrikle aydınlanan ve gece 11 de sönen cılız Sokak lambalarından sonra panayır alanındaki parıltı insanların gözlerini kamaştırır, atılan fişek ve maytaplar adeta bir ışık gösteri gibi görülürdü. Panayır sırasında çok sayıda genç gösteri için gelen sanatçılara, satıcılık yapan kızlara veya sigaralara kasnak attıran genç kadınlara aşık olur, gelecek yıl onun gelmesini özlemle beklerdi. Az da olsa polis gözünden uzak yerlerde kumar oynanır, evin nafakasını, cep harçlıklarını yada o yılın mahsulü dönen rulet ve top masalarına bırakılır, üzüntü içinde evlere dönülürdü.

Kışlık giyecek, Yiyecek ve yakacak gibi bütün ihtiyaçlar panayır zamanı alınırdı. Alacak ve vereceklerin vadeleri. Kiraların başlangıç ve sonları panayıra göre hesaplanırdı. Kayseri den Erzurum dan ve Sivas tan gelen tüccar bile bu şartlara uyardı. Zile panayırı adeta bir takvim başlangıcı kabul edilmiş, her şey Ona endekslenmişti. Adeta mali bir yılbaşı idi.

Zile panayırını anlatmaya bu gibi bir iki sayfa yetmez. Kitaplar yazmak lazım. O kitaplardan birini şimdi sevgili hemşerimiz Sayın Nurhan Buhan Girgiç yazıyor. Nurhan Hanımın tez konusu Zile Panayırı üzerine. Zile bu sayede değerli bir kaynağa kavuşmak üzere kendisine başarılar diliyorum.

Bu gün küçük bir kasabanın semt pazarına benzeyen asırlık panayırımıza umarım gereken önem verilir. Tekrar eski görkemli, parlak günlerine kavuşur. Çektiğim bir iki panayır resmini de aşağıya iliştirdim. Hoşça kalın

Hulusi SEREZLİ


Dostlarım

Dostlarım
Zile'nin sorunları ve çareleri ile ilgili yazılarıma bugün Üniversite ve yüksek okullar konusuyla devam etmek istiyorum. Bazı dostları gücendirip üzeceğiz ama bu gerçekleri de birinin söylemesi lazım.
Prof. Dr Tahsin Özgüç YÖK Başkan vekili idi. Her yıl yaz aylarında kazı çalışmaları için Maşat Höyük'e geliyordu. Bende TRT muhabiri olarak yanına gidiyor Televizyona haber yapıyordum. Aramızda yakın bir dostluk oluştu. Kendisine Zile'ye Üniversite veya fakülte kurulması konusunda ısrar ediyordum. Nihayet Müracaat etmemiz halinde destekleyeceği sözünü verdi. Tokat Milletvekili Sayın Talat Sargın, Kaymakam Hikmet Özbağcı ve Belediye başkanı Nurettin Türkyılmaz ve benim yoğun ve özel gayretlerimizle Sivas Cumhuriyet Üniversitesine bağlı olarak Zile Meslek Yüksek okulları açıldı. Rahmetli Recep Yazıcıoğlu'nun desteklerini asla unutamam. Yeni Cumhuriyet ilkokulunu tahsis etti. O zaman Tokat'ta Üniversite yoktu. Gazi Osman Paşa Üniversitesi çok sonra açıldı. Sevindik. Acele ile Tokat'a bağlandık. Rektör Zileli yeni bolümler açılır. Öğrenci sayımız artar, Zile'miz eğitim şehri olur sandık. Beklediklerimizin hiç biri olmadı. Tokat'ın bütün ilçeleri yüksek okullarla donatıldı. Açılacak Yeni bölümleri beklerken mevcut bölümlerimiz kapandı. Öğrenci sayımız artacak yerde azaldı. Kampusa Mümtaz Turgut Topbaş adı verildi. Ama Binaları küçük ve yetersiz bu Kampus ona ve Zile'ye hiç yakışmadı. Keşki bu ismi Turhal'a yapılan güzel kampusa verilseydi. Yoldan geçerken bile imreniyorum.
Yapılan tek olumlu iş olan Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu için atılan sözde temelin aslı ve arkası çıkmadı. Okul binası eğitim için uygun değil diye Tokat'a taşınmak için çok uğraştılar. Sağ olsunlar Dinçer kardeşler imdadımıza yetişip okul binasını yaptırma sözü verince başaramadılar. Bizde Yüksek okular varken tek bir bölümü olmayan Amasya'da Üniversite kurdu. Şimdi 15 -20.000 öğrenci var. Biz 900 - 1.000 öğrenciyi geçemedik. Bütün bunları görünce keşki Sivas'a bağlı kalsaymışız ya da Samsun 19 Mayıs'a bağlansaymışız diyorum.
Zile ne kaybediyorsa sahipsizlikten kaybediyor. Yeni öğrendim. Ve çok üzüldüm. Bizden yıllar sonra kurulan Turhal Yüksek okulunda 8 bölüm ve 1200 öğrenci, bizde ise 6 bölüm ve 600 öğrenci varmış. Zileli olduğu için çok şey beklediğimiz Okul Müdürleri Okulu büyütecek yerde küçülttüler. Şu andaki okul Müdürümüz 3 gün Ankara'da 3 gün de Zile ve Tokat'ta görev yapıyor. Okula ayıracak vakti bile kalmıyor. Zile ye ve öğrencilere yazık oluyor. Öğretim görevlileri yükselmek için burayı basamak olarak kullanıyor. Fırsatını bulur bulmaz Zile'yi terk ediyorlar. Zile kimsenin umurunda olmadığı gibi yetiştirdikleri öğrencilerde umurlarında değil. 20 yıldır bir okul yerinde sayar, gelişme gösteremez mi. Hepsi idarecilerin ihmalinden kaynaklanıyor. Bu durumda olanları Göreve davet ediyorum. Ya görevlerini layıki ile yapsınlar ya da yapabileceklere terk etsinler. Turizm ve Otelcilik okulu Müdürümüz Teoman Duman'ı konunun dışında tutuyor. Çalışmalarında dolayı da kendisini kutluyorum. Her geçen yıl öğrenci sayısı artıyor. Ancak oda hala evini taşımadı. Kendimi bir an öce Zile den gitmek isyor diye düşünmekten alamıyorum.
Orta öğrenim meslek liseleri de ayni durumda. Kendilerini yenileyip yeni bölümler açamadılar. Hepsi klasik eğitime devam ediyor. Hemşerilerimize Üniversite ve okulların değerini yeterince anlatamadık. Gelen öğrencilerin Zile ekonomisine yaptığını katkının bir fabrikadan daha büyük olduğunu bildiremedik. Zileliler okullarına sahip çıkamadı. Okul yöneticilerine gerekli desteği verip onların sorunları ile yakından ilgilenemedik. Bu bilinci herkese aşılamak zorundayız. Toplumsal Diyalog Platformu olarak bizim asıl görevlerimizden biri bu olacak. Eğitimimize ve okullarımıza sahip çıkacağız.
Bütün olumsuzluklara rağmen hala umutluyum. Zile'nin bir kültür ve eğitim şehri olacağına dair inancım hala devam ediyor. Başka çaremiz yok. Bunu başaracağız. Hoşça kalın - Hulusi SEREZLİ


100 YIL ÖNCEDEN GELEN

100 YIL ÖNCEDEN GELEN TALİHSİZLİKLERİMİZ
Tarih boyunca önemli bir yerleşim ve ticaret merkezi olan Zile bu özelliğini
yüz yıllar boyu sürdürdü. Ancak 20. yüzyılın başından itibaren Zile için
talihsiz bir dönem başladı. Önce Amasya'nın bir kazası olan Zile 1897
yılında büyük bir talihsizlik sonucu Tokat 'a bağlandı. Sonra 1915 de
yaşanan tehcir sırasında Ermeni halk Zile'yi terk etti. Ticari hayat sekteye
uğradı. Ardından yaşanan halkın hiçbir suç ve katkısının olmadığı Zile
isyanları diye tarihe geçen olaylar da son darbeyi vurdu. Hükümetin ve
Atatürk'ün Zile'ye bakışı hep menfi yönde oldu. Ülkesi uğruna binlerce,
kınalı Ali'leri şehit vermesine rağmen vurulan hak etmediği isyancı kent
damgasını silemedi. 1935 yılında bir uçak satın alıp Hava kuvvetlerine
hediye etmesi de af edilmesine yetmedi. İşte yaşanan bu olaylar sebebiyle
Cumhuriyeti kuruluşu ile birlikte Zile nin gerileme devri de başladı. Ancak
Zile yüzyılların birikimi ile bu talihsizliklere bu güne kadar göğüs
gerebildi.
ŞU TOKATIN BİZE ETTİKLERİ
Tokat gelişime açık nüfusu bazen kendisi kadar veya kendisinden daha çok,
kültürel ve ticari birikimi olan Zile gibi büyük bir ilçeyi hiçbir zaman
kabullenemedi. Çocuğun yeni doğan kardeşini kıskanıp kabul edememesi gibi
Zile yi kıskandı. Gelişimine engel olmak için her fırsatı kolladı. Destek
yerine köstek oldu. Hal böyle olunca Zile den de gereken desteği alamadı.
Tek başına kaldı. Zile ile uğraşırken kendini bile ihmal etti. Bu rekabetin
sonunda. Hemen yanımızdaki yeni bir şehir, Turhal ortaya çıktı. Ayni aile ve
akrabalardan oluşan % 65 Zile li bu iki şehir birleşip bir bütün haline
gelmesi gerekirken egoist yöneticiler yüzünden rakip duruma geldi. Oysaki
Pazar ilçesi ile çok sayıdaki kasabayı da yanlarına alıp büyük bir şehir
olmaya aday olabilirdi. Düşünün ikisi ortak bir organize sanayi sitesi bile
kuramadılar. Yaşanan olaylar ve gördüğü haksızlıklar benim gibi Zile lileri
Tokat dan hep uzaklaştırdı. Zile nin dışa açılımını sağlayacak kara yolları
özellikle yapılmadı. Ömrüm boyunca Ankara - Alaca yolu bu sene bitirilecek
sözlerini duydum. 40 kilometrelik Amasya yolu ile 30 km Kadışehri ve Artova
yolları yapmıyor. Kara yolları kapsamında olan Pazar-Zile Yolu köy yolu
kapsamına alındı. Çekerek- Ankara yolunun hali ortada. Zile -Turhal yolu
bile daha geçen şöyle böyle yıl yapılabildi. Binlerce yıllık tarihi ipek
yollarının merkezinde bulunan Zile yi çıkmaz sokak durumuna düşürdüler.
Şimdi de Zile'yi devre dışı bırakmak için Tokat a demiryolu döşetme
peşindeler. Süreyya Bey barajı inşaatı 40 yıldır sürüyor. En son Toki
konutları ve Doğal gaz da yaşanan olayları düşünün. Turizm ve Otelcilik
okulunu bile Tokat'a götürmeye kalktılar. Yıllardır Özel idare Zile de ne
yatırım yapmış. Sayabilir misiniz? Kaç cami kaç hamam, kaç ev restore
edildi. Sayarsam sayfalar alır.
ZİLENİN SESİ ÇIKMIYOR
Zile'nin sesini kıstılar. Koruyanı yok. Sahibi yok. Ben Zile milletvekiliyim
diyen Talat Sargın dan sonra Zile den vekili çıkmadı. Lütfen 20 yıl
öncesiyle bu günleri kıyaslayın. Hatırlayın Sayın Talat Sargın'ın Verdiği
kanun teklifine sahip çıkan olmadığı için il olma şansımızı yitirmedik mi.
Şimdi bizi sıralamaya bile sokmuyorlar. Seçimler yaklaşıyor. Hemşerilerime
Zile'den seçilecek yerde aday göstermeyen partilere oy vermemelerini
özelikle istiyorum. Yeter artık. Bırakalım körü körüne parti tutmayı. Adı
her ne olursa olsun Zile den Zile yi seven bir adayı seçilecek sırada aday
göstermeyen partilere oy vermeyelim. Anlatsınlar Zile için yapacaklarını ona
göre seçelim. Bu fırsatı kaçırmayalım. Rahmetli babam Ankara nın başkent
olduğu zaman nüfusunun Zile ile aynı olduğunu söylerdi. Birde bu günkü
haline bakın.
HALA İL OLMA ŞANSIMIZ VAR
Daha önce yazdım. İl olmamıza ramak kalmıştı. O sıra araya giren ANAP deki
genel başkan değişikliği, sonra da takip edecek milletvekilimiz olmadığı
için başaramadık. O zaman Sayın Talat Sargın Semra Özal'ı Zile ye
getirmişti. İçişleri Bakanından İl olma sözünü de almıştı. O sözü veren
İçişleri bakanı Abdulkadir Aksu bu günde İçişleri bakanı. Bu hükümette Cemil
Çiçek gibi o günlerde bakanlık yapan birçok isim var. AKP Parti yönetimine
çok iş düşüyor. İşte fırsat. Seçimler yaklaşıyor. Bu konuya birlikte el
atalım. Şu an da il olma talebinde bulunan bir ilçede yok. Yeni bir hareket
daha başlatalım. Bastırırsak başarabiliriz. Haydi, AKP işte size bulunmaz
bir teklif sunuyorum. Biz Toplumsal Diyalog Platformu olarak her türlü
desteğe hazırız. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Zile olarak bütün
kuruluşlar birlikte Ankara ya çıkartma yapalım. Alalım hakkımız olan
valimizi.
OSMANLI'DAN DAHA MI İYİ BİLECEĞİZ
İl olmayı başaramadığımız taktirde yapmamız gereken şeyi de anlatmak
istiyorum sizlere. Rahmetli Vehbi Koç beni yanındakilere tanıtırken Amasya
nın Zile'sinden derdi. Çünkü onun döneminde Zile Amasya 'ya bağlı imiş. Ne
kadar da güzelmiş. Öylece kalsa idi. Bu gün alt yapı problemleri bitmiş
Amasya'nın en büyük ilçesi olurduk. Batıya da Karadeniz'e de yakın olurduk.
Soruyorum size resmi işler dışında Tokat'a gidiyor musunuz? Seyahatleriniz
hep batıya ve Karadeniz'e değimli. Tokat bize 70 km Amasya Dere boğazı'ndan
35-40 km. Ankara'ya giderken, Samsuna giderken yolumuzun üstünde. Biz il
olamadığımıza göre mademki bir ilimiz olacaksa size hangisi daha uygun
görülüyor.
Fikrim birçok insana bilhassa da politikacılara ters gelecektir. Herhangi
bir toplumda söylediğim İlk anda pek olumlu görülmeyen düşüncelerim. Aradan
bir iki dakika geçtikten sonra hep tasvip buluyor. Amasya son yıllarda
Turizm alanında büyük bir atak içinde, sanayileşiyor, Zile mermeri bile
orada işleniyor. Gelişime açık bir Üniversitesi var. Bizim gibi büyük kültür
hazinesi bir ilçe Amasya'ya çok değerler katar. Lütfen bunu da düşünelim.
Üzerinde tartışalım. Bir referandum yaparak Amasya' ya bağlanabiliriz. 65
yıllık yaşamımda gördüğüm edindiğim tecrübe sonunda Zile nin gelişememe ve
Geri kalma sebebinin Tokat ın ilçesi olmakdan kaynaklandığı kanaatine
ulaştım. ZİLE Tokat a bağlı kaldıkça gelişmesi bir adım ileri gitmesi
mümkün değil. Önce seçimlere kadar İl olmayı tekrar deneyelim. Seçimlerden
sonra tekrar düşünelim. Ondan sonra oturup ne yapacağımıza bir karar
verelim.Sanıyorum bu yazım ortalığı çok karıştıracak. Hoşça kalın - Hulusi
SEREZLİ


DOSTLARIM

DOSTLARIM
Merhaba,
Tarih boyunca çeşitli medeniyetlere şahit olan Zile'miz asırlar boyunca hep önemli bir yerleşim merkezi, uğruna savaşlar yapılan bir şehir olma özelliğini korumuştur. Ne yazık ki milli mücadele yıllarında cereyan eden ve Zile halkının zerre kadar suçunun bulunmadığı bazı talihsiz hadiseler Zile için dönüm noktası oldu. Bu sebeple Cumhuriyetin ilanı ile Zile'nin duraklama, gerileme devri de başladı. Ancak Yılların verdiği zenginlik ve birikim yüzünden durum önceleri pek hissedilmese de geçen son 30 yıl içinde Zile'miz bariz bir şekilde geriledi. Küçülmeye başladı. Böyle giderse daha da küçüleceğe benziyor. Bu olumsuzluklara İlimiz Tokat'ın engelleme ve kıskançlıkları da eklenince süreç iyice hızlandı. Son yıllarda yaşanan enflasyon ortamında banka faizleri cazip geldi. Para sahipleri de yatırım yapmadı. Kolay kazancı tercih etti. Gerekli tedbirleri alınamadı.
Büyük ilçe olma özelliğimizi yitirdik. Yıllarca işsizliğe çare olacak, istihdam yaratacak fabrikaları bekledik. Kurulamadı.
74 ncü il olmayı tam başarmıştık. Araya Akbulut'la Yılmaz'ın başbakanlık yarışının kadrine uğradı. Sonuç alamadık. Hevesimiz kursağımızda kaldı.
Çocukluk yıllarımdan beri Tarıma can verecek Süreyya Bey Barajını bekliyoruz. Bir türlü yapılamıyor. Batıya daha çabuk ulaşmak için Alaca - Ankara yolunu düşlüyoruz bitmek bilmiyor.
Kırkpınar yokken Zile Güreşleri, Veli efendi yokken at yarışlarımız vardı. Leblebimizi Çorumlular, Pekmezimizi, kömemizi Antepliler Gümüşhaneliler aldı. Bağlarımızı tarla, tarlalarımızı ev yaptık. Güzelim evlerimizi terk ettik.
Şimdi Safranbolu ve Beypazarı'na imreniyoruz. Yılladır ekonomimize katkısı olmayan kirazın festivalini yaptık. 4000 yıllık asırlık Panayırımızı Fuar'a dönüştüremedik. Ama başlangıç tarihini 3000 yıl öne alıp, 900 küsürüncüsü yapılan bir Semt pazarına çevirdik.
1965 yılında Ailemizin misafirimiz olarak Zile'ye gelen rahmetli Vehbi Koç Zile sanayisine hayran kalmıştı. Atölyelerdeki torna tezgâhlarını görünce bunlar benim fabrikalarımda bile yok demişti. Gezi sonrası Holding dergisinde Zile'de büyük şehirlerde bile görmediğim bir sanayi çarşısı var. Ankara dan Erzurum ve Samsun dan tamir ve imalat için insanlar Zile'ye geliyor diye yazmıştı. Şimdi ise sanayi çarşımızın hali içler acısı. Açılan yeni Organize Sanayine 3 hızarcıdan başka yatırımcı gitmedi.
Çok değil bundan 30 yıl öncesine kadar Türkiye'nin her yöresinde Zile'yi herkes bilirdi. Bu gün yaşlılar bile tanımıyor. Bu günlük bu kadar yakınma yeter devamını yarın yazacağım. Hoşça kalın- Hulusi SEREZLİ


KOMANA VE ZELA



KOMANA VE ZELA: PONTUS BÖLGESİ'NDEKİ TAPINAK DEVLETLERİ

Pontus Krallığı Hellenistik dönemde Anadolu'daki güçlü krallıklardan biridir. Hellenleşmiş diğer krallıklara nazaran politik olarak kendini, Pers kimliğini ortaya çıkararak var etmiştir. Krallığın, Pers karakterleri taşıyan dinsel aktiviteleri ise Komana ve Zela kentlerinde yapılıyordu. Zela kenti, bir Pers tanrıçası olan Anaitis'e, Komana ise Kapadokia'da da benzer bir örneğini gördüğümüz Ma'ya adanmış tapınaklara ev sahipliği yapıyordu. Tezimin konusunu oluşturan bu şehirler özerk yapılarından kaynaklı olarak 'tapınak devleti' olarak aktarılmaktadır. Strabo, bu şehirlerin sadece dinsel yapılardan oluştuğundan ve dini yapıyı çevreleyen arazileri işleyen, tapınağa hizmet eden cok sayıda köleden bahsetmektedir. Bu şehirlerin en üst yöneticilerinin rahipler olduğunu ve köleler ile tapınağın üzerinde yetki sahibi olduğunu yine Strabo'dan öğrenmekteyiz. Ancak bu kentlerin Strabo'da polis olarak geçmelerine rağmen statülerine ilişkin bilgiler net değildir. Roma Dönemi'nde yeniden şekillenen bu kentlerin sınırları, hem kendi statülerine ve etki alanlarına hem de bölgenin sosyo-ekonomik yapısına dair bilgiler verebilecektir. Zira, sözünü ettiğimiz kentler, Tavium'dan gelip Amaseia'dan geçen ticaret yollarının üzerinde bulunmaktaydı. Ayrıca Komana kenti Armenia'dan gelen tüccarların rağbet ettiği bir yerdi. Dolayısıyla ticaret yolları bu 'tapınak devletleri'nin finansal olarak yaşamlarını sürdürmelerinde önemli role sahiptir. Roma Dönemi'nde ise sınırlarının değişerek birer alış-veriş merkezine dönüştürüldüklerini görmekteyiz. Tezimin amacı bu kentlerin statü ve etki alanlarını tanımlayabilmek ve yine bu iki kent için tanımlanmış terminolojiyi yani tapınak arazisi ve onun önemli bir parçası olan köleleri, bunların biraraya gelerek oluşturdukları tapınak devleti kavramlarını antik kaynaklar yardımıyla ve benzer örnekleri ile karşılaştırılarak tartışmaktır. Bu bileşenlerin zaman içinde geçirdikleri değişiklikler, kentlerin tanımlanmasına ve etki alanlarına ışık tutabilecektir.


ZİLEDE YATIRLAR VE ZİYARET

Zile'de Yatırlar ve Ziyaret Yerleri ile İlgili İnanışlar Uygulamalar, Menkıbeler
Zile, Asur Krallığı'nın başkenti Ninova Melikesi Semiramis tarafından kurulmuş dörtbin yıllık bir tarihe sahip Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden biridir.

Çok eski devirlerde Hıristiyanlığın çıkışına kadar devam eden Anaitis mezhebi** mensuplarının ziyaret yeri olan Zile, üzerinde pek çok uygarlıkları barındırmış bir ilçe olup mistik kaynaklı düşüncenin yoğunluğunu her dönemde hissettirmiştir.

Erenler yurdu, evliyalar ocağı olan Anadolu'nun her yerinde olduğu gibi Zile'de de pek çok sayıda evliya ve ziyaret yeri bulunmaktadır. Bunlarla ilgili birçok menkıbe anlatılmakta, bu yatırların her birinin bir derde deva olduğuna yöre halkınca yürekten inanılmaktadır.

Tespitlerimize göre halen 21 tanesi ilçe merkezinde, 67 tanesi köylerinde olmak üzere toplam 88 yatır ve ziyaret yeri bulunmaktadır.

18. yüzyıl sonlarında Zileli Âşık Seyit Derviş tarafından söylenen edebiyatımızdaki tek yatırlar destanı, l5 tanesinin adı zikredilerek bu ilçedeki yatır ve ziyaret yerleri için söylenmiştir.

A. Zile'de Bulunan Yatırlar

1) Zile'de Bulunan Yatır ve Ziyaret Yerlerinin Adları ve Bulundukları Yerler

1. Abdal Musa: Emirören Köyü

2. Ağbaba: Zile Merkez

3. Ahi Evran: Zile Merkez

4. Ali Hoca: Ali Hoca Köyü

5. Ali Pınarı: Karşıyaka Köyü

6. Analı Kızlı: Elik Tekkesi Köyü

7. Arap Dede: Alıçözü Köyü

8. Arap Dede: Zile Merkez (Atalar Cad.)

9. Arap Dede: Zile Merkez (Elbaşoğlu camii avlusu)

10. Ardıçlı Dede: Yeni Dağıçi Köyü

11. Aslan Dede: Zile Merkez

12. Ay Kadın : Kızılca Köyü

13. Ayan Dede: Zile Merkez

14. Balıklı: Korucuk Köyü

15. Beyazıt-ı Bestani: Zile Merkez

16. Bircivan: İmirdolu Köyü

17. Coştu Baba: İmirdolu Köyü

18. Coşkun Dede: Zile Merkez

19. Çal Dede: Alıçözü Köyü

20. Çamlı Dede: Alıçözü Köyü

21. Çamlık: Alayurt Köyü

22. Çatalarmut: İmirdolu Köyü

23. Çatalçeşme: Eliktekke Köyü

24. Çeltek Baba: Çeltek Köyü

25. Çırçır Baba: Sofular Köyü

26. Davunlu Dede: Zile Merkez

27. Deveci: Güzelbeyli Bucağı

28. Dikmen : Yayla Yolu Köyü

29. Dilek mağarası: Karakuzu Köyü

30. Dol Dede: Kızılca Köyü

31. Ellez Dede: Ayvalı Köyü

32. Ellez Dede: Hacılar Köyü

33. Elik Tekkesi: Eliktekke Köyü

34. Fındıklı: Üçkaya Köyü

35. Gürz Baba: Şıh Köyü

36. Hamur Kesen: Akgüller Köyü

37. Hıdır Dede: Kurşunlu Köyü

38. Hoca Beden : Alibağı Köyü

39. Hoca Beden: Çakırcalı Köyü

40. Hû Dede: Karakuzu Köyü

41. Huy Kesen: Zile Merkez

42. Hüseyin Gazi: Zile Merkez

43. İmam Melikiddin: Zile Merkez

44. İsmail Dede: Zile Merkez

45. Kaba Ardıç: Yücepınar Köyü

46. Kaba Pelit: Güzelbeyli Bucağı

47. Kabak Dede: Taşkıran Köyü

48. Kambur Dede: Yalınyazı Köyü

49. Karaşeyh: Şıh Köyü

50. Karaşeyh: Karaşeyh Köyü

51. Kaygusuz Abdal: Akgüllür Köyü

52. Kemerkaya: Turgutalp Köyü

53. Kırklar: Kuruçay Köyü

54. Koca Kayser: Zile Merkez

55. Kuduz Hoca: Emirören Köyü

56. Küçük Çeltek: Büyük Karayün Köyü

57. Küçük Çeltek: Yalınyazı Köyü

58. Mahmut Dede: Güzelbeyli Bucağı

59. Melik Gazi: Güzelbeyli Bucağı

60. Örümcekli Dede: Zile Merkez

61. Ömer Dede: Zile Merkez

62. Pervane Baba: Yıldıztepe Bucağı

63. Pevri Baba: Çapak Köyü

64. Saka Dede: Yalınyazı Köyü

65. Sarda: Üçkaya Köyü

66. Sarıtaş: Zile Merkez

67. Sarılık Suyu: Acıpınar Köyü

68. Sarılık Suyu: Akkılıç Köyü

69. Sarılık Suyu: Emirören

70. Süt Ali Baba: Zile Merkez

71. Şeyh Ahmet: Kepez Köyü

72. Şeyh Ali Baba: Zile Merkez

73. Şeyh Ali Baba: Akçakeçili Köyü

74. Şeyh Ethem Çelebi : Zile Merkez

75. Şeyh Helvalı Dede : Zile Merkez

76. Şeyh Kâru Baba: Zile Merkez

77. Şeyh Nusrettin: Şeyh Nusrettin Köyü

78. Şeyh Sal Sal: Boldacı Köyü

79. Şıh Ali Baba: Akçakeçili Köyü

80. Şıheylik: Yeşilce Köyü

81. Tekke: Boldacı Köyü

82. Yağmur Dede: Karabalçık Köyü

83. Yedi Mezar: Boldacı Köyü

84. Yeşil Kanat: Ali Hoca Köyü

85. Yılanlı Dede: Çapak Köyü

86. Yukarı Pınar: Kireçli Köyü

87. Zeynel Abidin: Elikketke Köyü

88. Zeyve Dede: Alibağı Köyü

B. Ziyaret Nedenleri

1. Çocuğu Olmayanların Ziyaret Ettikleri Yatır ve Ziyaret Yerleri

1.1 Abdal Musa

Emir veren köyünde olup yörede Emirören adı ile de anılan bu ziyaret yeri çeşitli dilekler için ziyaret edilir.

Bu ziyaret yeri aynı zamanda çocuğu olmayanların ziyaret ettikleri ve çeşmesindeki sudan çocuğu olmayan kadını yıkayıp dilek dilettikleri yerdir.

Burayı ziyaret edip çocuk sahibi olan çocuğu ile gelip adak kurbanını keser.

1.2 Hüseyin Gazi

Zile'nin güneybatısında yüksekçe bir tepenin üzerinde bulunmaktadır. Genellikle çocuğu olmayan kadınlar ve evlenemeyen kızlar ziyaret eder. Adakta bulunurlar. Ziyarete aralıksız yedi perşembe gidildiğinde dileklerin kabul olacağına inanılır.

Hüseyin Gazi ile ilgili anlatılan bir efsane şu şekildedir:

Hüseyin Gazi tepesinin altındaki köyde Güllü isimli güzel bir kız varmış. Babası öldüğünden anası köylük yerde yalnızlık zor olduğu için köyünden yoksul bir adamla evlenmiş. Güllü, anası, üvey babası yoksulluk içinde yaşayıp giderlerken komşu köyden Güllü'ye dünürcüler gelmiş. Güllü komşu köye gelin gitmiş. Güllü'nün bir yıl sonra bir bebeği dünyaya gelmiş. Fakat kocası ince hastalığa tutulup birden ölüvermiş. Çaresiz kalan Güllü bebeği ile anasının evine dönmüş.

Üvey baba geçim darlığı çeken, kötü kalpli bir kişiymiş. Güllü'yü eve almak istememiş.

Anası "Güllü'mü eve koymazsan ev benim değil mi, Güllü'mün yerine sen çekip gidersin" demiş. Üvey baba istemeye istemeye Güllü ve bebeğini eve almış. Birlikte yaşayıp giderken bebek hastalanmış.

Güllü bebeği bir hekime götürmesi için üvey babasına yalvarmış, ikna edememiş. Anasının da yalvarmaları fayda etmemiş. Bebeğin sancıdan kıvranışları ve sabahlara kadar ağlayışları, kadınların yalvarışları karşısında adam: "Ben sizin karnınızı doyuramıyorum. Hangi para ile bebeği doktora götüreceğim. Yalnız, Hüseyin Gazi tepesinde kıraç bir tarlam var. Yıllardır tepe olduğu için ekmiyordum. Git o tarlayı kaz. Mercimek ek. Çıkan mercimeği pazara götürüp sat. Parasına da bebeği doktora götür, ilaç al." demiş.

Çaresiz kalan Güllü, sabah ezanında kalkıp, çocuğu sırtına sarıp, kazmayı eline alıp doğru Hüseyin Gazi tepesi'nin yolunu tutmuş.

Hüseyin Gazi yatırının başında bulunan ardıç ağacına bir salıncak kurup bebeği yatırmış. Günlerce o tepeye çıkıp yatırın yanındaki tarlayı kazmış. Devamlı Hüseyin Gazi türbesi önünde diz çöküp Tanrı'ya yalvarmış. "Tanrım bana güç ver" diye gözyaşı dökmüş.

Tarlayı kazıp mercimekleri ekmiş. İki ayda mercimekler olgunlaşıp yolunacak hale gelmiş. Hastalığı gittikçe ilerleyen bebeği ile yine tepeye çıkmış, bebeyi yatırıp duasını yaptıktan sonra mercimekleri yolmaya başlamış. Çalışırken göğsünde bir sızı hissetmiş hemen bebeğine koşmuş, bakmış ki bebek ölmüş. O an öyle bir ah edip ağlamış ki sanki yer gök inlemiş.

Bu sırada yatırdan bir ses duyulmuş. "Mercimeğin taş ola, mercimeğin taş ola!" diye. Tarladaki bütün mercimekler tıpkı yeşil mercimek şeklinde birer taşa dönüşmüş ve tarlanın üzerini mercimek taşı kaplamış.

Şimdi bu ziyarete gidenler o tarlayı mercimek büyüklüğünde taşlarla kaplı olarak görürler. Hüseyin Gazi'nin hemen yanı başında bulunan iki mezardan birinin Güllü'nün diğerinin de bebeğinin mezarları olduğu söylenir.

Ziyarete giden ve çocuk sahibi olmak isteyen kadınlarbu tarladan yedi tane mercimek taşı alıp yastığının altına bırakırlar. Yedi gün sonra bu taşları tarlaya serperek çocuk için dilek dilerler. Çocukları olunca da kurban keserler.

1.3 Hoca Beden

Alibağ Köyünde olup çocuğu olmayanlar ziyarete giderler. Kurban kesip, başındaki ağaca çaput bağlayıp dilekte bulunurlar. Çocuğu olunca da çocukla birlikte gelip kurban keserler. Başındaki yaşlı pelit ağacı saygı nedeniyle kesinlikle kesilmez.

1.4 Kemerkaya

Turgutalp köyünde bulunan Kemerkaya denilen ziyaret yeri yurdun çeşitli yörelerinden çocuğu olmayanların geldikleri bir yer olup burayı ziyaret eden kadının çocuğu olacağına inanılır.

1.5 Pevri Baba

Çapak köyündeki bu ziyaret yeri çevre köylerdeki çocuğu olmayan ailelerin ziyaret yeri olup dilekleri yerine gelip çocuk sahibi olanlar çocukla birlikte gelip kurban keserler.

1.6 Yılanlı

Çapak köyünde bilinan Yılanlı adındaki ziyaret yeri de çocuk sahibi olak

isteyenlerin gittikleri ziyaret yerlerindendir.

2. Karamsarlığa ve Ruhi Bunalıma Düşünlerin Ziyaret Ettikleri Yatırlar ve Uygulamalar

2.1 Çeltek Baba

Ruhi bunalıma düşenlerin, akıl hastalarının götürüldüğü bir ve felç geçirenlerin ziyaret yeridir. 13. yüzyılda Ahmed Yesevî ocağından gelip buraları kendisine yurt tutan Şeyh Mahmut Emircidoğan buraya yerleşip Çeltek Baba adı ile yörede ün salmış, tekke ve zaviye kurmuştur. Köyün adı da bu zattan gelmektedir.

Ziyaret kapalı bir mekân olup Çilehane denilen binanın içinde bulunan üç metre boyunda ve 60 santim çapındaki korint başlıklı bir sütuna akli dengesini yitirenler sıkıca bağlanır ve sabaha kadar orada bırakılır. İplerinden kurtulan hastanın iyileşeceğine inanılır.

Anlatılan bir menkıbeye göre eskiden Çeltek köyünün olduğu yerde gayrimüslimler oturmakta imiş. Dini liderleri kendi dini inançlarına göre elindeki kitaba bakarak "Buraya birisi gelecek. Bizi buradan uzaklaştıracak" dermiş.

Bir gün bu dini lider köyün üstündeki tepeden etrafı seyrediyormuş. Birden gözüne tepenin etrafındaki düzlükte bir adam ilişmiş. Hemen bekçilerden birisini kim olduğunu ve ne yaptığını öğrenmesi için göndermiş.

Bekçi yanına yaklaştığında bu kişinin elindeki asasını yere vurup vurduğu yerden su çıkardığını görünce şaşırıp koşarak dini liderlerine varmış.

Gördüklerini anlatınca liderleri "Bize buralardan gitmek gözüküyor" deyip etrafındakilerle oradan göç etmiş.

Adı Şeyh Mahmut Emircidoğan olan bu kişinin geldiğinde yörede su çok azmış. Asasını vurduğunda suyun çıktığı yere Hacetpınarı denmiş. İnsanlar bu sudan şifa arar olmuşlar. Ruhi bunalıma girenlerle felç geçirenler burayı ziyaret edip hastalıklarından kurtulmak için adaklar adarlar.

Çeltek Baba ile ilgili anlatılan rivayetlerin biri de şu şekildedir:

Şeyh Mahmut Emirci Doğan elinde bir doğan kuşu ve bir keklik olduğu halde dolaşırken, devrin büyüklerinden birinin oğlunun ayağındaki rahatsızlığı tedavi ettirmek üzere geldiklerinde, kendilerine sormuşlar. Şeyh Mahmut Emirci Doğan da yine kendisinden bahisle "Evet köyde" demiş. Yolcular köye doğru yürümüşler, köyün içine geldiklerinde Şeyh Mahmut Emirci Doğan kendilerini karşılamış. Gerekli bakım ve tedavi yapılmış. Çocuk şifa bulunca mukabilinde de ne istersin diye sormuşlar. O da "Şu doğanımın uçup dolaştığı yerlerin öşürünü bana vakfedin." demiş. ve kendisine 17 köyün öşürü vakfedilmiş.

Devrinin büyük bir tıp alimi olan Çeltek Baba'nın bugün Çilehane denilen çalışma yeri ile medresesi mevcuttur.

2.2 Abdal Musa

Emirören köyünde bulunan ve Emirveren adı ile de bilinen Abdal Musa türbesi karamsarlığa kapılan, ruhi bunalımlara düşen kimselerin şifa umdukları, ziyaret sonrası rahatlığa ve huzura kavuştukları ziyaret yerlerinden biridir.

Çocuğu olmayanların, ruhi bunalıma düşenlerin, çeşitli niyetlerin yerine gelmesi için gidilen çok amaçlı ziyaret yerlerinden biridir.

2.3 Pervane Baba

Yıldıztepe bucağında bulunan Pervane Baba türbesi karamsarlığa ve ruhi bunalıma düşen, özellikle korku hastalığına kapılanların ziyaret ettikleri yatırlardandır.

Rahatsızlıklarından kurtulanlar daha sonra tekrar gelip yatır başında kurban kesip adaklarını yerine getirirler.

2.4 Şıheylik

Zile'nin Yeşilce köyünde bulunmaktadır. Köyün resmi adı Yeşilce olmasına rağmen yörede köy Şıheylik adı ile anılır.

Malazgirt zaferinden sonra Oğuz boylarından 12 çadırlık bir Türkmen kafilesinin köye geldiği, Anadolu'nun manevi mimarlarından Horasan erlerinden yedi kardeşin en büyüğü olan Şeyh Mehmet Efendi'nin buraya gelerek yerleştiği rivayet edilmektedir.

Bu Şeyh Mehmet icazetini almak için Amasya'daki şeyhe gitmiş. İcazet veren şeyh "Gel bakalım Mehmet ne kerametin var göster" demiş.

Şeyh Mehmet binanın direğini tutup sallamış. Direkle beraber bütün bina sallanınca Amasya'daki şeyh Mehmet Efendi'ye "Tamam Şeyh'im tamam iyilik bulasın." demiş.

Bugün, ruhi bunalıma düşenlerin, işlerinin daha iyi, rahat ve düzenli gitmesini isteyenlerin ziyaret yeri olan Şıheylik'e gidenlerin iyilik ve dertlerine şifa bulduklarına inanılır.

3. Yağmur Duası Nedeniyle Ziyaret Edilen Yatırlar ve Ziyaret Yerleri

3.1 Ellez Dede

Hacılar köyünde bulunan bu ziyaret yerine kurak mevsimlerde yağmur duası için topluca gidilir.

Yağmur duası sırasında ziyaret yerinde bulunan taşın ıslatılması ile yağmur yağacağına inanılır.

3.2 Hû Dede

Karakuzu köyünde yüksek bir yerde bulunan Hû Dede'ye yağmur duası için topluca gidilir.

Evliyanın bir sancağı bulunmaktadır.

Bu sancak yağmur duasına çıkıldığında su içerisine bırakılır. Şayet sancak suda kendiliğinden açılırsa yağmur yağacağına inanılır.

3.3 Kırklar

Kuruçay köyünde bulunan Kırklar'a da yağmur duası için topluca gidilmektedir.

Kırklar çok iri ve yaşlı kavakların bulunduğu bir meydandır.

Menkıbeye göre bir gelin gece vakti karanlıkta bu alandan geçerken selvi kavakların Tanrı'ya secde ettiğini görür. Gördüklerini köylüye anlatır fakat inandıramaz.

Ertesi gece yine kavakları bekler, selvi kavaklar secde için eğildiğinde en uzun kavağın dalının ucuna yazmasını bağlar. Köylülere durumu anlatır. Köylüler gelinin yazmasının insanın bir türlü çıkamayacağı en uzun kavağın ucunda bağlı olduğunu görünce inanırlar.

O günden sonra bu yerin kutsallığına inanılıp kurak mevsimlerde yağmur duası için ziyaret yerine çevrilmiştir

3.4 Ardıçlı Dede

Yenidağıçi köyünde bulunup kurak mevsimlerde yağmur duası için gidilen ziyaret yerlerindendir.

3.5 Kaba Ardıç

Yücepınar köyünde bulunan Kaba Ardıç ziyareti yağmur duası için gidilen ziyaret yerlerinden olup burada bulunan iri ardıç ağacının kutsallığına inanılır.

Menkıbeye göre Hz. Ali buralara kadar gelip bu iri ardıç ağacının gölgesinde dinlenmiştir. Bu nedenle kutsal sayılıp çeşitli dilekler için de ziyaret edilmektedir.

3.6 Şeyh Ali Baba

Yağmur duası için topluca gidilen yerlerden biri de Akçekeçili köyünde bulunan Şeyh Ali Baba türbesidir.

4. Sarılık Hastalığı İçin Gidilen ve Suyundan Yararlanılan Ziyaret Yerleri

4.1 Acıpınar Sarılık Suyu

Acıpınar köyünde bulunan ve sarılık suyu denilen çeşme suyunun sarılık hastalığına iyi geldiği söylenmekte olup hastalar suyun başında yıkanır. Daha sonra da buradan alınan su günlerce içirilir. Bu yolla hastaların şifa bulduklarına inanılır.

4.2 Akkılıç Sarılık Suyu

Akkılıç köyünün batısında çok eski çağlardan kaldığı sanılan kale harabeleri yakınında bulunan su kaynağının sarılık hastalığına iyi geldiği söylenmekte olup, birçok sarılık hastasının bu su kaynağından şifa bulduğu anlatılmaktadır.

4.3 Emir Veren Sarılık Suyu

Emir Veren köyünde bulunan bu sarılık suyu da Zile merkez ve çevre köylerinde sarılık hastalığına yakalananların sıkça gittikleri ziyaret yerlerindendir.

Eski bir kale kalıntısı dibindeki sarılık suyu çeşmesinin başında hastalar yıkanıp sonra da evlerine götürdükleri suyu içerek şifa bulduklarına inanılır.

5. Çeşitli Dilekler İçin Gidilen Yatır ve Ziyaret Yerleri

5.1 Ay Kadın

Çeşitli dilekler için gidilen Kızılca köyündeki Ay Kadın türbesinin yanı başında bulunan çeşme suyunda yıkanan ve bu suyu götürüp bir süre içen kimselerin mide rahatsızlıklarından kurtulacaklarına inanılır.

5.2 Balıklı

Yörede çeşitli dilekler yanında özellikle askere giden gençlerin askere gitmeden ziyaret ettikleri ve asker dönüşü ziyaretlerini tazeledikleri bir ziyaret yeri olarak bilinir.

Anlatılan menkıbeye göre eskiden bu evliyanın yanında bir havuz varmış. Bu havuzda beyaz, gümüş renkli balıklar yaşarmış. Bu evliyaya da bu yüzden Balıklı denmiş.

Savaş yıllarında bu köye iki tabur asker gelmiş. Tabur komutanı askerlerine havuzdaki balıkları yakalamalarını ve kızartmalarını emretmiş. O zaman köyün büyükleri: "Yapma, etme. Orası bizim ulu evliyamızdır. Onlara bir şey yaparsan, kendine, çoluğuna-çocuğuna Allah öyle bir bela verir ki, bin pişman olursun." demişler. Komutan da: "Balıktan evliya mı olurmuş" deyip kahkahalar atarak balıkları yakalatmış.

Akşam balıkları kızarttırınca o gün çocuğunun biri yüksek bir yerden düşüp ölmüş. Diğer çocuğu oynarken ortadan kaybolmuş. Karısı tavadaki balıkları kızartırken ocağın başında ölüvermiş. O anda da balıklar tavadan yok olmuşlar.

Herkes hayrette kalmış. O zaman komutan yaptığına bin pişman olup tövbe etmiş. O günden sonra komutanı bir daha hiç gören olmamış. Balıklar suda tekrar peydah olmuşlar fakat beyaz gümüş renginde değillermiş. Bir tarafları beyaz, bir taraflyarı siyahmış. Siyah olan yerler tavada iken kızaran yerlermiş. Balıklara kimse zarar vermesin diye köylüler havuzun üzerini kapatmışlar. Fakat daha sonra balıkların kayboldukları görülmüş. Balıkların hiçbir izine rastlanmamış.

5.3 Beyazıt-ı Bestami

Halk arasında Beyazıbesten adı ile bilinen ziyaret yeri Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir.

Çok eski devirlerde Zile Anaitis mezhebinin merkezi durumunda olduğundan, bu mezhebin inanışı gereği halk zevk ve eğlenceye fazla düştüğü için Ahmed Yesevî bu yöreye içinde Beyazıt-ı Bestami'nin de bulunduğu dört şeyh gönderir. Beyazıt-ı Bestami Zile'ye geldiğinde hiç öğrencisi ve müridi bulunmamaktadır. Halkı iyi yöne çekebilmek, İslâm kültürünü yayabilmek için hemen işe koyulur.

Pazar yerinden birtakım işçi alarak evine götürür. "Sabah namazını kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra bir zikir çekelim öyle işe başlarız." der. Zikirden sonra "Ben biraz okuyayım öyle başlarız." der. Kur'an-ı Kerim'i okuduktan sonra öğle olur. Yemeklerini yerler. Daha sonra "Namazımızı kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra sabahki gibi zikir ve Kur'an okuma derken akşam olur. "Bugün iş yapamadık, yarın gelin, yevmiyeniz çalışıyor." der. Bir hafta böyle devam eder. Hafta sonunda işiniz bitti diye işçilerin parasını verip göndermek ister. Fakat işçiler parayı kabul etmeyerek kendilerinin mürid olarak kabulünü isteyip ilk müridleri ve ilk öğrencileri olarak kalırlar.

Beyazıt-ı Bestami için anlatılan bir menkıbe de şöyledir:

Beyazıt-ı Bestami devrinde Kör Kadı adı ile bilinen zalim bir kadı vardır. Kadı bir gün sokağa çıkma yasağı çıkarır. Çünkü hanımı ile birlikte kaleye çıkarak şehri izleyecek, muhabbet edecektir. Beyazıt-ı Bestami vakit namazını kılmak için evinin önündeki çeşmede aptest alır. Bu sırada başına dikilen askerler içeri girmesini sokağa çıkmanın yasak olduğunu söylerler. Beyazıt-ı Bestami evinin önü olduğunu, aptest alıp gireceğini söylese de askerler dinlemeyip kafasına bir dipçik vururlar.

Beyazıt-ı Bestami elini kanayan başına sürerek "Kabağın sahibi bilir." der. Bu söz üzerine şiddetli bir rüzgâr eser. Bu rüzgâr kale surlarının üzerinden şehri izleyen Kör Kadı'nın eşini kaleden aşağı atar. Kör Kadı da olduğu yere düşerek bayılır. Rüzgâr kesilip kadı ayılınca karısının olmadığını görür, arattırır, kalenin eteğinde bulurlar. Kör Kadı'nın korkudan dili tutulmuştur, konuşamaz.

Kör kadı biraz sonra kendine gelip "Bugün ne oldu ise söyleyin, söyleyeni ödüllendireceğim" deyince, jandarmalar olanı anlatırlar.

Kör Kadı Beyazıt-ı Bestami'ye giderek halka karşı davranışlarının yanlış olduğunu anladığını, daha adil ve yumuşak olacağını bildirir. Beyazıt-ı Bestami'nin okuduğu bir dua sonucu dili tamamen açılıp eski sıhhatine kavuşur.

Halen Beyazıt-ı Bestami külliyesinde yatan yatırlardan biri Abdurrahman Çelebi'dir. Anlatılan bir menkıbeye göre Abdurrahman Çelebi'nin bir ağabeyi varmış. O da caminin imamı imiş. Abdurrahman Çelebi çok dindarmış. Abdest alırken dahi kendisinden geçermiş. O akşam abdestini alırken, suya bakmış, kendinden geçmiş. Allah tarafından ona suda bazı şeyler gösterilmiş.

Suda Karadeniz'i görmüş. Karadeniz'de bir balıkçı teknesi fırtınaya tutulmuş. Bir o yana, bir bu yana sanki ceviz kabuğu gibi sallanıyormuş. İçindeki balıkçılar ne yapacaklarını bilmeden Allah'tan yardım diliyorlarmış.

Bir dalga çok şiddetli teknenin üzerine geliyormuş. Abdurrahman Çelebi o zaman öyle bir hışımla sanki denizin yanındaymış gibi Allah tarafından öyle bir güç verilmiş ki Karadeniz'e atlamış. O anda balıkçı teknesini doğrultmuş.

O zamanlar üç peşli entari giyiyorlarmış. Abdurrahman Çelebi tekneyi doğrulturken peş olan yerlerinin arasına balıklar girmiş. Yine Tanrı'nın verdiği kuvvetle geri dönmüş.

Akşam namazına yetişmiş. Entarisinin peşini düzeltirken balıklar mescide dökülmeye başlamışlar. Balıklar orta yerde hopur hopur sıçramaya başlayınca kendinden büyük olan imam ağabeyisi seslenmiş.

"Bu balıklar neyin nesi?" demiş. Bunun üzerine Abdurrahman Çelebi: "Karadeniz'de bir balıkçı teknesi batıyordu. Onu düzeltmeye gittim. Balıklar ondan peşime girmişler." demiş.

Bugün sıkıntı ve zorda kalanlar, işleri bozulanlar, çeşitli dert ve üzüntüleri olanlar da Beyazıbesten'e gidip işlerinin düzeltilmesi, sıkıntılarının gitmesi için dilek dilemektedirler.


DEVAMI

Karakuzu köyünde çağlayan olarak bilinen şelale yakınındaki mağara olup mağaradaki bir çukura dilek tutularak para atılır.

Islatılarak duvara atılan bez parçası yapışırsa dileğin gerçekleşeceğine inanılır.

5.5 Hıdır Dede

Kurşunlu köyünde bulunan Hıdır Dede'ye ziyaret edildiğinde işlerin rast gidip bol kazanç elde edileceğine inanılmaktadır. Köy halkı tarafından o yıl bolluk ve bereket olması dileği ile Hıdırellez günü topluca gidilen ziyaret yeridir.

5.6 Karaşeyh Baba

Şıh köyünde bulunan Karaşeyh Baba çeşitli dilekler için ziyaret edilen yatırlardandır. Karaşeyh Baba için çevrede çeşitli menkıbeler anlatılmaktadır. Bunlardan biri şöyledir:

Şıh köyündeki bu yatırın yanından Çekerek ırmağı geçmektedir. Bu ırmak yağan kar ve yağmurlar nedeniyle ilkbaharda taşıp çevresini sular altında bırakarak zarar vermektedir. Yine bir ilkbahar günü yağan şiddetli yağmur sonucu ırmak kabarır, çevresini sular altında bırakıp Karaşeyh yatırına kadar ulaşır. Köy halkı evliyayı sudan kurtarmak için seferber olup yatırın önüne bent yapmağa koyulur.

Köylüler yoğun bir çalışma içinde iken kimsenin tanımadığı bir ihtiyar gelir. Selam verip ne yaptıklarını sorar. Köy halkı da: "Evliyayı selden kurtarmak için bent yapıyoruz." der. İhtiyar ise: "Boşa çalışıyorsunuz. Sizde hiç akıl yok mu? Kendini kurtaramayan evliyayı varsın sel alsın." deyip kaybolur.

Neye uğradığını şaşıran köylü işi bırakıp köye, evlerine döner. O gece yağmur yine yağmış, sabaha kadar devam etmiştir.

Acaba ne oldu diye meraklanan köylü sabah erkenden yatırın yanına gelince şaşırıp kalır. Irmak, yatağını değiştirmiş, yatırdan 500 metre kadar öteden akmaya başlamıştır.

Zile ve yöresinde "Kendini kurtaramayan evliyayı varsın sel götürsün." sözü yaygın olarak söylenmektedir.

5.7 Kuduz Hoca

Kuduz hastalığının geçmesine etkili olduğuna inanılan bir ziyaret yeri olup bu tehlikeli hastalığa yakalananların getirildiği ziyaret yeridir.

5.8 Muallim Dede

Sivas'ta bulunan Şeyh Şemsettin Sivasî'nin kardeşi Muharrem Efendi'dir. İslâmın büyük alimlerinden Mehmet Arif Efendi'nin oğludur. 1505-1591 yılları arasında yaşamıştır.

Zile'de Muallim Dede adı ile bilinen Muharrem Efendi devrinin en büyük alimlerinden olup, şöhreti Osmanlı sınırları içinde yayılmış ve her tarafta büyük saygı görmüştür. Günümüze kadar gelen her medrese alimi mutlaka Muharrem Efendi'yi tanır ve saygı gösterir.

Muharrem Efendi kardeşi Şeyh Şemsettin Sivasî (Şemsettin Ahmet) ile birlikte babaları Mehmet Arif Efendi'den ilk eğitimlerini almış, babalarının vefatı ile Tokat'ta bulunan Arakiyecizade Şemsettin Efendi'den yıllarca öğrenimlerini görüp daha sonra iki kardeş İstanbul'a giderek eğitim ve öğretimlerini tamamlamışlardır.

İstanbul'dan döndükten sonra Cuma Pazarlı (Ezine Pazarı-Aydıncık) Muslihiddin Efendi'den feyz almış, daha sonra Tokat'ta Şeyh Şirvanî diye anılan Mecidüddin Abdülmecit Şirvanî'den feyzlerini tamamlayıp iki kardeş ayrılmışlar. Şeyh Şemsettin Sivas'a gitmiş, Muharrem Efendi de memleketi olan Zile'ye yerleşerek Ali Kadı Mahallesi'ndeki medresede ilim ve irfanını yaymaya çalışmıştır.

Sayısız eserleri bulunan Muharrem Efendinin kabri Zile Devlet Hastanesi bahçesinde babasının yatırı yanındadır. Yörede Muallim Dede adı ile bilinen evliyadır.

Muallim Dede'ye özellikle çocukları okula yeni başlayan aileler çocukları ile ziyarete giderler. Zihin açıklığı için dua edip adaklar adarlar. Aileden gelen telkinle öğrencilerin okul hayatları boyunca sınıflarını geçmeleri için gidip dua ettikleri ziyarettir.

Her türlü dilek ve istek için ziyaret edilen Muallim Dede'nin yatırının üzerinde sayısı ondan fazla olan fındık büyüklüğünde taşlar bulunmaktadır. Dilek dilenerek tek çift tutulan taşların istenen sayısı gelirse dileğin yerine geleceğine inanılmaktadır. Yine yatırın mermer sütunu üzerine bu küçük taşlardan biri muma batırılıp, dilek dilenerek yapıştırılmaya çalışılır. Yapışırsa dileğin yerine geleceğine inanılır.

Ayrıca evlenemeyen genç kızlar baht açılsın dileği ile perşembe günleri burayı ziyaret ederek mum yakıp adaklar adamaktadırlar.

5.9 Şeyh Ahmet

Kepez köyü yakınında gür çam ağaçları ile kaplı bir tepenin üzerindedir. Her türlü dilek ve istek için ziyaret edilip, adaklar adanıp kurbanlar kesilen bu ziyaret yerinin bir tek çöpünü bile götürenin büyük bir belaya uğrayacağına inanılır. Bu ziyaret yeri genellikle Hıdırellez'de o yıl bolluk ve bereket olsun diye de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir.

Burayı ziyarete gelen ve kurban kesip yeyip içen halk buradan bir çöp almadan gider. Burada istediği kadar ağaç kesip yakar. Fakat kesinlikle bir çöp dışarı çıkmaz. İnanca göre burada yatan evliya orman ürünlerini götüren şahısları gece sabaha kadar rahatsız eder, götürülen bir tek çöp ya da bir kozalak bile olsa yerine geri bırakılmasını ister. Geri getirmeyenlerin bir felakete uğrayacaklarına inanılır.

Şeyh Ahmet'le ilgili çeşitli menkıbeler anlatılmaktadır. Bunlardan biri şöyledir:

Vaktiyle burada yaşayan Şeyh Ahmet adlı bir zat ormandan çeşitli ürünler elde eder, kepçe, kaşık, nalın, oklava vb. yapar bunları öküzünün boynuzuna asar ve bir ihtiyaç listesini ekleyerek öküzü şehre salarmış.

Öküz şehir esnaflarının dükkânları önünde tek tek durur dışarıdan dükkânlara bakarmış. Dükkân sahipleri de "Bizim Ahmet'in öküzü geldi." der, ihtiyaç listesine ve alacaklara bakar, alacaklarını alır vereceklerini verirlermiş. Öküz bütün esnaflar önünde durduktan sonra tekrar yola koyulur Şeyh Ahmet'in yanına dönermiş.

Bugün Zile'de aptal aptal bakan insanlar için sık sık söylenen "Ahmet'in öküzü gibi ne bakıyorsun" deyimi buradan kaynaklanmaktadır.

Şeyh Ahmet'le ilgili bir menkıbe de şu şekilde anlatılmaktadır:

Eskiden Ahmet isminde şeyhlik yapan bir kişi varmış. Şeyh Ahmet konukseverliği ve kerametleri ile çevrede büyük ün yaptığından tüm konuklar onun evinde ağırlanırmış.

Bir gün padişahın savaşa giderken yolu Zile'ye düşmüş. Geceyi geçirmek için konaklayacak bir ev aramış. Zile halkı "Bu kadar askerle sizi ancak Şeyh Ahmet ağırlar". demiş.

Padişah Şeyh Ahmet'i çağırttırarak kendilerini misafir edip edemeyeceğini sormuş. Şeyh Ahmet de kabul edip konukları evine götürmüş. Evde, içi oyuk büyükçe bir taşın içine birkaç teneke arpa koymuş. Askerlere, atlarınıza buradan sıra ile arpa verebilirsiniz" demiş. Padişah ve askerler şaşkın bir şekilde gülümseyerek "Bu arpa atlara yeter mi?" diye sormuşlar.

Şeyh Ahmet: "Eğer yetmezse bana bildirisiniz." demiş. Askerler sıra ile arpayı atlara vermeye başlamışlar. Arpa atlara yettiği gibi üstelik de artmış. Sıra yemek yedirmeye gelmiş. Şeyh Ahmet önce ocağın üzerine üstü kapalı bir kazan koymuş. Kazanı kaynattıktan sonra askerlere tabaklarını alıp gelmelerini söylemiş. Gelen askerlere isteklerine göre tek kazandan birkaç çeşit yemek çıkarmasına ve üstelik yemeğin bitmeyişine şaşırıp kalmışlar.

5.10 Şeyh Nusrettin

Fuad Köprülü'nün İlk Mutasavvuflar adlı eserinde belirttiği, Horasan'dan gelen Hoca Ahmed Yesevî'nin öğrencilerinden Şeyh Nusrettin ve müritleri Zile'nin bugün Şeyh Nusrettin köyünün bulunduğu yere yerleşmişlerdir.

Şeyh Nusrettin Tekkesi ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Çeşitli dilekler için gidilen ziyaret yeri özellikle humma hastalığına yakalananların gittikleri ziyarettir.

Ayrıca küçük çocukların türbe etrafında yedi defa dolandırılması ile erken yürüyeceklerine inanılır.

5.11 Yedi Mezar

Çeşitli dilekler için ziyaret edilen Yedi Mezar adlı ziyaret yeri Boldacı köyünde bulunmakta olup, bu ziyaret yeri için şöyle bir menkıbe anlatılmaktadır:

Köyü basan eşkıyalar köylünün yiyecek, hayvan, para gibi kıymetli eşyalarını yağmalarlar.

Eşkıyalar köyden giderken şimdiki türbenin bulunduğu taraftan havada uçarak gelen kazma, kürek, keser gibi aletlerle eşkıyaya saldırır. Eşkıyalar ganimetleri bırakarak kaçarlar. Yardımı gelen ve görülmeyen bu kazma ve küreklerin türbedeki ermişler olduğuna inanılır.

5.12 Zeyve

Alibağı köyünde bulunan Zeyve adlı ziyaret yeri çevre halkının kaybettikleri para ve hayvanlarının bulunması dileği ile ziyaret ettikleri yatırdır. Herhangi bir şeyini kaybeden yöre halkı burayı ziyaret ederek bulunması için dua etmektedir.

Yörede bulunan her ziyaret yeri için halkımızın hafızasında yaşayan ve nesilden nesile ulaşan çeşitli menkıbeler bulunmaktadır.

Zile'de bulunan yatır ve ziyaret yerleri için Seyit Derviş'in meşhur Yatırlar Destanı şu şekildedir:

Yatırlar Destanı

Niçin beğenmezsin şehr-i Zile'yi

Şeyh Ethem Çelebi bunda yatmaz mı

Velilerin hocasının ulusu

Koca Kayser Sultan bunda yatmaz mı

Dünyaya bakuben alırdı ibret

Halktan kaçuben iderdi halvet

Ederdi dünyada aza kanaat

Coşkun Dede Sultan bunda yatmaz mı

Anı aziz kıldı dünyada Rahman

Gezerdi dünyada daima hayran

Ana munis idi vuhuş ve tayran

Ahi Evran Sultan bunda yatmaz mı

Asılzade icazet kadimi

Halveti tarikinin kadimi

Hızır İlyas değil miydi nedimi

Pürlü Dede Sultan bunda yatmaz mı

Eyleyen nefsiyle Şeytan'ı zebun

Olmuştu asrında kâmil-i fünun

Sahra-yı Hıdırlık'ta olur medfun

Ahmet Dede Sultan bunda yatmaz mı

Geçindi dünyada uryan ile aç

Bir ahede göstermedi ihtiyaç

Dertlilerin derdine eyleyen ilaç

Şeyh Karu Baba bunda yatmaz mı

Riyazetle geçirirdi eyyamı

Gice kaim gündüz siyam müdami

Evliyalar pirinin imamı

mam Meliküddin bunda yatmaz mı

Anda tekmildi ilim ile irfan

Hüda kıldı ana lütfünden ihsan

Dertlilerin derdine veren derman

Şeyh Helvalı Dede bunda yatmaz mı

Zahir batın ilimleri okuyan

Mürşid-i kâmilin eteğin dutan

Kutb ül aktab ile kalkıp oturan

Şeyh Muharrem Dede bunda yatmaz mı

Evliyalar zümresinin ulusu

Kırkların hem yedilerin reisi

Zile'de Dede Kargın halifesi

Şeyh İsmail Dede bunda yatmaz mı

Padişahzadedir hem Horasanî

Hüda ihsan etmiş ilmi irfanı

Evliyalar zümresinin sultanı

Şeyh Nusrettin Sultan bunda yatmaz mı

Yok idi ana asrında hiç akran

Anı aziz kıldı ol gani yezdan

Nefs-i emmareye basan pehlivan

Ahî Baba Sultan bunda yatmaz mı

Misli gelmemiştir anın asrında

Gece gündüz Hakk'ın zikri dilinde

Şehrin ulu bekçisi üst yanında

Arslan Dede Sultan bunda yatmaz mı

Ruz u şeb ederdi Hakk'a niyazı

Yanında bir idi dağ ile yazı

Veliler zümresinde hem dahi gazi

Hüseyin Gazi Sultan bunda yatmaz mı

Seyyah idi şarki ile mağribi

Elinden düşmez idi Hakk'ın kitabı

Evliyalar zümresinin mahbubu

Şeyh Ahmet Dede de bunda yatmaz mı

Din-i İslâm için gaza edenler

Ruz u şem durmayıp cevlan edenler

Kâfir elinde hep helak olanlar

Şehid-i şüheda bunda yatmaz mı

Seyit Derviş bütün kendin bilmişler

Herbirisi birlikte de gelmişler

Mezarıistanında medfun olmuşlar

Derviş-i dervişan bunda yatmaz mı


pekmezi pek bir meşhurdur.

inanilmaz sirinliktebir iledir kendisi. yazi sicak kisin da oldukca soguktur her anaolu ili kadar. ama insanlarinin yuregi, iste o her daim sicaciktir. tozludur yollari, camurludur cocuklarinin dizleri, nasirlidir analarinin elleri ama her daim temiz ve paktir yurekleri.

hicbir eglence yoktur zile'de. ne genclerin adam gibi gidebilecekleri bir kafeleri vardir ne de gece klupleri, barlari, pavyonlari. ama eglenmeyi bilen icin mekana ne gerek. kucucuk ozbay internet kafesi onlarin tek eglencesidir. bir de kutuphanesinde bir zamanlar gosterilen filmleri.

ama dunyanin en guzel ilcesidir onu sevenlerin yureginde. sevdiklerin de oradaysa eger yasli gozlerle bakarsin ordan donerken geriye...

tarihi vardir ir de. bakmayin kucuk olduguna 4bin yilliktir tarihi...

tokat ilinin 70 km batısında yer alan zile ilçesinin doğusunda turhal ilçesi, güneyinde artova ilçesi ve yozgat iline bağlı kadışehri ilçesi, batısında yozgat ilinin çekerek ilçesi ve amasya'nın göynücek ilçesi, kuzeyinde ise amasya ili bulunmaktadır. tokat ilinin en büyük ilçelerinden olan zile ilçesi coğrafi konumu itibariyle 40 derece 19 dakika kuzey enlemi, 35 derece 45 dakika doğu boylamı arasında yer almaktadır.

yüzölçümü 1512 km2 olan ilçenin denizden yüksekliği 710 metredir. güneyden doğu batı istikametinde uzanan ve en yüksek tepesi 1892 metre olan deveci dağları, kuzeyden yine doğu batı istikametinde uzanan yüksek tepelerle çevrili olan zile bir ovanın orta yerinde yükselen höyüğün çevresinde kurulmuştur. anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir.

güvercin çalı, hüseyin gazi tepesi ve sivriçal bu ovada belli başlı engebelerdir. ilçe sınırları içerisinden geçen çekerek ırmağı önemli bir su kaynağı olmakla beraber yararlanılamamaktadır. çalışmaları sürdürülen süreyya bey barajı tamamlandığında, ilçe topraklarının büyük bir kesiminin sulanabilmesi mümkün olacaktır. zile'nin coğrafi bölge taksimatında orta karadeniz bölgesi'nin güneyinde bulunması ve iç anadolu bölgesi'nin kuzeyine komşu olması nedeniyle her iki bölgenin de iklim özelliklerini taşır. yazlar sıcak ve kurak, kışlar özellikle kar yağışlı ve soğuk geçer. yağmurlar ise daha ziyade ilkbahar sonlarına kaymış olmakla birlikte sonbaharın ilk aylarında da görülür. bu nedenle zile'de genel olarak karadeniz - iç anadolu arası iklim tipi hakimdir.

osmanlı imparatorluğu'nun eyalet yönetiminde "eyaleti suğra" ya bağlı olan zile, sivas vilayetinin tokat sancağı'na bağlı bir kaza merkezidir. geçmişi hakkındaki mevcut birçok kayıtların yanında, yapılan arkeolojik araştırmalar gösteriyor ki ilçe tunç ve demir çağları'ndan beri iskana açıktır. amasyalı ünlü coğrafyacı - tarihçi strabon'a göre zile, ninova (asur krallığı'nın başkenti) melikesi semiramis tarafından kurulmuştur. semiramis, güzel bir cariye iken belh şehrinin kuşatılması sırasında gösterdiği dirayet ve yiğitliği sonucunda, asur hükümdarı ninus' un takdirini kazanmış ve onunla evlenmiştir.

m.ö. 1916 yıllarında kocası nınus'u zehirleyerek asurların yönetimini ele geçirmiştir. bu hesaba göre zile 4000 yıllık bir tarihi geçmişe sahiptir. zile kalesinin (anadolu’da bilinen tek dolma kaledir) roma kumandanı sulla tarafından yaptırılmış olması veya burada amanos mabedi'nin bulunması ve muhterem anlamına gelen silla denmesinden dolayı, zile'nin ismi zamanla zela - zile şeklini almış olabilir. tarihçi charles texıer'e göre, strabon eserinde zela'dan bahseder. hüseyin hüsamettin efendi'nin amasya tarihi'nde bu yerleşim yerinin togait hükümdarı harkar han tarafından önemli bir yer haline getirildiği, muhterem anlamına gelen sılay adının verildiği zamanla zela - zile şekline dönüştüğü yazılıdır. ali danişment tarihi'nde, mirkatel cihad'da zile'den "kırkıriye" diye bahsediyor.

evliya çelebi seyahatnamesi'ne göre "1643" burada halı ve kilim dokumacılığının ileri gitmesinden dolayı şehrin bu adı aldığı belirtilmektedir. kısaca; zile isminin nereden geldiği hakkında kesin bir hüküm vermek mümkün değildir. ancak, amasyalı strabon'un tarihçi ve coğrafyacı olması ve zelitis - zela ismini eserinde kullanması, bu kelimenin çok eskiden beri kullanıldığı izlenimini vermektedir. ayrıca, zile'nin 29 km güney doğusundaki maşat höyük'de bulunan belgelerin incelenmesi sonucunda, ord. prof. şevket aziz kansu ve aynı buluntulara dayanarak şemsettin günaltay, anadolu isimli eserinde eti medeniyeti'nin bugünkü zile'ye kadar yayıldığından bahsetmektedirler. bu durumda zile, maşat höyük kazılarında bulunan tabletlerden elde edilen bilgilere göre; orta anadolu'da başlayıp kuzey doğuda yeşilırmak havzası boyunca sıralanmış hitit yerleşim merkezlerinden biri olan "anzılla" olmalıdır.

zile hakkında nınova ve asurlular döneminin sonu ile ilgili bilgiye sahip değiliz. yalnız m.ö. 548 tarihinde anadolu, dolayısıyla zile pers hakimiyeti altına girmiştir. persler yeşilırmak havzasına çok önem verip, tarihi kral yolu'nu buradan geçirmişlerdir. ı. darius zamanında anadolu'nun en büyük eyaleti olan kapadokya ikiye bölünmüş ve zile kuzeyindeki pontus kapadokyası içinde yer almıştır. persler zile'de kendi tanrıları olan anaitis "anahita" anos ve anadates'e ait bir ateş tapınağı inşa etmişlerdir.

bu mabet çevresinde her yıl son baharda yapılan geleneksel "sakaia" şenlikleri düzenlemeye başlanmıştır. büyük iskender'in pers hükümdarı darıus'u granikos (biga) çayı kenarında m.ö. 334 tarihinde yenmesi ile anadolu makedonya imparatorluğu'nun eline, dolayısıyla ilçe de iskender'in eline geçmiştir. büyük iskender'in m.ö. 323'de babil'de ölmesi üzerine kumandanları arasında çıkan harplerde general ornets, kapadokya'yı haliyle de zile'yi idaresi altına almıştır. çıkan bir takım karışıklıklardan sonra kapadokya bir müddet bağımsız kalmış, kısa bir süre sonra zamanın pontus kralı mihridate vıı. kapadokya kralı arbaran vııı.'i mağlup ederek kapadokya'yı eline geçirmiştir. (mihridat büyük lakabı ile anılır. çok bilgilidir. tarihçiler bunun 22 lisan bildiğinden bahsederler.)

bu olay üzerine kapadokyalılar roma'dan yardım istemişlerdir. roma'dan gelen sulla komutasındaki kuvvetli bir ordu mihridat'ı mağlup ederek kapadokya'yı ele geçirmiştir. mihridat eniştesi diyarbakır kralı tifran'dan yardım istemiştir. sulla'nın roma'ya dönmesi, m.ö. 78'de ölmesi üzerine mihridat yeniden romalılar'a savaş açmıştır. m.ö. 67 yılında amiral triarius ile mihridates zile'ye 5 km uzaklıktaki skotios "bugün altıağaç denilen mevkii" civarında karşı karşıya gelirler. ancak savaşın galibi uzun bir süre belli olmaz. triarius'un mağlup olması ile mihridates'in anadolu'da başlayan ikinci hakimiyeti de uzun sürmez. roma kumandanı pompeyus "pompeys" güçlü mihridates'i m.ö. 67 tarihinde ağır bir şekilde yenerek, ordusunu tamamen yok edip, pontus ülkesini işgal etmiştir. mihridates bunun üzerine m.ö. 63 yılında intihar eder (içtiği zehir etkisiz kaldığı için, kendisini bir askere öldürtür). roma ile pontus arasında yapılan ve yıllarca süren savaşlar sırasında asker ve sivil olmak üzere her iki taraftan on binlerce insanın ölmesi bölgenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

mihridates'in ölümü üzerine yerine geçen oğlu ıı. pharnake "farnas" ro hakimiyetini kabul eder. bir müddet sonra kayser'le pompeis arasında çıkan ihtilaftan istifade ederek roma'ya karşı ayaklanır. bunun üzerine roma diktatörlerinden yul çesar "jül sezar" orduları ile suriye üzerinden anadolu'ya oradan da zile'ye gelir. pharnake daha önce babasının amiral triarius'u yendiği yer olan bugünkü altıağaç denilen yerde jül sezar ve ordusu ile karşılaşır. (zile'ye 5 km mesafedeki yünlü köyü'nün karşı yamaçları veya yayla yolu ile yünlü köyü arasındaki bir yer olmalıdır).

çok çetin ve kanlı bir savaş olur. sezar'ın ordusu büyük zayiat verirse de sonuçta ıı. pharnake ağır bir yenilgiye uğrar. zafer sezar'ındır. sezar uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, 5 saat gibi kısa bir süre içerisinde elde ettiği zaferin sevincini zile'den roma'ya bildirir. zile'de ilâhi törene nail olan sezar'ın, kısa ama anlamı büyük olan bu mektubundaki "veni - vidi - vici" "geldim - gördüm - yendim" sözlerini silindirik mermer bir taşa yazdırır. yakın zamana kadar zile kalesi'nde olduğu bilinen bu taşın, çalınması neticesinde nereye götürüldüğü bilinmemektedir.

m.ö. 44 yılında sezar'ın ölümünden sonra pontus kralı sena kısa bir müddet için zile'ye hâkim olmuşsa da zile ve çevresi yeniden romalılar'ın eline geçmiş ve uzun yıllar roma'nın eyalet merkezi olmuştur. m.s. 241 yılında sasani hükümdarı arda şırınoğlu şapur romalılar'a harp açmış, urfa civarında valeryus'u yenerek kilikya "adana" kapadokya ve arap yarımadası'nın büyük bir kısmına sahip olmuştur.

bizans ile iran "sasaniler" arasında zaman zaman el değiştiren yöre sonuçta 1071 yılına kadar bizanslılar'ın elinde kalmıştır. istanbul'u almak maksadıyla hicri 34 yılında "hicri 47 yılında, h. 52, h. 97, h. 121, h. 159, h. 171 " yıllarında yola çıkan islam orduları anadolu'dan geçerken, genelde zile, amasya ve çorum yolunu izlemişler, geçici de olsa birçok yeri ele geçirmişlerdir. bu arada birkaç defa müslümanların hâkimiyetine geçen zile, bu orduların çekilmesi ile yeniden bizansların eline geçmiştir.

ilçede ve çevresinde bilinen birçok yatırların bu orduların ve danişmentlilerin mücahit ve kumandanlarına ait oldukları sanılmaktadır. ilçe 1071 yılında melik ahmet danişment gazi tarafından bizanslılar'dan alınmış, bu tarihten günümüze kadar da türk yurdu sınırları içinde kalmıştır. ilim ve medeniyete çok büyük hizmetleri olan danişmentliler'in ilçemizde izleri halen devam etmektedir. danişment eserlerinin çoğunluğu kaybolmuş olmakla birlikte ilim irfan sahibi olan, yıllarca zaviye ve medreselerde hizmet veren danişment hükümdarı melik ahmet gazi'nin şeyhülislâmı olan, bugün halk arasında davunlu dede olarak bilinen zatın mezarı. alaca mescit bala mahallesi sakarya caddesi üzerinde bulunmaktadır. ayrıca halk arasında minareyi kebir mahallesi'ndeki dürmelik sokağı'nın adının danişment gazi ile ilgili olduğu söylenmektedir.

1174 yılında anadolu selçukluları'ndan izzettin ıı. kılıçaslan sivas ve çevresini zaptederek türk-danişment devleti'ne son vermiştir. bu tarihten itibaren zile selçuklular'ın eline geçmiştir. ıı. kılıçaslan, sağlığında memleketi oğulları arasında pay etmiş, fakat tokat hükümdarı olan süleyman kardeşlerini mağlup ederek anadolu birliğini sağlamıştır. şairleri, edipleri ve bilim adamlarını koruyan bu zat zamanında, zile'de bir çok ilmi eser meydana getirilmiş, mevcut medreselere ilâveler yapılmıştır.

zile, orta karadeniz bölgesi'nde tokat il merkezine 67 km uzaklıkta olup, anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir. m.ö. 50'li yıllarda yaşayan ve coğrafyanın pîri sayılan amasyalı strabon; bu şehrin ninova melikesi semiramis tarafından m.ö. 1600 yıllarında kurulduğunu kaydeder. bu tarihî kayda göre zile'nin 3600 yıllık bir geçmişi bulunmaktadır.

m.s. xı yy.'da danişmend, daha sonra selçuklu türkleri'nin, bilâhare ilhanlılar'ın, ertanoğulları'nın ve nihayet 1335'te kadı burhanettin'in eline geçen zile, 1397' de yıldırım beyazıt tarafından osmanlı topraklarına katılmıştır.

3600 yıllık uzun geçmişi içinde hitit, frig, pers, pontus, roma ve bizans kültürlerinin tesiri altında kalan zile'de bugün çeşitli devirlere ait olmak üzere hititler'e, selçuklular'a, frigler'e, persler'e, romalılar'a, ilhanlılar'a, danişmendliler'e, ertanlılar'a ve osmanlılar'a ait tarihi eserleri görmek mümkündür.

tarihi eserler içinde zile kalesi, kalenin doğu yünündeki kayaların oyulmasıyla yapılan ve roma döneminden kaldığı anlaşılan tiyatro (anfitiyatro), kalenin kuzey doğu tarafında bulunan kaya mezarı, çay pınarı, imam melikiddin türbesi, şeyh musa fakih türbesi, ulu cami, elbaşı camii, çifte hamam, maşat höyük, namlı hisar kale, anzavur mağaraları, hacı boz köprüsü, koç taşı ve kuruçay'daki manastır harabeleri görülmeye değer yerler arasındadır.

zile ismi tarih boyunca zela, zelitis, zelid, anzila, gırgıriye (karkariye), zeyli, silas olarak çeşitli değişikliklere uğramıştır.

1872 yılında kaza merkezi, 1923 mülkî ve idarî taksimatında tokat iline bağlı ilçe statüsüne kavuşan zile, 1855 ve 1922 yıllarında iki büyük yangın geçirmiştir. düz bir ova üzerinde kurulmuş olan zile'nin hemen önünde yeşilırmak'ın bir kolu olan hoton deresi geçmektedir.

zile’nin jeostratejik konumu sebebiyle, zile’de kültürel ve siyasî bakımdan lâtin, rum, pontus, arap, türk ve yerli halkları arasında hızlı ve canlı bir tarih yaşanmıştır. xı. y.y.'da danişment daha sonra selçuklu türkleri'nin, bilâhare ilhanlılar'ın, ertana oğulları'nın ve nihayet 1355’de kadı burhaneddin’in eline geçen zile, 1397’de yıldırım beyazıt tarafından osmanlı topraklarına katılmıştır.

evliya çelebi bu yöreyi gezip gördükten sonra meşhur seyahatname'sine şunları kaydeder "bu havası hoş şehrin dört tarafında bahçe ve bostanlar içinde sular akar. bu bahçelerde bülbüllerin ötüşü, insan ruhuna sefa verir. meyveleri lezzetli olup, her tarafa hediye olarak göderilir. her bağında, birer köşk, havuz, fiskiyeler ve çeşitli meyveler bulunur. halkı zevk ehlidir. gariplere dostturlar, kin tutmaz, hile bilmez, deryadil, haluk, selim ve halim insanlardır. herkese iyi zanda bulunurlar. iyi geçinirler. hayırlı yapılar yaptırmaya hevesleri çoktur. cami, saray, köşk ve imaretleri o kadar metin ve güzel olur ki, buralara girenler hayran olurlar. şehir genişlik ve ucuzluk bir yer olup dünya yüzünde eşi yok gibidir. yılın her zamanında halkının nimetleri boldur. hacı bektaş veli'nin hayırlı ve bereketli dualarıyla bu eski tarihî şehir, Âlimler konağı - fazıllar yurdu ve şairler yatağıdır".

bugün merkez nüfusu 50.000, 116 adet köyüyle birlikte 110.000'i aşan zile’nin başlıca geçim kaynakları tarım, hayvancılık ve ticarettir. 1989'da zile meslek yüksekokulu ve 1997'de zile turizm işletmeciliği ve otelcilik yüksekokulu'nun kurulmasıyla yurdumuzun çeşitli yörelerinden yükseköğrenim için gelen 1.000 civarındaki genç nüfus şehre sosyal ve ekonomik açıdan ayrı bir canlılık getirmektedir. zile meslek yüksekokulu'nun bulunduğu kampüs alanı içerisine, temelinin atılması programa alınmış olan zile turizm işletmeciliği ve otelcilik yüksekokulu'na ait uygulama oteli'nin (özellikle ankara ve yozgat tarafından gelip) zile'de ticaret ve turizm amaçlı konaklayacak olanlar için ideal olacağı düşünülmektedir.

zile'nin üzüm bağları, meyve bahçeleri, özellikle pekmezi, leblebisi ve kirazı meşhurdur. zile bağ ve bahçelerinde yetişen mahsülat ve kuru bakliyat - tahıl ürünlerinden yapılan yerel yiyecek ve içeceklerin sayısı oldukça fazladır. beyaz pekmez, duru pekmez, salça, sucuk, pestil, bat, sarma, yaprak salamurası, çeşitli komposto ve konserveler, leblebi ve kuru yemiş çeşitleri zile'nin yemek kültürünün önemli birer parçasıdır. her yıl yapılan "kiraz festivali", "asırlık zile panayırı", "güreş müsabakaları", "büyük baş hayvan yetiştirme yarışmaları" önemli sosyal ve kültürel faaliyetlerdendir. zile'nin "il olma", "zile - alaca - ankara karayolu projesi" ve "yeni organize sanayi bölgesi projesi" olmak üzere üç büyük projesi bulunmaktadır. zile belediyesi'nin gayretleriyle gerek zile - turhal yolu gerekse zile - alaca - ankara karayolu projesi imar bakanı'nın da katıldığı bir törenle 2000'li yıllarda gerçekleştirilmeye başlanmıştır.



gidip de gormek isteyene kisisel tavsiye: bir hamama gidip bat yemeden donmeyiniz, bir de meshur pekmezi tabiki...


Tapınaktaki fahişeler

Tapınaktaki fahişeler!

Sümer'in Aşk ve Savaş Tanrıçası İnanna için kocası Çoban Tanrısı Dumuzi de ''O fahişedir, benim eşim fahişedir'' diyor. İnanna, fahişelerin de koruyucusu. Kutsal fahişelik, sokaklarda değil mabetlerde yapılana deniliyor. Mabetlerde, özellikle İnanna'nın mabetlerinde rahibelerin özel bir görevi de genel kadınlık, bir tür fahişelikti.

Tapınak fahişesini Sümer mitolojisinin en önemli eserlerinden birisi olan Gılgameş Destanı'nda görüyoruz. Gılgameş'e arkadaş yapılmak istenen Enkidu bir orman adamıydı. Ormanda hayvanlarla yiyip içiyor, onlarla yaşıyordu. Onu insan gibi yapmak için mabetten bir fahişe gönderilir. Bu kadın ona insan gibi yemeyi, içmeyi, konuşmayı öğrettiği gibi cinsel ilişkiyi de öğretir. Bu da fahişe olarak adlandırılan bu rahibelerin, acemilere cinsel ilişkide bir tür öğretmenlik görevi yaptıkları izlenimi veriyor. Daha sonra bu gelenek, Babillilere ve Asurlara geçmiş.

Herodot kitabında, Babil'de her kadının evlenmeden önce mabette bir erkekle yatmasının zorunlu olduğunu, bu yüzden evlenmek isteyen kadınların mabedin etrafında oturarak erkek beklediklerini, güzel kadınların hemen bulduğunu, çirkin kadınların ise uzun süre bulamadıklarını yazıyor. Muazzez İlmiye Çığ ise ''Sümer'de böyle bir gelenek olamaz...'' diyor. Çünkü onlarda kadınların evlenmesinde bekâret aranıyor. Sümer kanunlarına göre evlenen kadın bakire değilse, kocasından boşanırken bakire olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor. Mabet fahişeliği bir meslek. Onlar kendilerini tanrı namına bu işe gönüllü olarak adayan kadınlar. Bunlar aynı zamanda bereket kültünün de temsilcileri. Sümer dininin bir simgesi olan 100 kadar kurumu kapsayan ''me'' ler arasında fahişelik de bir kurum olarak görünüyor.


ÖRTÜNME GELENEĞİ

Rahibelerin diğerlerinden ayrılmaları için başlarını örtmeleri gerekir. MÖ 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunun 40. maddesiyle o tarihten sonra bütün evli ve dul kadınların başlarını örtmeleri şart koşulmuş. Kızlar ve sokak fahişeleri ise örtünemeyeceklerdi. Böylece evli ve dul kadınlar da mabet fahişeleri gibi yasal seks yaptıklarından kutsallaştırılmışlar. Sokak fahişeleri örtünürse ağır cezalar görüyorlar. Kuşkusuz mabet fahişeliği yanında sokak fahişeliği iyi görülmüyor. Bu mabet fahişeliği geleneği, Babilliler ve Asurlular yoluyla Kenanlılara, oradan da İsrail'e geçmiş.

''...Son yaptığım araştırmalar sonucu Sümer'in Aşk ve Bereket Tanrıçası İnanna ve onun bereket kültüne ve mabet fahişeliğine ait izler buldum Tevrat'ta. Bereket kültünün İsa'nın doğumuna kadar, hatta ondan sonra da başka bir karakter halinde devam ettiğini görüyoruz'' diyen Çığ, Tevrat boyunca bu geleneğin kaldırılma çabaları olduğunu ifade ediyor.


ESKİ İRAN'DA...

Diğer taraftan, Tevrat araştırıcıları da iki kısma ayrılmış. Bir kısmı İsrail'de mabet fahişeliğinin olduğunu, bir kısmı da tanrı namına cinsel ilişki yapılmasının akıl alamayacağını söylüyor. Bütün söylentilere karşı, İnanna'nın bereket kültünün ve mabedinin İştar ve Astarte adlarıyla İsa 'nın doğumuna kadar sürdüğünü görüyoruz...

Bu arada, cinsellik sadece Babil'de değil, yakın kültürlerde de bir ibadet ve kutsanma yolu olmuş. Örneğin, Eski İran'da Zerdüşt reformu yapılmadan önce Anaitis (tanrıçalardan birisinin adı) tarikatındaki ayin şöyle anlatılıyor: Kendisini ibadete adamış bir fahişe, tanrıça rolünü üstlenir. Lüks bir tahtın üzerine herkesin göreceği şekilde oturur. Köleler arasından seçilen eş getirilir. Kendinden geçerek çığlıklar atan seyirciler ortasında birleşme gerçekleşir. Beş gün boyunca tüm evlilikler askıya alınır. Bir kadın ya da erkek istediğiyle birlikte olur. Gece yapılan bu ayinde, her kadın o anda kutsal Anaitis'i temsil eder. Beş günün sonunda erkek eş yakılır, bu da erkeğin kadının hizmetinde olduğunun acımasızca işaretidir.

Eski Hindistan'da Tanrıça Şakti, genç bir bakirenin bedeninde temsil edilir. Ayinde çırılçıplak kalan genç bakire, yine herkesin gözü önünde kutsal birleşmeyi yaşar. Tektanrılı büyük dinlerde ise cinsel ilişki dini nikâha sahip kişiler arasında üreme amaçlı olduğu zaman kabul edilir. Diğer cinsel eylemler ''eski zaman ibadetlerini'' hatırlattığı için hoş karşılanmaz.

Kaynak: Cumhuriyet


zile il olacakmı

Binlerce yıllık tarihi kültürel birikimiyle birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ilçemizin bu aday ilçeler arasında görebilecek miyim diye meraklandım ama olmadı. Turhal ismi bu aday 19 ilçe arasında geçiyordu ama Zilemiz yoktu. Zileye kayıtlı 600.000 nüfus olduğu söylenmesine, dışarıya onca bilim adamı siyasetçi bürokrat işadamı göndermemize rağmen neden sahip çıkılamadı merak ediyorum doğrusu. Hergün yüzlerce insan sabahın saat 6.30 unda kalkıp hastaneden, bağkurdan ssk dan hizmet alabilmek için yollara düşüyor. Geçmiş zamanda Turhal ile Zile nin birleşip vilayet olması gündemdeydi. Zile ile Turhal arasındaki alanda bütün resmi kurumlarımız hastanelerimiz sanayimiz inşa edilmiş olsaydı kötü mü olurdu. 1.5 saatlik yolu 15 dk katederek her türlü hizmetten faydalansak daha iyi olmazmıydı. Bana göre Turhal ın tek başına il olması haksızlık olur. Sevgili Bekir Altındal ağabeyim ile Orhan Yılmaz ağabeyin Zile nin il olması için çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayınlandı. Ordaki tespitlerinden birkaç tanesi arasında Cumhuriyet dönemindeki nüfuslardan bahsediliyordu. Rakamları hatırlamıyorum ama Zile nüfusu Ankara Samsun Sivas gibi vilayetlerle birbirine yakın rakamlarla kıyaslanıyordu. Yine vilayet olan diğer illerin kaçından büyük olduğu ile ilgili bilgiler dikkat çekiciydi. Turizm şehriyiz diyoruz turizmi canlandıramıyoruz. Yani kısacası turizm şehri mi olacağız sanayi şehri mi olacağız , tarım şehri mi olacağız karar veremiyoruz.bunun sonucunda da makus talihimizi yenemiyoruz. Bence Turhal ile Zile nin müşterek vilayet olması en hayırlısı olacak diye düşünüyorum. Zile nin Turhalın boyunduruğuna girmesi falan gibi bir şey söz konusu kesinlikle değil. Tamamen müşterek olması... Zaten Zile ile Turhal şehir olarak birbirine çok yanaştı . ben buradan siyasetçilerimize bürokratlarımıza ve bu platformun üyelerine çağrıda bulunuyorum ne olursunuz Zile mizi sahipsiz bırakmayın... Habertürkteki haber aynen aşağıdaki gibidir.. İl sayısı 100'e çıkıyorİşte vilayet olacak 19 ilçenin tam listesi 12.07.2007 08:35Türkiye Büyük Millet Meclis'inde, İçişleri Bakanlığı'nda, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nda ve bazı kamu kurumlarında hazırlanmış olan "Hangi ilçeler il olabilir?" dosyasında 81 olan il sayımız 100'e yükselecek.İl olabilecek ilçelerimiz, raflardaki dosyalara göre...SUNGURLU-BEYŞEHİR-ÇORLU-ANAMUR-TARSUS-LÜLEBURGAZ-KOZAN-İSKENDERUN-SİVEREK-VİRANŞEHİR-KIZILTEPE-CEYHAN-İNEGÖL-NAZİLLİ-BANDIRMA-TURHAL-TURGUTLU-SALİHLİ-AKHİSAR-ALANYA-BAFRA-POLATLI HAZİNE'DEN PAY ALACAKAralarında yıllardır il olmayı bekleyen Çorlu, Alanya, İskenderun, Nazilli gibi ilçelerin de bulunduğu liste, Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanırsa kısa sürede hayata geçecek. İl olan ilçeye hemen vali ve kaymakam atanacak, Hazine'den pay almaya başlayacak.


hulusi ağbinin yazısı

DOSTLARIM,

Aşağıdaki yazıyı 23 Nisan Günü yazmıştım. Aşağı yukarı 6 kişiden yorum gelmişti. Gelenlerden üçü az da olsa asıl konuya değinmiş diğer 3 tanesi de alakasız şeyler yazarak sen ben tartışması yapmış, konuyu amacından çarpıtmış bambaşka alanlara çekmişlerdi. O kişiler sanıyorum bu önemli konuyu saptırdıkları için şimdi mutlu olmalılar. Sayın Fatih Mehmet Altındal’ın yazısı ile mesele tekrar gündeme geldi. Ne kadar haklı olduğum da ortaya çıktı. Tamamı aşağıda olan yazımda söyle söylemişim. “Daha önce yazdım. İl olmamıza ramak kalmıştı. O sıra araya giren ANAP deki genel başkan değişikliği, sonra da takip edecek milletvekilimiz olmadığı için başaramadık. O zaman Sayın Talat Sargın Semra Özal'ı Zile ye getirmişti. İçişleri Bakanından İl olma sözünü de almıştı. O sözü veren İçişleri bakanı Abdulkadir Aksu bu günde İçişleri bakanı. Bu hükümette Cemil Çiçek gibi o günlerde bakanlık yapan birçok isim var. AKP Parti yönetimine çok iş düşüyor. İşte fırsat. Seçimler yaklaşıyor. Bu konuya birlikte el atalım. Şu an da il olma talebinde bulunan bir ilçede yok. Yeni bir hareket başlatalım. Bastırırsak başarabiliriz. Haydi, AKP işte size bulunmaz bir teklif sunuyorum. Biz Toplumsal Diyalog Platformu olarak her türlü desteğe hazırız. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Zile olarak bütün kuruluşlar birlikte Ankara ya çıkartma yapalım. Alalım hakkımız olan valimizi. . .. Önce seçimlere kadar İl olmayı tekrar deneyelim. Seçimlerden sonra tekrar düşünelim. …… “

O gün hiç bir çevre ve kurumca önemsenmeyen, üstünde durulmayan bu konu bütün çıplaklığı ile önümüzde. Seçim geldi. Bitmek üzere. Hangi parti teşkilatı Zile’nin il olmasını gündeme getiriyor. Var mı bu konuya uzaktan yakından değinen. Yok. İşte Zile her zaman olduğu gibi bir fırsatı daha kaçırıyor. Biz bu vurdum duymazlığımızı sürdürdüğümüz süre daha çok ağlarız. Belki dünkü köyümüzün ilçesi olmayı bile başarırız. Tekrar yorum yapmak istemiyorum. Güncel olduğu için 23 Nisanda 2007 günü yazdığım yazımın tamamını tekrar aşağıya yayınlıyorum. Hoşça kalın. Hulusi SEREZLİ




zile düğünleri

BAYRAMLAR
___Bayramlar genelde arife günü ikindi namazından sonra köy kabristanlığını ziyaretle başlar. Kabirler ziyaret edilir dualar okunur ve düzenlenecek kabirler varsa düzenlenir. Ayrıca bayrama hazırlık için pağaç denen ekmek bir gün önceden tandırda yapılır ve hazırlanır.Bayram günü bayram namazından sonra köy gençleri ve çocuklar gruplar halinde köy büyüklerini ziyaret eder el öperler.Eğer köyde nişanlı erkek varsa kız evine bayramlık adı altında koç götürür



KIZ İSTEME : Evlilikler genelde köy içerisinden yapılır. Kolay kolay köyden daşarı kız verilmez. Bu nedenlede herkes birbirini tanıdığı için büyükler evlilikte büyük rol oynar. Kız istemede erkek tarafı kız tarafına durumu aracı vasıtası ile iletir. Kız istemeye gidilirken oğlan tarafı genelde elinde bir tatlı veya benzeri bir hediye ile gider. Erkek tarafı Allahın emri peygamberin kavli ile kızı ister ve kız tarafının cevabını bekler. Kız tarafı düşünüp kendilerine cevabı ileteceklerini söylemesi üzerine erkek tarafı evden ayrılır. Eğer kızı vermeyecek olurlarsa hediyeyi kendilerine iade ederler. Kız tarafı eğer kızı verecek olursa getirilen tatlıyı veya hediyeyi geri göndermez yer ve söz kesmek için erkek tarafını davet eder. Böylece büyükler oturur kız ve erkek tarafının yapacağı ağırlığı (çeyiz) konuşur ve söz kesilmiş olur.

NİŞAN : Nişan söz kesmenin ardından fazla zaman geçmeden yapılır. Nişan kız tarafına aittir ve nişanı kız tarafı düzenler, takılan takılar (töreler) da onlara kalır. Nişanla birlikte damat (güveyi) adayı genelde kız tarafına açıktan gidemez. Damat adayı kızın bulunduğu mahalleye bile uğrayamaz, uğradığında mahalle gençleri tarafından cezalandırılır. DÜĞÜN : Köyümüzde düğünler Çarşamba veya Perşembe günleri Öğlenden sonra başlar, düğün başlamadan Bir gün önce kahve içme adı altında toplantı olur ve bu toplantıda düğün kâhyası, damadın yiğit başları seçilir. Düğün kahyası, düğün başlayıp bitene kadar düğün ile ilgili her işe bakar, yiğit başları ise kimisi düğüne gelen giden misafirler ile, kimisi, Davul, Zurna çalan müzisyenler ile ilgilenir, kimisi de damat ( Güveği ) ile ilgilenir, düğünler genelde Davul, Zurna denilen müzik aletleri eşliğinde yapılır, Cumartesi günü Öğlen namazından sonra Güveği çıkartılır. Güveği köy içerisinde gençler tarafından gezdirilir ve toplu bir şekilde salavatlanır Genelde şu sözlerle süslenir. “Yumurtanın sarısı, yere düştü yarısı, büyüğünü everdik küçüğüne darısı, verelim peygamber canına selavat sallahu aleyhi vesellem” şeklindeki sözlerle damadın gezdirildiği duyurulmuş olur. Düğün evi önüne geldiği zaman dua yapılır, duadan sonra töre (takı takılır) toplanır, Güveği ile ilgilenen Yiğitbaşı eşliğinde düğüne gelenler ile tokalaşır, töre toplandıktan sonra düğüne gelen misafirlere düğün yemeği ikram edilir, Damat düğün evinden başka bir evde hazırlanan odaya götürülür, burada Damadın oturması için ayrılan mindere Damattan başka kimse oturamaz, hatta oturduğu mindere evli olanlar temas edemez, temas eden evliler cezalandırılır. Güveği odasına kim girerse girsin yanında bulunan Yiğitbaşı ve Damat ayağa kalkar, giren şahıs otur diyinceye kadar Güveği ve Yiğitbaşı oturamaz, otururlarsa, giren kişinin vereceği cezaya katlanmak zorundadır. Eğer Güveğinin bulunduğu odaya toplu şekilde Birkaç kişi girerse en son odaya giren kişinin, Güveği ve yiğitbaşına otur demesi gerekir. En son girenden önceki oturmalarına izin verirse, son giren şahıs tarafından oturmalarına izin veren kişi, Güveği ve Yiğitbaşı odaya en son giren kişi tarafından verilen cezaya katlanmak zorundadır. Güveği bulunduğu odadan yanında bulunan Yiğitbaşı aracılığı ile odada bulunan şahıslardan izin istemek kaydıyla ayrıla bilir veya konuşa bilir. Güveği odasında bulunan gençler tarafından çeşitli oyunlar oynanır. Güveğinin yanında bulunan Yiğitbaşı Güveğinin her şeyi ile ilgilenmek zorundadır, köyde bulunan evli erkekler ve düğüne gelen misafir evli erkekler tarafından fırsat bulunulursa güveğinin üzerinde bulunan Yüzük, Mendil, Ayakkabı vb. şeyler çalınır, bu malzemeler çalınırken Güveği kesinlikle ses çıkartamaz, ancak yanında bulunan Yiğitbaşı çalarken görürse çalmak isteyen kişi bekar gençler tarafından cezalandırılır, ancak kimse görmeden çalınabilirse çalan kişi çalmış olduğu malzemeyi bir bedel karşılığında Yiğitbaşına geri verir, bu bedel Hindi, Tavuk, Para karşılığında olur eğer bu cazayı çekmese merdivene sarılır yada suya atılır. Güveğinin çıktığı Cumartesi gecesi kına yakılır, Pazar günü toplucu gelin alınmaya gidilir, eğer gelin köy içerisinde veya başka köylerden ise Güveği gelin almaya gitmez, ancak gelin Zile Merkezden veya başka yerden ise Güveği gelin almaya gider, gelin getirilip düğün evine indikten sonra düğün biter.


SIRAC TÜRKMENLERİ

SIRAC TÜRKMENLERİ

Sıraç Türkmenleri Hakkında t "Sıraç" Türkmenleri Anadolu'da Tokat, Yozgat (Çekerek), Çorum (Mecitözü) ve Sivas illerinde yerleşmiş bir Türk boyudur. Kan bakımından saf ve katıksız Türk oldukları ve Çin'den Tibet yöresinden geldikleri rivayet edilmekte- dir. Alevi olan Sıraçlar, bugün bazı geleneklerini yıllardan beri aynen yaşatmaktadırlar. Bu bölümde Zilelilerle ve Sıraçlı öğretmenlerle yaptı- ğımız görüşmelerden elde ettiğimiz bilgilere yer vereceğiz. Çekerek ilçesindeki Sıraç köyleri şunlardır: Başalan, Çakır, Çürük, Demircialan, Doğanoğlu, Ekizce, Kamışçık, Ortaoba, Yukarıoba, Sanköy. Tokat-Zile'deki Sıraç köyleri ise şunlardır: Acısu, Üç- kaya, Karşıpmar, Çayır, Çapak, Armut Alanı, Kuzala, Bü- yükbultu, Bacul, Kervansaray. "Sıraç", nur saçan, aydınlatan anlamına gelir. Bunlara Zile yöresinde Aşiretler deniyor. Özellikle dağlık yörelerde yerleşmişlerdir. Şeriat yasasına karşı çık- 160 Turfe Ailesi Antropolojisi tıkları için dağlara kaçmışlar. Tozanlı'da Hubyar'a bağlı imişler. Bunların bir de Anaca-Ança Ayşa Bacı kolu var- mış. Sıraçların tarihsel geçmişine ilişkin belgeler henüz bu- lunmuş değildir. Sıraç Alevilerinin geçmişi Orta Asya, Horasan'a değin inmektedir. Çevrede anlatılanlara göre, konar göçer taife- sinden olan Sıraçlar, büyük bir ayaklanma harekâtına gi- rişmişler, devlet karşısında yenik düşünce sağ kalanlar dağlara sığınarak yerleşik yaşama geçmişler. Adı geçen ayaklanmanın "Baba Ishak isyanı" olduğu sanılmaktadır. 1239 tarihinde Türkmen topluluğu ile devlet güçleri ara- sındaki bu ayaklanmayı tarihçiler dinsel-siyasal nitelikli ilk Türkmen başkaldırısı olarak nitelemektedirler. Alevi inanca bağlı Türkmen topluluklarından farklılık göstermektedirler. Anadolu Türk köy Alevileri arasında ileri taassuplarıy- la tanınmışlardır. Fakat bu tutumları günümüzde azalma- ya başlamıştır. Prof. Caferoğlu, Sıraçlar konusunda şunları söylüyor: "Mezhepçe hepsi Şii'dir. Bu yüzden yerli ahalice o kadar sevilmezler. Gelenek olarak Şah ismail Safevi ananesine bağlı kalmışlardır. Muharrem ayinini büyük bir ilgi ile ya- parlar. Aşure çorbasını yapmakta asla kusur etmezler. Aşu- re, bunlarda Muharrem ayının 12. gününde hazırlanır." Konukseverlik Konukseverlik, Sıraç topluluklarının önem verdikleri bir özelliktir. Konuğun o evin bereketini artırmak için Tanrı tarafından gönderilmiş olduğuna inanılır. En iyi yemekler konuğa ikram edilir. Kadın Kadınlar da konukla birlikte yarenlik ederler. Kadınlar er- Sıraç Türkmenleri Hakkında 161 keklerden kaçmaz. Davar güderken, tarlada çalışırken, yün eğirirken, çorap örerken erkekten kaçmaz ve söyleşiye ka- tılırlar. Erkekleri gibi kadınları da iri yan, cesur ve güçlü- dürler. Sıraç kadını çok çalışkandır. Hiç boş durmaz. Yün eği- rir, çorap örer, önlüğüne nakış yapar. Giyim kuşamlarına çok düşkünler. Tarlaya çalışmaya giderken bile otantik ve renkli giysilerini giyerler. Kadın önlükleri adeta bir kilim gibidir, işleme, nakış, oya, gelinin beğenisini, yeteneğini ve zevkini simgeler. Ka- dına ilişkin en ilginç olan gelenekleri, kadın giyimidir. Ka- dın giyimi, Orta Asya'daki kadın giyiminin aynısıdır ve bu- güne kadar hiç değişmemiştir. Oğuz geleneğidir. 3 peş üç etektir. Ahmet Yasevî'nin dergâhındakilerinin aynıdır. Sü- se meraklıdırlar. Boncuk takarlar. Samah Geleneği Samah burada iki türdür. Kırklar Samahı ve diğeri de, nor- mal Samah'tır. Kırklar samahını erkek kadın birlikte oy- nar. Oynayanların olgun insan olmaları gereklidir. Sıraçlar Samaha Semah, zemah, zamah ve zamak der- ler. Toplantılarına "Cem", "Ayin-i Cem", "Âyin", şeyhleri- ne "Dede", saz çalanlarına "Aşık", bazı yerlerde "Zakir" denir. Samahı yönetene "Gözcü baba", söylenen parçalara "Nefes", Dede'nin söylediklerine "Nutku Mürşit" derler. Onlar da 12 hizmet tanırlar. Samah son hizmettir. Önce mihraçlama oynanır, en yaşlı iki kadın, iki erkek ayakları çıplak, başları açık, belle- rine peşkir bağlamış olarak "Hû hû meydan'ı Alidir", diye- rek ağırlama oynarlar, dedenin önünde eğilirler, dede on- lara dua eder, dedenin dizini öperler, onun müsaadesiyle yerlerine otururlar, arada dede onlara nasihatlar verir: "Kimsenin hakkını yemeyin, kimsenin arkasından konuş- mayın, borcunuzu ödeyin" gibi nasihatlarda bulunur. Baş- 162 Türk Ailesi Antropolojisi larmı secdeye koyarlar. Allah Allah diye bağırırlar. Çocuk Çocuğa büyük değer verilir. Kız erkek ayırımı yapmazlar. Kız çocuklanna daha çok çiçek adları koyarlar. Gelincik, zambak, sümbül, lale gibi. Dinsel anlamı olan Arap adlarını çocuklarına vermez- ler. Arapça kelimeler kullanmazlar. Tüm kelimeleri Türk- çedir. Cem âyininde toplu olarak ibadet yapılır (Ayin-i Cem). Kadın, erkek ve çocuk hepsi katılır. Oruçtan önce, kadına, kocasından memnun olup ol- madığı sorulur, ibadette insanı insan olarak görmek söz konusudur. Özel bir yargılama getirmişlerdir. Hiçbir kültürden et- kilenmemek onlarda bir ilkedir. Kimsenin kimseden kaygı duymaması, kimsenin kim- seden korkmaması istenir. Herkes toptan sorgudan geçiri- lir. "Rıza suyu" içilir. Cezalar manevi olarak verilir. Örneğin bir yıl küsülür, konuşulmaz. Büyüğü annesi, emsali kardeşi sayılır. Toplu kurban kesme gelenekleri Şamanizm etkisidir. Ateş duası (aydınlık, ihtiyaç), toprak (bereket) duası, su duası yapılır. Oruç, Kerbelâ olayım protesto için kısa tutulur. 12 gün Muharrem, 9 gün Aşure, 7 gün Hıdırellez orucu var. Bu üçünden biri tercih edilir. Son gün toptan yemek yenir. Herkes bir şey getirir. Dedeler Peygamber soyundan sayılır. Dedelerin bazıla- rı Hacı Bektaş'ı ulu kabul eder. Evlenme Gelenekleri Düğünlerinde davul zurna yoktur. Genellikle saz çalınır. Çaldıkları saz kopuzun geliştirilmiş şeklidir. Altın, gümüş Sıraç Türkmenleri Hakkında 163 gibi ziynet eşyası kullanmak da yoktur. Düğünler ağır masraflı değildir. Evlenmede "başlık parası" almazlar. Yalnız anneye bir miktar "süt hakkı" verilir. Kızı kaçırma (anlaşarak) yoluy- la evlenme yaygındır. Az düğün yaparlar. Erken evlenme görülür, içten evlenirler. Sıraçlarda toplumculuk düşüncesi egemendir. "Ben" yok "biz" vardır. insanı hayvanlaştırmak anlamına gelen ayı, eşek diye küfür edilmez. Ayıp sayılır. Ayıya "eli büyük", eşeğe "gü- lük" derler. Özel selamlaşma işaretleri vardır. Eşiğe basmazlar. Atı çok severler. Hazreti Ali'nin yadigârı at bulunan yerde yoksulluk olmaz derler. Rakı, şarap gibi içkileri içer- ler. Hırsızlık yapmazlar. Kimsenin aleyhinde bulunmaz- lar. Muaviye'ye lanet ederler. Birine kızınca "melun Muavi- ye", "kâfir Muaviye" derler. Suniyi "Yezid" olarak tanırlar. Kadına insan olarak değer verdikleri, Anaca koluna men- sup olanların Ali'yi Allah, Muhammed'i de Ali'nin veziri bildiklerini rivayet edenler olmuştur. Temizliğe Dikkat Etmemek Sıraçların Zile'de temiz olmadıkları, dağlı oldukları, fazla yıkanmadıkları, temizliğe dikkat etmedikleri konusunda yaygın bir kanaat vardır. Bu tutumlarının tarihsel bir nede- ni olduğu belli. Bir grup insan, tarihte susuz kalmışlar, şimdi biz neden bol bol su kullanalım diyorlar. Kerbelâ olayında bir grup insan susuz kalmış. Tarihte, Yezid'in komutanı Hür, Hz. Hüseyin'in yanın- dakilerin ondan ayrılmamaları üzerine onları susuz bir ye- re yürütür. Burası tarihte Kerbelâ adıyla geçmiştir. Kerbe- la'da çöl ortasında susuz kalmış bir grup insan susuzlukla yapılan işkencenin korkunçluğunu yaşamışlardır. 164 Türk Ailesi Antropolojisi Sıraçlar 1974 yılında Zile'ye indiler. Dağ köylerinden artık büyük kentlere gelmektedirler. Kuşkusuz bu husus bir değişimdir. Ölü yerinde mum yakılıyor. Büyük ağaçlara çapıt bağ- lama geleneği var (Şamanist etki). Dedeler dağ köylerinde kendi çıkarları için etkileyerek onların kentlileşmesine en- gel olmuşlar. Hz. Ali camide şehit olduğu için camiye git- miyorlar. Bu nedenle köylerinde cami yoktur ve genelde namaz kılmamaktadırlar. Köyde tezek yakarlar. Kente geldiklerinde oraya uyum sağlıyorlar. Lükse kaçmadan, normal evlerde oturmakta- dırlar. Mum yakmak, evliyalara taş yapıştırmak Şamanist etkilerdir. Kerbela'da susuz kalmışlar. Ağıtları da var. Sünniler onlan dindar olmamakla suçlamaktadırlar. Ali'yi çok sevdiklerinden "Ali" ismi çok onlarda. Erkekler 30-40 yaşından sonra sakal bırakırlar. Yalnız bu, dindarlık değil, olgunluk belirtisi olarak kullanılıyor. Görüldüğü gibi Sıraçlar, normal Alevilerden kültürleri yönünden bazı farklılıklar göstermektedirler. Bu farklılık- ları daha çok tarihsel, dinsel ve yerleşim birimlerine bağla- mak gerekir.


Türkmen- Alevi -Gelenek-

Türkmen Alevi -Gelenek-Görenekler







Köprübaşı köyünde Temmuz 2003’de bu satırların yazarı tarafından saha çalışmaları yapılmış olup, köy hakkındaki yazarın bilgileri tamamen saha çalışmalarının sonuçlarıdır. Ancak araştırmacı gerek duyduğu konularda bazı atıflar yaparak konu hakkında bazı açıklamalar yapmaya çalışmıştır.

Adı geçen köy, adeta kendine bitişik olan Göksu köyü ile birleşerek Belediyelik olmuş. Bu nedenle Köprübaşı köyü Göksu belediyesinin Köprübaşı mahallesi adını almıştır.. Köy Mut’un güneyine düşer ve Mut’a kırk dört (44) kilometre uzaklıkta olup bir ormanlık dağın eteğindedir. Köy halkına göre buraya Horasan’dan çıkarak önce Ceyhan’ya bağlı Dur Hasan Dede (1) köyüne, oradan da bir kısmı İzmir Narlıdere ve Bergama’ya bir kısmı da Silifke’nin Kırtıl köyüne, Kırtıl’dan da bir grup aile ayrılarak Kumaçukuru’na gelerek yerleşiyorlar. Kırtıl köyünde de aynı ayda yaptığımız araştırmada Köprübaşı halkının fikirlerinin doğrulandığını gördük.

Köprübaşılılar aynen Kırtıl halkı gibi kendilerini Türkmen olarak tanımlıyorlar. Ancak yaptıkları iş nedeniyle yörede kendilerinin Tahtacı olarak isimlendirildiği belirttiler (2). Narlıdere ve Naldöken/İzmir Tahtacıları da kendilerini Türkmen-Alevi olarak tanımlarlar. Ancak yaptıkları iş nedeniyle Tahtacı olarak isimlendirildiklerini belirtirler (3).

Aleviliği ile Hz Ali yandaşlığı olarak tanımlıyorlar. Aslında Türkmen Alevi’si olduklarını fakat meslekleri icabı kendilerine Tahtacı dendiğinin bilincindeler. Gerçektende Dur Hasan Dede köyündeki akrabaları, kendilerini Tahtacı olarak değil Türkmen Alevi’si olarak tanımlarlar ve Ceyhan halkı da Dur Hasan Dede köylülerini Türkmen Alevi’si olarak bilirler.

Eskiden beri köyde cem törenleri Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece yapılırmış. Dedeleri “Yanyatır Ocağı”ndan olup Dur Hasan Dede köyünden gelirmiş.Sonradan İzmirdeki Narlıdere Tahtacılarından dedeler gelmeye başlamış. Şimdi ise köyün kendi dedesi olup o da “Yanyatır Ocağı”na bağlıdır.

Kazakistan’da da Hoca Ahmet Yesevi’nin müritlerinin türbelerinde de Kazak halkı aynı Alevilerde olduğu gibi Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece toplanırlar. Herkes getirdiklerini oradaki insanlarla paylaşırlar ve Kazakça dua ederler. İsteyen de birkaç rekat namaz kılarak, kadın erken aynı mekanda yatarlar. Ertesi gün yani Cuma günü de türbenin başına giderek, yine Kazakça dua ederler ve dilekte bulunarak oradan ayrılırlar. Kırgızistan,Türkmenistan ve Kazakistan mezar mezarlarının veya türbelerin hemen hepsinde “koç başı”nın olması yada koç başı damgasının olmasıdır. Koç başını Tokat’da Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenlerinnin yaşadığı Acısu/Zile köyündeki Veli Baba- Anşabacı Cemevi’nde de görmek mümkündür (4). Ayrıca Acısu köydeki mezar taşlarının özellikle Kazakistan’da çok yoğun görülen ve adına “kulgu taş” denilen taşlarla aynı olması dikkate şayandır. Koç başlı mezar taşlarını Tunceli, Erzincan, Van, Bitlis, Iğdır, Kars mezarlarında da görmek mümkün (5).

Kumaçukuru mezarlarında “kaz ayağı” damgası var. (Bu damgayı Kırtıl köyündeki mezarlarda da gördük.) Köy halkına göre bu damga, Fatih Sultan tarafından İstanbul’un fethi için gemi yaptırmak amacıyla Kazdağı’na yerleştirilen Türkmen-Tahtacıların birbirlerini tanımaları amacıyla verildiğine inanılmaktadır.

“Cem törenleri”ne katılmak için insanların birbirleriyle musahip olması gerekir. Musahiplik Alevi kültüründe çok önemlidir. Musahip olanlar dünya ahiret kardeşi sayılırlar. Musahip olacakların öncelikle düşkün yani kötü davranışlarının olmaması gerekir. Evlenmeden önce yani bekarlar musahip olamazlar. Ayrıca musahip olmak için ikrar verilmesi gerekir (6). İkrar vermek ise adeta bir bakıma dede karşısında yeminleşmektir. Muhasip olmak isteyenler ortak bir kurban alarak onu keserler. Dede huzurunda musahip olurlar, musahiplik adeta kardeşlikten bile öncedir. Musahiplik bir süre devam eder, Sonra bir kurban daha kesilir. Buna “öz kuranı” denir. Artık musahiplik kesinleşmiştir. Öz kurbanından önce dört defa musahiplikten vazgeçilebilir. Bir kişi ancak bir kişi ile muhasip olabilir. Ayrıca musahip olmak için iki kişinin de Alevi olması gerekir.

Musahiplikten bir önceki aşamada “aşina” olunur Aşina olacak olanlar, bir horoz alarak onu cemde keserler ve ceme katılanlara yedirirler. Aşina olmak içinde her iki kişinin Alevi olması gerekir. Aşinalık yakınlık ve dostluk ifade eder.

Aşinalıktan önce ise“peşine” olunur.Peşinelik aşinalığa giden ilk aşama olup, tanışıklık olarak bilinir. Burada da iki kişi birer elma alır. Onu dört kişi bölüşerek dedenin huzurunda yerler ve böylece “peşine” olurlar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki düğünlerde de damat gelinin başına bereket getirsin anlamında elma atar. Ayrıca düğünlerde bayrağın ucuna da elma takılır (7).

Ceme “ölmeden öl, mahşer olmadan kendini sorgula” diyerek öz öldürülerek girilir.

Ceme katılanlar ceme çeşitli yiyecekler getirirler. Bunlar ortaklaşa yenilerek sonra semah yapılır. Semah İslam’ı ilk kabul eden kırklardan gelir. İnancımızda eski Türk kültürünün de önemli izleri vardır. Semah da niçin dönüldüğünü bilmiyoruz.Fakat Kuran’da Fetih suresini 17-18 inci ayetlerinde “onlar Allah için dönüyorlar” denir. Buradan gelme ihtimali yüksektir. Semahtan sonra “gülbenk-gülbank” yani dua yapılır.

Mengi ise semahtan farklı olup, semahlara göre biraz daha hızlı oynanır. Genellikle de düğünlerde ve eğlencelerde oynanır. Bazen semahlardan sonrada oynanabilir. Mengiye “yeldirme”de denir.

Yazın cem yapılmaz. Çünkü yazın herkes işinde gücünde olur. Erkeklerin büyük çoğunluğu da ormanda ağaç işleriyle uğraşırlar. İlk cem güzün yapılır. Bu cemde herkesin katkısıyla kurban kesilir. Bu kurbana “birlik kurbanı” denir. Baharda ise yani insanlar köyden dağılıp ormanda çalışmaya başlayacakları zamanda belli bir cem töreni yapılmaz. Bilindiği gibi İslam öncesi Türklerde bir bahar birde güz olmak üzere iki büyük tören yapılırdı.

Biz Sünnilere eskiden “yezid” onlarda bize “mum söndü” yapıyor derlerdi bu nedenle ceme onları almazdık. Fakat o fikirler şimdi çok değişti, ancak onları çağırıyoruz yine gelmiyorlar. Aslında bu tür davetlere Sünniler katılmış olsa, iki grup arasındaki olmayan fakat varmış gibi algılanan bazı olumsuz yaklaşımları azaltılmış olur veya tamamen ortadan kalkmasına yardımcı olur düşüncesindeyiz.

Burada bir hatıramı nakletmek isterim. 1993 yıllarında Elazığ’nın Ağın ilçesinde saha çalışması yapıyordum. Bir Sünni köyden çok yakınındaki Alevi köyüne giderek araştırma yapmaya başladım. Bölgenin genel özelliğinden her evde çeşitli ikramlar yapılır, ben de mümkün olduğu ölçüde o ikramları kabul ederdim. Fakat zamanımın darlığından Sünni köyünde yemek yemeyi kabul etmeyerek Alevi köyünde hem yemek yerim hem de araştırma yaparım düşüncesi ile Alevi köyüne geçtim. Tanıştıktan sonra çalışmalarıma başladım. Fakat ev sahibi bana yemek teklifi yapması gerekirken çay teklifinde bulundu. Ancak bu esnada beyi ile ev hanımı sık sık birbirine bakışıyordu. Ben işi uzatmayarak ben acım. Niçin bana yemek değil de çay teklif ediyorsunuz dediğimde, önce bir tuhaflık yaşadıklarını, sonra gözlerinin içi gülerek “biliyorsun biz Aleviyiz yemezsin diye düşünmüştük” dediler. İşte yaşanan bu basit olay dahi Alevi ve Sünni kesim arasında sunide olsa bir problemin olduğunun sanırım küçük bir işareti olsa gerek.

“Dedelik soydan gelir ve kökü Hz. Ali’ye dayanır”. Bu cevap karşısında görüşme yaptığım dede ve yanındakilere şöyle bir soru yönelttim: Siz Türkmeniz diyorsunuz.. Sonrada dede olmak için Hz. Ali’nin soyundan gelmek gerek diyorsunuz. O halde Hz. Ali Türk mü dedim. Bu soruya dede aynen şu cevabı verdi: “Hocam o soruya doğrusu pek açık cevap veremiyoruz. Fakat Hz. Ali taraftarları ve Ehlibeyt’e zulüm yapılınca onlar Hz. Ali’nin direktifi ile Horasan ve Maveraünnehir taraflarına gitmişler. Burada yaşayan Türk bayanlarıyla evlenen erkekler olmuş. Dolayısı ile Hz Ali taraftarları ve Ehlibeyt Türklerle akraba olmuşlar. Biz göre de dedelik oradan gelmedir.. Bunun dışında doğrusu pek bir şey bilemiyorum” dedi. Bu görüşü dedenin yanında bulunan diğer ak sakallılarda onayladı. Yeri gelmişken ifade etmekte yarar var. Özbekistan’da 1997 yılında yaptığımız bir çalışmada Mari kentinde İmam Hüseyin ile İmam Hasan’ın ve Hive kentinde de İmam Zeynel bin Abidin’in mezarlarının olduğunu ve onları gördüğümüzü belirtmekte yara var. Bu mezarları ziyarete gelen insanlar, bunların asıl olduğunu Iraktakilerin ise sembolik olduğuna inandıklarını ifade ediyorlardı. Hatta Çeçenistan’dan gelen bir ziyaretçi ile Zeynelel bin Abidin’in mezarında karşılaştık.

Saz eski Türk kültüründen gelir. Nefes ise Türklerdeki halk aşıklığından gelir. Aslında Alevilerin sazı biraz farklı olup ona “çöür” denir. Çöürün normal sazlardan bir farkı da beş telli olmalarıdır.

“Sultan navrız” baharın başlangıcı olup, Hz. Ali’nin doğum günü de 21 Mart’tır. Navrız akşamı Cem yapılır.Bu cemde horoz kesilir semahlar dönülür. Ertesi gün mezarlık ziyareti yapılır.

Bu köyde ve Mut’un diğer Alevi köylerinde kirvelik yoktur. Sünnet olacak çocuğu köyden herhangi biri tutarak sünnet ettirirler. Ancak Silifke Alevilerinde kirvelik vardır. Bizim Doğu Anadolu Alevileri hakkında yaptığımız araştırma sonuçlarına gör ise buradaki Alevilerde “kirvelik” çok önemlidir. Hatta bazı yerlerde kirve olmadan evlenecek delikanlıya kız dahi istenemez. Yani kız isteme hakkı kirvenindir. Ayrıca kirve amcadan da önce gelir. Mesela amcanın kızı ile evlenmek mümkünken, kirvenin kızı ile evlenilmez. Çünkü kirve çocukları bacı-kardeş sayılırlar (8).

Kız istemeye oğlan tarafından iki kişi gider bunlara“düür” denir. Nişan yapılmaz onun yerine “asbap” keserler. Düğüne insanları davet etmek için gönderilen şeye “okuntu” denir (9). Düğünde oğlan evinde yüksekçe bir yere Türk bayrağı asılır. Bayrağın başına ayna, meyve ve renkli bezler takılır. Bayrağın altında kurban kesilir. Eskiden düğünler Salı başlar Perşembe akşamı biterdi. Akşam dede yeni çiftin nikahını kıyar, kına yakılır ve ağıt okunurdu. Gelin damat evine geldiğimde gelinin başına damat ve sağdıç “saçı” saçar. Düğün de hizmet eden beli gençlere “bayraktar” denir. “Sağdık” ise genellikle köyde en son evlenen kişi olur. Eskiden atla gelen gelin attan indiğinde koç kurban edilir ve damat babası geline indirmelik verir. Gerdek sabahı gelinin başı bağlanır ve geline nasihat edilir. Dedenin hanımı “asbap” kesmede ve baş bağlamada önderlik eder.

Köy miras eşit olarak dağıtılır. Burada herkesin rızalığı alınır. Eğer rızalık olmazsa “kura” çekilir. Bu sonuca herkes uymak zorundadır. Bu nedenle hiç kimse mahkemelik olmamıştır.

Köyde ölüm olursa o konuda bilgili olan insanlar ölüyü yıkarlar. Beyaz beze kefenlerler. Ölüye elbise giydirilmez. Cenaze namazını da köyde namaz kıldırmasını bilen bir kıldırır. Eskiden mezara döşek yastık koyma adeti yoktu. Fakat şimdi böyle bir adet çıkmıştır. Ölünün başına yastık, altına da döşek koyuyorlar. Ölü sabah kalırsa sabaha kadar başında saz çalınır ve ağıtlar söylenir (10). Dünya malına tamah edilmemesi gibi konuları olan nefesler okunur. Ölü evine ilk gün herkes yemek getirir. 3, 7, 12, 40. günde ve yılında anmalar yapılır.

Baba evinden ayrılarak kendi evini kuran evli çocuğun ocağını dede sembolik olarak, “ya Allah, ya Muhammet, ya Ali” diyerek kazmayla üç defa yere vurur. Sonra dede yine ocağı sembolik olarak yakar. Eskiden sabahları ocağın önünde “geçmişteki günahlarımızı affet, gelecekteki yaşantımızı hayırlı kıl” anlamında niyaz yapılırdı. Çünkü ocak kutsaldır. Mesela el yüz yıkanmadan ocağın karşısına geçilmez ve niyaz yapılmadan başka işlere başlanmaz. Ocağın yanması hayatın devam ettiği anlamına gelir.

İsteyen Muharrem’den sonra 11gün oruç tutar, 12. gün aşure yapılır. Aşureden sonra dedenin dualadığı suya “sakğa su” (11) denir. Bu su sembolik olarak halka dağıtılır. Sakğa suyu içildikten sonra imam “Hüseyin’in ruhu şad olsun, yezidin yüzüne lanet olsun” denir. Sakğa suyu bu günün dışında “gece kurbanları”nda da içilir. Çünkü gece kurbanlarında normal su içilmez. Burada da bu suy İmam Hüseyin için içilir ve suyu dağıtan kişiye “sakğacı” denir. Eğer gecede dağıtılan su artarsa geri kalanı yere dökülmez bu nedenle geri kalan suyun tamamını sakğacı içmek zorundadır. Dolayısı ise sakğacı suyun dağıtımını iyi ayarlamak zorundadır.




ATASOZÜ, DEYİMLER

ATASOZÜ, DEYİMLER VE GÜZEL SOZLER
Oddur ekmeği bişüren Gişidür garıyı şişüren (yücelten)
Besleğe beslek gerek, kel başa şimişir darah
Garı vardur arpa unundan aş yapar,garu vardur buğdayı termaş yapar Azabtan alma maya (hizmetkar) Ya daş olur ya gaya
Işten artmaz dişten artar.
Anası soğan babası sarumsah
Garı vardur gişiyi yeşil yaprah eder, garu vardur gişiyi gara toprah eder.
Tok ağırlaması güç olur.
Nikahta keramet vardır
Ne gader gıtlık olsa da harmansız yıl olmaz
Öz ağlayınca göz ağlamaz.
Aş taşınca çömçenin bahası sorulmaz
Gurahlıktan gıtlık olmaz, yağarlıktan gıtlıh olur
Boşhağazı ateşe atmışlar odun yaş diye hağırmış
Söyleme sırrını dostuna, yerü gelir, ot dıhar dostuna
Deveci ile konuşan kapıyı büyük açar
İyiliğe iyilik her adam işi. kötülüğe iyilik er adam işi
Dağ adamı, öldürür sağ adamı.
Gönülsüz namaz , goğlere yaramaz.
Öğrenmeyi bıraktınsa cahil, kazanmayı bıraktınsa fakirsin.
¬Ölüyü gününde, tavuğu pininde
Deliyü düğüne ohumuşlar, ohumu, yayımı nereye asayım demiş
Denizin olduğu yerde dere çağlamaz
Çalışmak ustalık, tembellik hastalık getirir.
Bizim gelin halı getürür, gendü serer gendü oturur
Aklın şenliği bilgi, gönlün şenliği sevgidir.
Kuldan bela gelmez hak yazmadıkça, hak bela yazmaz kul azmadıkça
Güddüğü üç dene davar, ıslığı dağları dutuyo. .
Yük altında eşşek galur.
Dünya malı elde iken hep düşmanlar dost olur, elde bir şey kalmayınca dost bile düşman olur
Tekeden süt çıkarmah.



Eşekçi Memleketi Tokat



Eşekçi Memleketi Tokat

Tokat’ın bir adının da “eşekçi memleketi” olduğunu biliyor muydunuz?



Şimdiki gençler pek bilmezler ama Tokat’lılar halkın ilgisizliğinden veya yapılması gereken işlerin yapılmamasından dolayı bir olumsuzluk çıktığı zaman:



“Ne olacak işte, burası eşekçi memleketi” derler.



Başkaları değil, Tokat’lılar kendileri için bu sözü kullanır. Biraz durumu açıklayan, biraz eleştiren, biraz da aşağılayan bir sözdür.



1966 Yılında İTÜ den yeni mezun, çiçeği burnunda inşaat mühendisi olarak Tokat’a gelmiştim. Atatürk heykelinin şimdiki bulunduğu yerin arkasında Topçam Garajı vardı. Oradan geçerken kim olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir büyüğüm beni çevirdi ve:



“Ne yaptın yiğenim ?” diye eğitim durumumu sordu.



Ben de gururla ve şevkle:



“Amca mühendis oldum. Tokat’a geleceğim ve inşallah memleketime hizmet edeceğim,” dedim.

Adam bana o an önemini kavrayamadığım ve bu sebepten önemsemediğim bir öğüt verdi:

“Oğlum, gelme buraya, burası eşekçi memleketi. Osman Paşa Tokat’a gelseydi, Osman Çavuş olurdu. Gelmedi, Osman Paşa oldu.”



Ben de bu öğütle “eşekçi memleketi” sözüyle tanışmış oldum. Ama tam olarak ne anlama geldiğini anlayabilmem için, daha çok uzun yıllar başımdan olayların geçmesi ve başkalarının başından geçen olayları öğrenmem gerekecekti.



“Eşekçi memleketi” sözü eşeğe binen, eşek kullanan anlamındadır. Gerçekten de Anadolu’da yük taşımak için eşekten en çok yaralanan, eşeği en çok olan yer Tokat’tır. Özelliklede Tokat şehri ve civar köyleri.



1935 yılı sayımına göre Tokat merkez ilçe (şehir + köyler) nüfusu 93.460 iken, 1933 yılında yapılan bir sayıma göre Tokat’ta 17587 eşek vardır. Yani her beş kişiye bir eşek düşüyordu. Veya başka bir söyleyişle her ailenin bir eşeği vardı.



1973 Tokat il yıllığı kitabına göre ise aynı yörede 1970 sayımına göre nüfus 103.681, eşek adedi 10.737, yani ortalama her on kişiye bir eşek düşüyor. İl ortalaması da hemen hemen aynı. İl genel nüfusu 540.855. eşek adedi 50.142, yani ortalama her on kişiye bir eşek düşüyor.1933’e gör azalmış ama yine de çok fazla.



1973 yıllığına göre Tokat’taki özel araç 250, taksi 297, jeep 265 adet. Zamanla motorlu araçların, traktörün artmasıyla günden güne eşek adeti azalacak, biz de Tokat olarak bu konudaki özel “üstünlüğümüzü” kaybedecektik.



Yurt Ansiklopedisine göre 1980 yılına kadar eşek sayısı artmağa devam etmiş. O yıl Türkiye genelinde yapılan sayıma göre Tokat il genelinde 53.280 eşek var. Nüfus 624.508 ortalama her 12 kişiye bir eşek düşüyor. Ama daha enteresanı Tokat’ta Türkiye nüfusunun yaklaşık %1 yaşıyorken eşek varlığının %3.96 sına sahip.



Peki neden bu kadar çok eşek vardı ki, Tokat’ta?



Şehirde oturanlar için sebep, civar hiçbir şehirde olmayan bir gelenek, bağa göçme geleneği idi.



Sivas ve Yozgat’ta zaten bağ yoktur. Amasya’nın etrafındaki bahçeler genelde orada sürekli oturanlara aittir. Şehirde oturan Amasya’lıların daha çok çiftlikleri ve arazileri vardır. Erzincan’da bağ bahçe ovanın etrafındaki köylerdedir, oralara göçülür “köye göçme” denir. Tokat gibi bağa göçme geleneği kısmen Çorum’da, daha çok Maraş’ta var.



Tokat bağları şehrin etrafında, birazda uzağındadır. Günü birlik gidip gelmek zordur. Ayrıca yazın sıcaklarında şehirde oturmaktansa, bağa göçmek daha hoştur. Tokat’lılar haziran başlarında bağa göçerler. Çocuğu olanlar okullar açılıncaya kadar, çocuğu olmayanlar ekim sonuna kadar otururlar. Bağa göçünce, her gün bağdan şehre gidip gelmek, meyveleri satılması için hale taşımak, evin ihtiyaçlarını şehirden getirmek için bir yük taşıyıcı lazım. Ata bakmak zor ve zahmetli, eşeğe bakmak kolay. Böylece her bağa göçen, bağa göçmese bile şehirde bahçesi olan, hemen herkes bir eşek almış. Eşek günlük hayatın bir parçası, hikâyelerin atasözlerinin konusu olmuş.



Sabah erkenden, bir gün önce bağda toplanmış meyveleri Sivas’a sevk edilmek üzere, satılması için hale, komisyoncuya bırakan evin erkeği, dükkanına gelir, çırağı ile eşeği o zamanlar Tokat’ta çok olan bir hana gönderir. Eşeğe yem olarak iki üç bağ yeşil yonca verilir. Meydan’da 1960 lı yıllarda demeti 25 kr yeşil yonca satılırdı. Akşam olunca çırak handan eşeği getirir, palanını vurur, usta önce hale uğrar boş sepetleri alır, satılan meyvelerin hesabını görür, evin eksiklerini aldıktan sonra bin eşeğe tıpış tıpış bağa.Niksar yolu kavşağından taş köprüye doğru cins cins eşeklerden oluşan bir eşek trafiği ki, sorma gitsin.



“Babamın at büyüklüğünde bir mısır eşeği vardı. Bağımız Çay Bağları’nın tepesindeydi. Buralara ancak o büyüklükte eşek yük taşıyabilirdi. Bu eşek bizim kapımızda 15 yıl yaşadı, yükümüzü taşıdı. Onu çok severdik, öldüğünde ağladık.



Orta birden ikiye geçtiğim sene (1947-48 yılı) sınıfımı geçersem babam bana bir eşek olmayı vaad etti, geçince de aldı. Ama bu normal bir eşekti.



Babamla peş peşe bağa gider, mağazamıza gelirdik. Babamı mağazaya bırakınca meydana yonca almağa giderdim. İkisine 10 bağ yonca alırdım. Babam pazarlık etmemi tembih ederdi. Bütün yonca satanları dolaşır o zamanlar 5-6 kuruş olan bir bağ yoncayı bir iki kuruş ucuza almak için pazarlık ederdim.”(A.Şevki Erek)



Şehirde komşumuz saatçi Tahsin Efendi vardı (Tahsin Uzel ) Bir yaz günü cenazeye katılmış. O zamanlar cenazeler omuz üzerinde taşınırdı. Vakit geçmiş, geç kalmış, yolda telaşlı telaşlı gelirken bir yandan da düşünüyormuş.” Eğer çırak handan eşeği getirip, palanını vurdu, hazır ettiyse, haftalığını artırayım” Gelmiş ki, çırak oturuyor, eşek yok.



”Oğlum her gün yaptığın iş, niye eşeği getirip hazır etmedin?”



”Ne bileyim usta, demedin ki ?”...



Annem bunu söylemeden iş yapmanın veya askerlikte söylenişi ile “durumdan vazife çıkarmanın” örneği olarak anlatır, bizi böyle olmaya yönlendirirdi. Ben de yanımda çalışmaya başlayanlara hep bu örneği verir, yapılması gereken işi ben söylemeden yapmaları için uyarırdım.



Ben küçükken ailem Kaşıkçı Bağları’nda bir bağ kiralamış. Babamın “zırana” denen büyük bir eşeği varmış. Demir Köprü’ye gelince öyle bir anırırmış ki, Kaşıkçı Bağları’nda ablam duyar, sesi tanır “Babam geliyor” dermiş.



Tokat’lıların hayatında eşeğin yeri bu kadar da değil. Bir de pullama geleneği vardır. Pullama şudur: Eşeği olan, dağa gidip odun getiren birisine eşeğini verir. Adam dağdan getirdiği odunu bir gün eşeğin sahibine, bir gün kendisine yıkar. Böylece para ödemeden evin kışlık odunu temin edilmiş olur.10-15 eşek yükü odun bir eve bir kış yeterdi.



Isınmak için herkes odun yakardı. Eşeği olmayan, civar köylülerin yine eşeklerle getirdiği odunları satın alır, yakardı. Bu gelenek 1970 li yıllara kadar sürdü. Belediye odun tanzim satışı işlerine başlayınca herkes belediyenin getirip halka sattığı odunları almaya başladı. Ama yine de köylerden kaçak odun getiriliyor, satılıyordu.



Şehirde bile eşeğin hayatımızdaki yeri o kadar önemli hale gelmişti ki Hami İkiz’e annesi “Bir eşeği, bir ineği, iki tavuğu olan ev yokluk görmez” dermiş.



Kadınlar kocalarına: “ Sana geldim geleli ne gün gördüm ki? Bir gün dongurdaklı eşeğe bindirip beni Ahmaklar Bağları’na gezmeye bile götürmedin” diye sitem edermiş.



Bu sözü 1960’lı yıların başlarında Tokat’a gelen Aziz Nesin bir makalesinde kullanmış.



Aziz Nesin çıktığı bir yurt gezisinde Tokat’a gelmiş. Tokat’ta gezerken şehrin her yerindeki hopörlerle halka duyurular yapılan belediyenin ses düzeninde “Kat tekkesinin işletmeciliğinin ihaleye çıkarıldığı” ilanını duymuş, kulaklarına inanamamış. Bunun kanunlara aykırı olduğuna, bu devirde böyle bir işe çok hayret ettiğine dair bir makale yazmış.



Rahmetli Noter Ali Derindere de” Bunun inanç hürriyeti ile ilgili olduğuna, saygı duyulması gerektiğine” dair bir yazı yayınlamış.



Bunu üzerine Aziz Nesin, biraz da Ali ağabeyimizi aşağılamak için isim vermeden: Eskiden Tokat’ta kadınlar kocalarına sitem ederken “ Sana geldim geleli ne gün gördüm ki? Bir gün dongurdaklı eşeğe bindirip beni Ahmaklar Bağları’na gezmeye mi götürdün?” derlermiş.



Artık Tokat’ta ne Ahmaklar bağları kalmış ne de bir tane dışında o dongurdaklı eşekler diye yazmış. Ben yazıyı görmedim ama anlatılırdı.



Tokat’ın bu konuda, diğer illerden çok ilerde olduğuna, haklı bir şöhret yaptığına, şöhretin taa Kırşehir’e kadar gittiğine yaşadığım bir olayla kendim de şahit oldum.



1962 yılında üniversiteye ilk başladığımız günlerdi. Ders arasında koridorda 7-8 kişi bir araya gelmiş tanışıyorduk. Herkes adını ve memleketini söyleyerek kendini tanıtıyordu.



Ben de kendimi tanıttım ve:

” Tokat’lıyım” dedim.

Guruptan bir arkadaş:

“Sizin memleketin eşekleri çok meşhurmuş”, demez mi?



Arkadaşlar gülüştüler, benim canım sıkıldı. Başka bir şeyle değil de eşekleriyle meşhur olmak hiç de hoş bir şey değildi. Üstelik arkadaş örtülü olarak bana “Sen de bu eşeklerden biri misin?” diyordu.



Aramızda şöyle bir konuşma geçti:



“O eşekler bizim memleketin yerli eşeği değil “dedim.

“Nerden geliyor?” diye sordu.

“Sen nerelisin?”

“Kırşehirliyim”.

Cevabı yapıştırdım:

“O eşekler Tokat’a Kırşehir’den geliyor”



Bu defa ona güldüler. O arkadaşla sonraları çok samimi olduk. Yıllar boyu birbirimize böyle espriler yaptık. Arkadaşım da sonra sözlerine açıklık getirdi. Sözü normal eşeklerle değil, normalden büyük eşeklerle ilgili idi.



Eşek kullanımı bu kadar yaygın olunca, meraklıları dışardan cins cins eşekler getirmişler, değişik model araba çeşitleri gibi. Gerçekten de Merzifon eşeği, Kıbrıs eşeği Mısır eşeği gibi cinsler, at büyüklüğüne yakın eşekler vardı.



Köylerde yaşayanlar için eşek, satabilecekleri şeyleri Tokat’a taşımanın, yani para kazanmanın aracı idi. Şehirde daha çok binek hayvanı olan eşek, köyde yük taşıma aracı olarak kullanılıyordu.



“1930 lu yıllarda köyden Tokat’a Derbent Boğazı’ndan geçerek giderdik. Erenler’de yolun sağ tarafındaki küçük kubbeli yapının yanında bekleyen görevliler eşekleri gıdığından tutar, şehre girebilmemiz için eşek başına 10 para alırdı. Atlar 20 para, kağnı 40 para öderdi.”(Muhtarların Halil-Söngüt)



“Savaş yıllarında (1940-45) köyde hiç at yoktu. Herkesin eşeği vardı. Yazın kendi işlerimizde kullanırdık, güzün ve kışın Tokat’a odun ve saman getirir satardık. O parayla da gaz, tuz, çay, şeker, ekmek alırdık. Onu da bulamazdık ya. Bir eşek yükü odun 7,5 -10 kr, bir eşek yükü saman 50 kuruştu, bir pide 20 para idi. Yol üç saat sürerdi”.( Halil Bekgöz –Emirseyit)



“Harmandan çıkınca, kışa kadar dağdan odun getirirdik. Kar yağıncada köyden Tokat’a götürür, Ulu Cami civarlarında satar, vita yağı, çay, şeker, ekmek alırdık. Ramazanlarda teraviden çıkınca eşekleri yükler köyden yola çıkar, sahura geri dönerdik. Yollar öyle çamur olurdu ki ayaklarımızdan ayakkabılarımızı çeker alırdı. 1948 de yeşilırmak dondu. Karşıya buzların üzerinden geçtik. Yine de yuha yerlerden geçerdik. Bazen ormancı yakalar , “İşletmeye” götürürdü. Eve geç kalınca yakalandığımızı anlarlardı. Oduna 2-3 lira, eşeğe 25, ata 50 lira ceza vardı. Ertesi gün eşden dosttan borç para bulur, hayvanları “kurtarır”(!) dık. Bazen ormancılar yakalamak üzereyken Tokat’lılar bize yardımcı olmak için evlerinin önüne yıktırır,”Odun benim” derlerdi.”



Tokat’a kaçak odun getirip satmak, kumara benzerdi. İki gün getirir satarsın, üçüncü gün yakalanırsın.



Bir gün beni Taşköprü’de yakaladılar, mahkemeye verdiler. Mahkeme uzun sürdü. Son duruşmada hakim bana “4 gün ceza evinde yatacaksın” dedi. Hemen tevkif ettiler, iki jandarma arasında yürüyerek cezaevine götürdüler. ( O zamanlar araç yoktu. Cezaevindekiler mahkemeye yürüyerek gider gelirdi.)Benden önce birisi kaçmış, tedbir olsun diye elime kelepçe vurdular.



Ağabeyim peşim sıra yorgan getiriyordu. O’na sorarlarmış; “ Suçu ne?” diye. O da odun kaçakçılığı demeğe utanmış, “Kız kaçırdı” diye cevap vermiş soranlara.



Cezaevinde “Allah’ım benim rızkımı bu işten kes” diye dua ettim. (Adem Bal -Yelpe Köyü)



Odun ve kömür kadar yaygın olmamakla beraber mahalle aralarında eşekle satılan bir şey daha vardı :“Höllük”



Höllük ısısını uzun müddet kaybetmeyen bir çeşit özel taşın nohuttan küçük parçalarından oluşan kaba kum gibi bir şey. Ateşte ısıtılır, kundak yapılan bebeğin kaba etlerine doğrudan değecek şekilde altına konur kundak sarılırdı. O soğuyuncaya kadar bebek sıcacık yatardı. Çocuğun kakasıyla kirlenen kısımları atılır, tekrar tekrar ısıtılarak kullanılırdı



1950 yılından önce doğmuş olan herkes höllükte sarılmıştır, ben dahil.



Höllüğü daha çok Biskeni (Yayladalı) köylüler mahalle aralarında “höllük, höllük” diye bağırarak satarlardı.



Höllük kullanımı 1970 li yıllara kadar gittikçe azalarak devam etti.



Eşeğin üstünde tıpış tıpış giderken sigara içmenin keyfi bir başka idi, herhalde. Ancak bir problem vardı, sigarayı yakmak.



Çünkü 1950 li yıllara kadar kibrit ve çakmak bugün ki gibi yaygın değildi. Varsa da kıymetliydi. Nemlioğlu diye birinin bir kibrit yüzünden karısını boşadığı anlatılırdı. 1950’li yıllarda muhtar çakmağı denen ilk kullanışlı çakmaklar çıktı, zamanla yaygınlaştı.



Çakmak yaygınlaşmadan önce sigarayı yakmak için çakmak taşı ve kav kullanılırdı. Kav denen ve çabuk alev alan ağaç özü çakmak taşına tutulur, sonra demirle taşa vura vura kıvılcım çıkıp kav yakmasını sağlamaya çalışılırdı. Bu meret de bi vurmada kıvılcım çıkarmaz ki, bazen yüzlerce defa vurmak gerekir.



“Hoca Sabri Çördük köyünden çıkmış, eşekle bir saatlik mesafede Saltuk köyüne gidiyor. Sigarasını yakmak için başlamış demirle çakmak taşına vurmağa. Tam Saltuk’a gireceği sırada kav ateş almış. Hoca Sabri mutlu:



“Kibrit misin be, diye keyiflenmiş.”( Duran Kaya- Çayören)



Benzer bir olayı Tokat’tan çıkan bir Mamulu’nun (Almus-Bakımlı) eşeğin üzerinde Tokat’ta başlayıp Gümeneğe gelinceye kadar çaktıra çaktıra Gümenek’te ateş alması üzerine söylediğini rahmetli Mamulu Ahmet Çelik anlatırdı.



“1950 li yıllara kadar alem yapmak, yani birisinin def çalıp türkü söylediği bir kadının oynadığı, şarap içilen toplantılar, ayıp sayılmıyor, sıradan bir iş gibi. Bu zenginlerin eğlencesi değil, “Ayağına pantolon bulamayan bile” katılırmış.



Burada fuhuş yok. Oynayarak meclisi şenlendiren kadın, işi bittikten sonra köyün kadınlarınca misafir edilirmiş.



Söngütlüler ise,



“Çok kavun karpuz ekerdik. Bozatalan’lılar bir eşek yükü odun getirir, karşılığında yükleyebildikleri kadar kavun karpuzu eşeklerine yükler götürürlerdi” diye mal değiştirme esaslı (günümüzdeki barter) bir alış veriş türünden bahsediyorlar.



1960 lı yılların ortalarında bile eşekler hala hayatın önemli bir parçası



“1963-1964 yılların da Fenk’den bir eşek yükü odun getirir 8-10 liraya satar, okul harçlığı yapardık. Bir ekmek 50 kuruştu “ (Ömer Pelit-Çat)



Odunun nispeten az olduğu Kazova köylerinde düğün başlayınca gençler düğün evine odun getirmek için topluca oduna giderler, ilk odunu getirene düğün sahibi çoğu zaman bir yazma veya parça bezi ödül olarak verirdi” (Muzaffer Kutlay- Dereyaka)



1960 lı yılların sonlarına kadar şimdilerde tüplerde satılan gazlar yaygınlaşmadan önce, herkes yemek pişirmek için maltız denilen özel ocaklarda yakılan odun kömürü kullanırdı. Kömür bir kere yandıktan sonra hemen geçmez, kolay da sönmez isi ve dumanı yoktur. Tokat’ın bütün kömür ihtiyacını bugün adı “Çat” kasabası olan “Fenk” köylüleri karşılardı. Biraz da Fenk’e komşu olan Semerciköy. Başka köyler pek kömürcülük yapmazdı.

Fenkli’ler özel ocaklarda odunu kömüre dönüştürür, çoğunlukla da eşeklere yükler, Tokat’a getirir satarlardı. Yani bütün Tokat’ın yaktığı kömür eşeklerin sırtından geçerdi.



”O yıllarda Fenk köyünde bir eşeği olmak zengin adam olmak demekti.” (Ömer Pelit-Çat)



İşin garip tarafı bu kömürü alıp satmak yasaktı. Satarken yakalananların “ ormancı” adı verilen özel görevli memurlarca kömürlerine ve hayvanlarına el konur, mahkemeye sevk edilirdiler.



Yani bütün Tokat, üretimi ve satışı yasak olan odun ve kömürü kullanırdı. Muhtemelen ormancıların evlerinde de aynı kömür kullanılıyordu. Çünkü başka yakacak yoktu.



Ormancılarla Fenkli’ler arasında bitip tükenmeyen bir mücadele vardı. Pek çok olay olurdu. Fenkli’ler yakalanmamak için geceden Tokat’a gelir, kömürü sattıktan sonra eşeklerin üzerinde uyuya, uyuya geri dönerlerdi.



Fenkli’ler ve eşekleriyle ilgili çok hoş hikayeler anlatılır. Türkiye’de Karadeniz fıkraları neyse, Tokat’ta Fenk’li hikayeleri öyledir. Fenkli’ler kendileriyle ilgili hikâyeleri kendileri anlatır. Bu hikayelerin Fenk’lilerin diğer insanlardan farkını ortaya koyduğunu düşünürler. Ve bu sebepten bu hikayelerin anlatılmasından gocunmazlar, hatta hoşlanırlar.



En çok da kendileri de Fenk’li olan rahmetli Ali Besler ve Hüsamettin Yılmaz hoca anlatırdı.



“1940 lı yılların başlarında Müftü camiinin imamı Davud hoca’dır. Her ramazan kadir gecesine kadar olan teravih namazlarında, fatihadan sonra Kur’andan bir sayfadan biraz fazla okuyarak 26 gecede Kur’anı hatim edermiş. Kadir gecesi ve takip eden iki teravih namazında ise her rekat’ta fatihadan sonra yarım cüz yani 10 sayfa okuyarak bayrama kadar üç gecede Kur’anı bir kere daha hatim edermiş.



Fenkli’ler, bayramla kadir gecesi arasındaki bu her rek’atta fatihadan sonra 10 sayfa Kur’anın okunduğu gecelerden birinde Tokat’a kömür getirmişler. Eşekleri Osmanca’nın hanına bağlamışlar



“Müftü Camiinde teravih namazlarımızı kılalım, eşeklerinde teri kurur, sonra satışa çıkarız” diyerek, teravih namazını kılmak için müftü camiine gitmişler. Yatsıdan sonra teravih başlamış ama, fatihadan sonra hoca okuyor da, okuyor, bir türlü secdeye gitmiyor. Daha birinci rek’at bitmedi, geride 19 rek’at var. Daha fazla dayanamayan ekipten “domatesin sapuk” lâkaplı Fenk’li yanındaki arkadaşına, herkesin duyacağı yüksek sesle:



“Lan bu hocanın yatacağı yoh, essekler acından ölecek, ben gedip yem torbalarını dahıp geliyim” deyip, namazı bırakıp çıkmış.



Eşeklerin yem torbalarını başlarına takıp dönünce, yine yüksek sesle arkadaşına:

“Kaç kere yattınız?”diye sormuş.



Elleri önünde bağlı Fenk’li şahadet parmağını hareket ettirerek bir işareti yapmış.”(Hüsamettin Yılmaz-Çat)



Eşeğin hayatında bu kadar önemli yeri olan Fenkli’ler “ş” lerin yerine Kırgız’lar gibi gibi “s” kullanır, eşeğe de “essek” derdi. Bu durum Fenkli’lerin Kırgız kökenli olduklarının işareti olabilir. Zaten karakter olarak cevre köylerden çok farklıdırlar.



Fenkli’ler kavga etmişler. Birisi kavga ettiği adama eşeğin üzerindeyken baltayı fırlatarak yaralanmasına sebep olmuş. Fakat davacı taraf, davalının daha fazla ceza alması için baltayı fırlatmadığını, eşeğin üzerindeki adama öldürme kastıyla vurduğunu iddia ediyormuş. Duruşma sırasında durumu aydınlığa kavuşturmak için hakim sanığa sormuş:



“Eşekle aranda ne kadar mesafe vardı?”



Sanık mesafeyi tarif etmek için bulunduğu yerden kürsüdeki hakime:



“Hakim bey ben ben buradayım, belle ki sen de esseksin ” deyivermiş. Duruşmada adamı azarlayıp susturan hakim, olayı arkadaşlarına gülerek anlatırmış. Yücel Yağcıoğlu duruşma hakimi Azmi Yılmaz’dan kendisi dinlemiş, bana da O anlattı.



Şehre kömür satmaya gelen Fenkli köye dönüşünde arkadaşlarına hava atıyormuş.



“Lan böğün (bugün) ben valiynen gonustum”

“Ne gonustun lan?”

“Bana, lan esseği galdırımdan indirsene dedi”



Meğer zabıta memuru eşekle kaldırımdan yürüyen Fenkli’ye eşeğini kaldırımdan indirmesini söylemiş.



Fenkli kömürü satmış eve de kadayıfla şeker almış, bunları eşeğin yem torbasına koyup semere asmış. Şehirden köye dönerken yol üzerindeki müftü camiinde namazı kılıp da yola devam edelim diye, eşekleri camiinin önüne bağlayıp namazlarını kılmışlar. Bu sırada nasıl olmuşsa, muhtemelen yem torbasından bir şeyler yemeye çalışan başka bir eşek kadayıfı da yemiş, şekeri de.



Namazdan çıkınca durumu fark eden köylü bir yandan hırsından eşeği döğüyor, bir yandan söyleniyormuş: “Yımısak gadayıfı yedin yedin, das gibi sekeri nasıl yedin?”



Fenk köylü olan arkadaşım rahmetli Ali Besler 1980 yılında trafik kazası yapmıştı, Ankara Numune hastanesinde yatıyordu. Geçmiş olsun ziyareti için Ankara’ya yanına gidecektim, gitmeden önce telefon edip Tokat’tan bir isteği olup olmadığını sordum. Benden dükkanına uğrayıp para getirmemi rica etti. Galiba 150 bin lira gibi bir para idi.



Öğleden sonra Ankara’ya vardım, doğru Numune’ye gittim. Ali Besler’i ziyaret edeceğimi söyledim. Kapıdaki suratsız bir adam:



“Ziyaret saati bitti yarın gel” diye beni içeri almadı.



Beni görüştürsünler diye:



“Tokat’tan para getirdim, mutlaka görüşmeliyim” diye ısrar edince kapıdaki görevli “Refakatçisini çağıralım, ona ver” dedi ve telefon etti.



Refakatçisini beklerken düşündüm. Gelen adamı tanımazsam parayı vermeyeyim diye Öyle ya, burası Ankara, biri gelir, ben refakatçiyim der parayı alır, gider. Parayı kaptırdığım bir şey değil, artık arkadaşların diline düşerim.



“Metin saf, saf parayı kaptırmış” diye:



Bir genç geldi, şöyle kısa boyluca. Tanımadım.



“Sen Fenkli misin?” diye sordum.



“Fenkli’yim” dedi.



Dedim ki:



“Aslanım sen bir eşek de, ben senin Fenk’li olup olmadığını anlarım” Yabancı birisi eşeği, essek diye söylemeyi nerden bilebilirdi ki?



Adam başını salladı.

“Demem” dedi.

“Bende parayı vermem”

“Vermezsen verme”.

Vermedim. Ertesi gün ziyaret saatin de gittim ki, o genç orada. Gerçekten refakatçisiymiş.



Fenkliler sadece Tokat’a kömür satmazdı. Dağ yollarından Sivas’a da götürür satarlardı.

“Sivas’da kömür Tokat’takinin 2-3 misli fiatla satılabiliyordu. Ama yol çok uzundu, giderken 18 saat sürüyordu.



18-20 kişi beraber yola çıkıyordu. Varış gece yarısına denk gelecek şekilde molalar veriliyordu. Yakalanma ihtimaline karşı hepsi birden yakalanmasın diye 3-4 kişilik küçük gruplar halinde, araya mesafe koyarak yol alınıyordu.



Sivas’a varınca kömürleri kahveci, ahçı gibi gece açık olan esnafa emanet eder, müşterilerle anlaştıktan sonra oradan getirilip teslim ederlerdi.



Kömürleri sattıktan sonra iki kg fındık, iki kg Besni üzümü kurusu alan Fenkliler, eşeklerin üzerinde uyuklayarak, üzüm fındık yiyerek, yakalanma ihtimali de ortadan

kalktığından toplu olarak köye dönerlerdi. Dönüş 13-14 saat sürerdi.(Hüsamettin Yılmaz-Çat)



Sivas’a eşekle mal satmağa giden yalnızca Fenkliler değildi.



“1930 lu yıllarda babam 6 eşekle Tokat’tan Batmantaş-Demirözü-Mereküm yoluyla Sivas’a meyve sebze götürür geri dönerken Besni üzümü kurusu, kırmızıbiber, sabun, tereyağı gibi şeyler getirirmiş.



Akşam yakını yola çıkar ertesi gün kaba kuşluk zamanı ( Saat 9.00- 10.00) Sivas’a varırlarmış.



Her eşek, gidiş dönüş bir küçük altın para kazanırmış.



Babam bu işten biriktirdiği paralarla 1938 yılında 2000 liraya Samsun’dan ilk kamyonu almış” (Hüseyin İbaç -TOKAT)



Kazova’nın narince üzümü eşeklerle taşınarak uzaklarda pazarlanan başka bir ürünümüzdü.



“Erkilet’ten Artova köylerine eşeklerle üzüm satmağa gidilirdi. 1950 li yıllarda çocuktum heveslendim, Ben de gideyim diye babama yalvardım.



Bizim eşeğe de üzüm yükleyip, beni yaşlı ve tecrübelilerin yanına kattılar. Sabahleyin Artova köylerinde olabilmek için gece yarısı yola çıktık.



Akdağ’ı tırmanırken gece karanlık, yol yok, üstelik yokuş. Zorlandığımı görünce bana:



“Eşeğin kuyruğunu tut, hem sana yol gösterir, hem de tırmanmana yardımcı olur”

dediler. Ben de öyle yaptım. Yinede bir yarığa düştüm, yara bere içinde kaldım.”

( Mustafa Gögüş- ERKİLET)



1964-1965 yıllarında Çamlıbel’e yaylaya çıkardık Kazova’lılar eşeklere üzüm yükler, Çamlıbel’den geçerek Sivas köylerine üzüm satmağa giderlerdi.(Muzaffer Kutlay-DEREYAKA)



Hayatımıza bukadar giren eşekler, atasözlerimizde de yerini almıştı.



___ Alçak eşeğe herkes biner.

___ Yük altında eşek kalır.

___ Eşek çamura bir kere batar.

___ Şeytanı gören eşek zılamağa başlar.

___ Ölmüş eşek, kurttan korkmaz.

___ Erkek eşeğin zırlayanı olmaz.

___ Erkek eşeğin yanında sıpa olmaz.

(Ben çocukken yanında gezdirmesini isteyen anneme, babam böyle dermiş.)

___ Eşek suyu içer ama ıslık ikram yerine geçer.

___ Ölme eşeğim ölme yaz gelince yonca var.

___ Eşek yemediği yoncayı yerse ya başı ağırır ya dişi.

___ Eşeğin varsa yükünü taşı, tırnağın varsa başını kaşı.

___ El terazi göz mizan, eşek yarım okka, sıpa yüz dirhem.

___ Eşek hoşaftan ne anlar.

___ Eşeği süren gaz kaçırmasına katlanır.

___ Eşeğini döğemeyen, hırsını palanından alır.



Görüldüğü gibi eşeklerin Tokat’ın ekonomik ve sosyal hayatına katkısı çoktu. Hayatın pek çok alanında eşeğin yeri vardı. Çoğu zaman insan ve eşek beraberdi. Eşek günlük hayatın ve taşımacılığın vazgeçilmez bir parçası idi. Bu durum yüzyıllar boyu devam etti.



Tokat’ın eşekçi memleketi olmasının hikâyesi böyle ama, her şey bu hikâye ile bitmiyor. Yüzlerce yıl günlük hayata eşeğin gücünü ve hareket imkânını katmak, hayatının büyük bir kısmını ve geçimini buna göre düzenlemek, bir anlamda eşeğe bağımlı hale gelmektir. Zamanla insan hayatı, bir eşeğin taşıya bileceği yük ve gidebileceği yerle sınırlı olarak algılanmağa başlar.



Şöyle düşünelim; Timur’un ordusu eşeklere bindirilmiş olsaydı, taa Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar gelebilir miydi? Veya Osmanlı ordusunun eşekli bir ordu olsa, Viyana önlerine kadar gidebilir miydi? Atın hareket imkânının, hızının, gidebileceği uzaklığın, taşıyabileceği yükün eşeğe göre çok fazla olduğu açık.



Bu durumda eşeğe binenle ata binenin ufku, hedefleri, hayatı algılayışları, düşünce tarzı arasında fark olması normaldir.



Çünkü hepimiz çoğunlukla hayatı gördüklerimizle yaşadıklarımızla değerlendiririz.

Almus eski belediye başkanlarından rahmetli Süleyman Arslan anlatmıştı:



Bir gün, o güne kadar Almus’tan hiç çıkmamış bir kadıncağızı düğün için Turhal’a götürmüşler. Dönüşünde kadına izlenimlerini sormuşlar. Kadın bütün samimiyetiyle:



“Meğer bu dünya ne kadar büyükmüş”, demiş.



Eşekçi memleketi olmak, hayatı her gün bir eşeğin sınırlı taşıma gücü, düşük hızı, gidebileceği sınırlı uzaklık ile bağlantılı ve bağımlı olarak yaşamak ve bunun yüzlerce yıl sürmesi Tokat’lıların hayata bakışını, hayatı kavrayışını, olayları değerlendirişini geleceğe dönük hedeflerini elbette etkiledi. Maalesef Tokat’ın gelişmesi ve geleceği ile ilgili en önemli, en hayati konularında olumsuz yönde etki yaptı.



Tokat’ın Cumhuriyet dönemindeki yakın tarihi, bu hayat ve dünya anlayışı yüzünden yapılan hataların kaçan fırsatların tarihidir.



Cumhuriyetin ilanından sonra, yeni yönetim kalkınma hamlesi başlatır. Önce kurtuluş savaşında da önemi ortaya çıkan ulaşıma el atılır. O günün şartlarında ulaşım demek, demiryolu demektir. Bu doğru bir tespittir. Daha sonraki yıllarda demiryolunun geçtiği yerler, geçmeyen yerlere göre kalkınacak, gelişecektir.1920’li yılların sonuna doğru demiryolu Sivas’a ulaşmıştır. Sivas Samsun yolu inşa edilecektir. Bundan sonrasını Ercan Susoy ve rahmetli Kemal Kovalı’dan dinlediklerimden özetleyerek anlatıyorum.



Tokat milletvekili Mustafa Vasfi Susoy Atatürk’ün teklifsiz denecek kadar yakın arkadaşıdır. Ziyaretine gider;



“Paşam bu Samsun Sivas demiryolu Tokat’tan geçsin, diye trenin Tokat’tan geçmesi için ricacı olur.



Atatürk der ki:

“Mustafa bu teknik iş. Bir teknik eleman gönderelim baksın, uygunsa geçsin, ama uygun değilse milletin 5 kuruşunu bile boşa harcatmam. Bu iş olmaz.”



Demiryolu geçişi için bir teknik elemanın veya heyetin geleceği Tokat’ta duyulur. Şehirde büyük huzursuzluk çıkar. Kimse tren yolunu istememektedir. Tren yolunun bağlardan, bahçelerden geçerken araziyi parçalayacağı, isinin dumanının meyve ve sebzelere zarar vereceği konuşulmaktadır. Belediye başkanı zor durumda kalır. Teknik heyete yardımcı olması, araziyi göstermesi için şehrin en üçkâğıtçısını görevlendirir. Şehirdeki huzursuzluk için de uyarır. Arazi çalışmaları sırasında bu adam heyetin yiyecekleri olan kızarmış tavukları çalar. Onları dağda bırakarak Tokat’a gelir. Çok zor durumda kalan ekip kızgın ve öfkeli olarak Ankara’ya döner, raporunu verir.



Mustafa Vasfi Susoy aradan zaman geçince tekrar cumhurbaşkanına gider Atatürk: “Rapor gelmiştir bakalım nasıl?” diyerek zile basar, raporu ister.



Rapor olumsuzdur. Tren yolunun Tokat’tan geçmesi uygun değildir. Bu olaylar 1950’li 60’lı yıllarda herkes tarafından bilinir, konuşulurdu. Ben de duymuştum. O yıllarda DDY inşaat daire başkanı iken, daha sonra İTÜ ye geçen Ord.Prof olan Ali Fuat Berkman bizim hocamızdı.Bir dersten sonra bunu sordum.



“Askerler Zile’den geçmesini istemişti, o sebepten Tokat’tan geçmedi” dedi.



Ben iki sömestr demiryolu dersi gördüm. Zile’den geçen güzergâh, Yıldızelin den sonra Cizözü diye bir yerden geçer. Burası Türkiye’nin en zorlu geçişlerinden biridir. Kısa bir mesafede çok dik bir dağı çıkması gerekir, kışın kapanır, üstüne kapanmaması için betonarme açık tüneller yapılmıştır. Çok sık kazalar olur.Açıkcası güzergahın buradan geçmemesi için her türlü teknik gerekçe vardır. Ama yine de geçmiştir.



Yıldızeli ile Tokat arasındaki Çamlıbel dağlarını geçmenin zor ve imkansız olduğu düşünülebilir. Ama mümkündür. Yıldızeli’ne yaklaşırken Pamukpınar okuluna doğru yamaçlardan kot kazanarak gelen yol, ortalarda bir tünelle Çamlıbel ovasına geçebilir. Çamlıbel ovasından Tahtoba köyüne, oradan ilerleyerek Alan köyünün eteklerinden Üçtepelerin altından bir tünelle, Marol Beli’ne, oradan Derbent Boğazı’ndan Kazova’ya geçebilir. Halis Turgut Cinlioğlu bu güzergahın Osmanlı İmparatorluğu döneminde düşünülen Samsun -Sivas -Bağdat demiryolu için Fransızlar tarafından da etüt edildiğini yazmaktadır.



Tren kaçmıştır.



1933 yılında Tokat’a yeni bir vali atandı. Manastır doğumlu, emekli subay, Recai Güreli. Muhtemelen Atatürk’e çok yakın bir isimdi. Önce vekâleten atadığı Tokat valiliği görevinde, yaptığı işlerde Atatürk’ten özel ilgi ve destek gördü. Kısa zamanda o kadar çok iş yaptı ki, böyle bir özel ilgi ve destek olmadan bu kadar çok işi başarabilmek mümkün değil.



Tokat o dönemde yapılan işlerle çağdaş bir şehir oldu.



Turhal Şeker Fabrikası, Atatürk Heykeli, Tokat Turhal Yolu, Tokat NiksarYolu, Şimdiki Cevdet Aykan Devlet Hastanesi’nin iki katlı olan kısmı, G.O.P Lisesinin şimdiki ana binası o günlerden günümüze kadar kalan hizmetler



Numune Fidanlığı, Tayyare Cemiyeti Binası, Ziraat Bankası, Aygır deposu aradan geçen 70 yıl içinde şu veya bu şekilde hizmetlerini tamamlayıp, günümüze kalamadılar.



Ayrıca bugünkü Kazova sağ dahil sulama kanalı’nın etüdünün başlaması Taşköprü ve belediye meydanı arasında uzanan GOP Bulvar’nın plânlanması ve gerçekleşmeyen Topçam üzerinden Erbaa’ya yol planlaması yine o dönemin planlama çalışmaları. Recai Güreli’den sonra yeni vali Faiz Ergün’ün ilk görev yılı olan 1936’da, Ali Tusi ve Sentimur Türbelerinin onarımı, Halkevi binası, Fatlı köprüsü, Tokat Çamlıbel yolu inşaatları başladığına göre bunların planlama ve ihale çalışmaları da büyük ihtimalle o dönemde yapılmıştı.



Bütün bunlar 3 sene içinde yapıldı. Hem de Türkiye’nin o gün içinde bulunduğu şartlarda. Bunun ne demek olduğunu “Soğanın acısını yiyen bilmez, doğrayan bilir” sözündeki gibi, bu işlerle uğraşanlar bilir. Günümüz Türkiye’sinin imkanlarıyla bugün Tokat’a yapılanlarla mukayese etmek bile yeter.



Aynı dönemde Mustafa Latifoğlu Tokat belediye başkanıdır.(1947 ve 1957 seçimlerinde Tokat milletvekili ).Mutlaka, valinin kendisine gösterilen özel ilgi ve verilen desteği yönlendirmesi, teşviki ve desteğiyle şehircilik hizmetlerinde de çok büyük atılımlar yapıldı.



İçme suyu şebekesi (Çördük Suyu)



Aksu Harkı’ndan 230 lt Sn su ile 135 KW elektrik santrali



Mezbaha (Bugün belediye nikâh solonu olarak erkekler için aynı işleve devam etmektedir.)



O zaman ki Hükümet Konağı ile Devlet Hastanesi arasına bulvar yol (Medhal Yolu bu yol iptal edilerek üzerine Kız Meslek Lisesi yapılmıştır.)



Taşhan, Müze, Meydan Camii’nin çevresinin açılışı.



Bu durumda Tokat’lıların çok mutlu olduğunu düşünüyorsunuzdur herhalde. O günlerde Halis Turgut Cinlioğlu’nun yayınladığı bir dergide, yapılanlar karşısında halkın ne dediği şöyle anlatılıyor:



“Şimdi bunların sırası mı ?”

“Şunun ne güzelliği var ?”

“Her tarafı yıkmaktan ne çıkar ?”

“Bu işlere paramı yetişir?”



Bu durum karşısında Halis Bey üzüntüsünü şu sözlerle dile getiriyor.”Gözümü açtığım günden beri Tokat’ta büyüdüm. Asırların bin bir hadisesine sinesinde yer veren bu güzel yurtta, ilmi ve mantıki görüşlerin hakim olduğunu hiçbir zaman görmedim.”



1936 yılında vali Recai Güreli’nin tayini Muğla valiliğine çıktı. Rahmetli Fahri Lâtifoğlu Tokat’lıların ısrarlı şikayetleri üzerine bu tayinin yapıldığını söylerdi.



Recai Güreli 1947 seçimlerinde Tokat milletvekili oldu. Gittikten sonra kıymetibilinmişti



Aynı yıllar Tokat’ta bir askeri okul vardır.Genel kurmay başkanlarından Semih Sancar da okulda okumuştur(Em.Orgeneral Muhittin Fisunoğlu).Ama tatil günleri öğrenciler bağ ve bahçelere girip meyve yemekte, birazda yaşıtları gençlere kabadayılık yapmaktadır.Tokat’lılar bu okulu da istemez.Şikayetler üzerine okul önce Kayseri’ye sonra Bursa’ya gider.



Askeri okul da kaçmıştır.



1940 yılına kadar kolordu karargâhı Tokat’tadır, bulunduğu semte adını vermiştir. Karargâh binası Fransızlardan kalma önce reji idaresi, sonra hastane olarak kullanılmış bir binadır. Bina yıkılır. Yıkılması çok zor olur.



“Bina sağlam, niye yıkıyoruz?”diyenlere, kolordu kumandanı:

“Yarın bunları gösterip buralarda hak iddia etmeye kalkarlar. İzleri kalmasın “ der(Hamdi Ecderoğlu).



Yani şehrin ortasında emperyalizmi temsil ettiği düşünülen bina yıkılmıştır. Ama yeni bir karargâh yerine ihtiyaç vardır. Bir türlü yer bulunamaz. Ayrıca rahmetli avukat Kemal Kovalı’nın da sınıf arkadaşı olan Paşanın kızını Fransızca öğretmeni tek dersten sınıfta bırakır. Bütün ricalara rağmen sınıfı geçirmez.



Karargâhı için yer bulamayan, çocuklarına tavır alınan insanlar durumuna düşmüşlerdir.

Kolordu karargâhı da başka yere gider.



İsmet Paşa Cumhurbaşkanı’dır. Turhal şeker fabrikası çok iyi sonuç vermiştir. O zaman Türk tütüncülüğünün en önemli merkezlerinden biri olan Tokat’a bir sigara fabrikası planlanır, makineler alınır Tokat’a gönderilir. Yıllarca şimdiki Tekel Baş Müdürlüğü’nde sandıklarda bekler. Fakat bir türlü inşaat başlayamaz. Bu işe bir sahip çıkan olmaz. 1949 yılında Tokat’ta büyük bir sel olur. İsmet Paşa Tokat’a gelir. Behzattan Tekele(bugünkü Tekel Baş Müdürlüğü) kadar selin tahrip ettiği yerleri gezer. Tekele gelince içinde makinelerin olan sandıkları görür.



“Bunlar ne?” diye sorar, durumu anlatırlar.

İsmet Paşa o an bir şey söylemez.

Bir müddet sonra makineler Malatya’ya nakledilir.

Sigara fabrikası da kaçmıştır.

Yeni bir sigara fabrikasının yapılması 25 yıl sonra gündeme gelecektir. Kaçanlar bunlarla bitmedi.



1973 seçimlerinden sonra Türk siyasi hayatında bir parti daha girmişti, Milli Selamet Partisi. Partinin lideri Türkiye’de bir sanayi hamlesi başlatmak iddiasındadır. Her yere fabrika projeleri planlamaktadır.



Tokat’ın payına Taksan (takım tezgâhları fabrikası düşmüştür). Seçilen yer bugünkü G.O.P Üniversitesi’nin olduğu yerdir.



O günlerin ben canlı şahidiyim. Projeler hazırlandı, inşaata başlandı. Sosyal tesisler yapıldı. Fabrika binalarının prefabrik iskeleti kuruldu, iktidar değişti. Yeni iktidara o zaman üç milletvekili olan Güven Partisi de ortaktı. Güven Partisi’nin genel başkanı Kayseri milletvekili Turhan Fevzioğlu idi.



Bir gün duyuldu ki Tokat’taki Taksan Kayseri’ye gidiyor. Kimse sahip çıkmadı.



Fabrika Kayseri’ye kaçtı. Beşbin kişinin çalıştığı bir tesis olarak özelleşene kadar Kayseri’ye büyük katkılar sağladı.



En son olarak 1998 yılında Tokat’a ikinci bir devlet hastanesi yapılması programa alındı, ihale safhasına kadar geldi. Tam seçimler sırasıydı. Sonunda iş öyle bir noktaya geldi ki herkes bu hastanenin programa alınmasını sağlayan politikacıyı suçlu ilan etti. Kimse hastaneye sahip çıkmadı.



Sonuçta hastane kanatlandı uçtu.



O zamanın sağlık bakanının seçim bölgesi olan Kırıkkale de, Samsun Ankara yolunun kenarına kondu. Şimdi yoldan geçen Tokat’lılara el sallıyor.



Daha sonraki yıllarda hava alanını başarıyla (!) kapattık (Şimdilik yeniden açıldı. İnşallah bir daha kapatılmaz).Sıra şehrimizdeki askeri birliğin gitmesinde ve sigara fabrikasının kapanmasında. Hayırlısıyla bunları da başarırsak bizden önceki nesillere ne kadar layık bir nesil olduğumuzu ispat etmiş olacağız.



Bunlar kamu sektörü programından kaçırdıklarımız. Özel sektör başka bir hikaye.



Türkiye’de sanayileşmenin başlamasıyla eş zamanlı olarak Tokat’ta sanayileşme çalışmasının başladığını görüyoruz. Ama bunlar bir türlü gelişip büyüyemedi. Böyle olunca da zamanla geriledi, yok oldular.



1942 yılında piyasadaki bez darlığı karşısında Tokat’ta ev tezgahlarında bez dokumak üzere Tokat’ın ileri gelenlerince bir üretim kooperatif kuruldu. O dönem kooperatifte görev yapmış olan İrfan Yamanoğlu’nun anlattığına göre kooperatif evinde tezgahı olan 540 ortağına bir bohça ip veriyor, 100 m bez alıyordu. Bezin metresine 1 lira işçilik ödüyordu. Bezler Tokat Ticaret Odasına kayıtlı esnafa dağıtılıyordu.1949 yılına kadar devam edebildi ve dağıldı. Kayınvalidem de ortaklarından biriymiş, kooperatifin dağılmasıyla ilgili olarak yöneticileri suçlar ”Yediler kooperatifi, yediler,” derdi.



1955-56 yılları Demokrat Parti’nin Türkiye de başlattığı kalkınma ve gelişme çabalarının artık Tokat’a kadar uzandığı yıllar olarak görülüyor. O yılların rüzgarıyla peş peşe, maalesef daha sonra büyüyüp gelişemediği için kapanmak zorunda kalan üç önemli sanayi girişimi görüyoruz. Hem de çok ortaklı.



1955 yılında Arapacı Yakup Eraslan, Ekmekçi Ömer Çivi, Zahireci Mehmet Tütüncü Kurtuluş Un Fabrikasını kurdular. Bu fabrika o döneme göre çok ileri teknoloji ile çalışıyordu. Öncekiler “kara değirmen” idi.



Fabrika günümüze kadar geldi. Kurucular öldükten sonra 70’li yıllarda Tütüncü, 90’lı yılların sonunda Eraslan ailesinin varisleri ayrıldılar. Çivi ailesi üretimi sürdürdü. Ama Zile ve Amasya’daki fabrikalar gibi bölge ve Türkiye piyasasında iddialı bir fabrika olamadı.



Bakırcılığın Tokat’ta çok eski bir geçmişi vardı.1945 yılında Kalaycıoğulları,1946 yılında Yağmuroğulları(Ergençler) o zamana kadar Tokat’ta elde çekiçle yapılan meşhur Tokat kaplarını sıvama tezgahı denen tezgahlarda seri üretim şeklinde imal eden atölyeler kurdular. Ama bunlar küçük kaplardı. Büyük kablar ve kazanlar yine elde yapılıyordu. İşler iyi gitmiş olacak ki 1956 yılında Kalaycıoğulları ve Ergençler ortak olarak bakır levha yapan bir fabrika kurdular. Etibank her ay 6 ton külçe bakır tahsis ediyor, külçe bakır fabrikada inceltilip kolay işlenebilen levha haline getiriliyordu.



Rahmetli İhsan Kalaycıoğlu’nun sözleriyle: “Köylünün şehirleşmesi bakır kaba talebi azalttı. Alüminyum kabların yaygınlaşması öldürücü darbeyi vurdu.1984’de bakır işi bitti”.



1956 yılında Sebati Gürgün, Durmuş Yıldız, Esat Durmazer, Ahmet Dal, “SERTAĞAÇ KOLL. ŞT” diye bir şirket kurarak, Tokat’ta çok bol olan gürgen keresteden tam koltuk, yarım koltuk, sandalye üretmeğe başladı. Üretimlerini Sivas, Amasya, Turhal’a pazarlıyorlardı. Ayrıca Ankara ve Erzurum’a kalas halinde fırınlanmış gürgen kereste satıyorlardı.



Üretimde kullanılan kerestenin bir kısmı tomruk şeklinde Almus orman depolarından Yeşilırmak’a atılıyor, köprübaşındaki Fabrika’nın önünde sudan çıkarılıyordu, yani ırmakla naklediliyordu.



Ogünlerde fabrikada işçi olanlar onbeş günde bir Sivas’dan çalışma müfettişi geldiğini hatırlıyorlar.



Fabrika büyümek bir yana, günden güne geriledi. Sandalye üretimi durdu. Bugün sadece kereste ticareti yapan bir şirket olarak devam ediyor.



1960’lı yılların sonuna doğru Avrupa’da artık para biriktirme durumuna gelmiş Türk işçilerinin de ortaklıklarıyla Anadolu’da hemşeri şirketleri kuruluyordu.



Tokat’ta da Timtaş, Türsant kuruldu. Üretim safhasına kadar geldiler. Timtaş tuğla üretiyordu. Türsant salça üretimi için kurulmuştu.



Timtaş bugün üretimine sessiz ve iddiasız devam ediyor.

Türsant ise 80’li yıllarda Fruko-Tamek gurubu tarafından satın alındı.2003 de üretimi durdurdu. Şimdi Dimes’e geçti.



Bir sanayi kuruluşu, bir şeyleri üretip, satıp para kazanmak için kurulur. Biz Timtaş’ı ve Türsant’ı “Fabrika kurmuş olmak için” kurmuştuk. Ayrıca sanayi üretimi tecrübesi birikimimiz yoktu.



Bunlara geleneksel Tokat’lı bakışı ile işe bakmak eklenince başarısızlık kaçınılmazdı. Başarısız olduk.



Başarıyı sadece bir aile şirketi olan Dimes yakalayabildi. Çünkü Dimes’in kurucusu rahmetli Vasfi Diren eğitim için Tokat’tan dışarı çıkmış, Tokat dışında bir süre görev yapmıştı. Yani olaylara “eşekçi memleketi” anlayışı ile bakmaktan bir süre uzak kalmıştı. Ondaki bu farklılığı ve bugünkü başarıyı 1945-1947 yılları arasında Tokat’ta siyasi sürgün kalan Kemal Sülker fark etmişti. Anılarında “Vasfi Diren şarapçılıkta büyük isimdi” diye yazıyor.



1989 yılında olan bir olay, o güne kadar olan biten herşeyin üzerine tuz biber ekti.



Bu defa olay öyle idi ki, uluslar arası haber ajansları bütün dünyaya haber diye duyurdu.

1984 yılında Belediye seçimleri olmuş. Hüdai Sayıbaş Belediye Başkanı seçilmişti.

Bu olayı ondan dinleyelim.



1984 yılında dar sokaklarda ve yamaç mahallelerde çöp toplama işleri at arabaları ile yapılıyordu. Daha önceleri hepsini at arabaları topluyordu. Giderek azalmış iki adet kalmıştı. Bu arabalar, atların ahırı, samanlığı ile ilgili yer sorununuz vardı. Düşündük, Vakıflar’a ait Deveci Han’ı bu işe en uygun yer. Ama orada da kiracı vardı. Kiracı ile anlaştık, o çıktı ve biz kiraladık. Orayı temizlik işleri müdürlüğü yaptık. İşleri takip için sık sık uğruyordum.



Birgün akşamüzeri uğradığımda, hanın avlusunda odaların kapı önünde biri kız, biri erkek önlüklü (okul kıyafetli) iki çocuğun dolaştığını gördüm. Temizlik işleri müdürüne:

“Bu kapalı yerde bu çocuklar ne yapıyor?” diye sordum.

“Başkanım buraya iki adet tavşan koydum. Bu çocuklar duymuşlar, tavşanları görmeye geldiler, ben de karşı oda da gidin bakın dedim” dedi.

Çocukların yanına gittim.

“Çocuklar siz hangi mahalleden geldiniz?” Diye sordum.

“Devegörmez mahallesinden. Okulda burada tavşan olduğunu söylediler onları görmeye geldik” dediler.

“Gördünüz mü?” Diye sorunca:

“Gördük” dediler.

Vakit dar ve akşam yakın idi. Sulusokaktan Devegörmez mahallesine karanlık olmadan gidemezlerdi. Temizlik işleri müdürüne:

“Benim şoför kapıda, söyle bu çocukları mahallesine bıraksın, gelsin” dedim.

Çocukların bu hareketi beni duygulandırdı. Demek ki, bu şehirde çocukların hayvan sevgisi var, bu hayvanları çoğaltalım diye düşündüm. Yer de müsaitti. 650 m2 etrafı kapalı alan ve 45 oda vardı. O odaların birinde atlar gece yatıyor, birisi samanlık, arpalık, avluya açılan 43 oda boştu.

Temizlik işleri müdürüne:

“Bunu büyütelim, kanatlı hayvanlar, güvercin, keklik, ördek, kaz, hindi gibi hayvanlar buldukça alalım, parasını ben cebimden karşılayacağım” dedim.

Bir hafta sonra gittiğimde 40-50 hayvan olmuştu. Bir kısmını da temizlik işlerinde çalışan 120 işçiden bazıları bedelsiz getirmişler.



Bu hayvanları görmeye gelen çocuklar ve veliler her gün artarak çoğalıyordu. Tokat’taki bütün ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin çok ilgisini çekmişti. Pek çoğu öğretmenlerini ve velilerini kendilerini bu hayvanları görmeğe götürmeleri için zorluyorlar, ziyaretçi adedi her gün artıyordu. Diğer taraftan da evinde, bağında, bahçesinde hayvan yakalayanlar sepete koyarak belediyeye bana getiriyorlardı. Tilki, sansar, kurt yavrusu gibi.



Temizlik işleri müdürlüğüne bağlı hayvanat bahçesini kurdum ve resmileştirdim. 2 bekçi, 2 temizlikçi ve bakım işlerini görecek dört personel görevlendirdim. Hayvanat bahçesini de Taşköprü’nün yanına Behzat deresi ile Yeşilırmağın kesiştiği buruna taşıttım. Hayvanlara ayrı ayrı barınak kurdum. Bu barınaklar ezbere kurulmadı. Ankara’ya gittiğimde Ankara hayvanat bahçesi müdürüne giderek hayvanların cinsine göre barınak, beslenme ve bakımları ile ilgili notlar aldım. Belediye veterinerini de hergün bir saat kontrolle görevlendirdim.



Aktepe (Bolus) yaylalarında tutulan bir yavru ayıyı Tokat’lı bir arkadaşım Malkayası’nda bağında büyütüyordu. Anlaştık, onu da hayvanat bahçesine dahil ettik.



Ceylanpınar Belediyesi ile görüştüm iki adet ceylan hediye ettiler, onları da getirdik.



Rahmetli Başbakanımız Özal Amerika’da kalp ameliyatı oldu. Dönüşünde Ankara da Esenboğa hava limanında karşıladık. Hava limanın da Balâ Belediye Başkanı kurban etmek üzer 3 adet deve getirmişti, Özal engel oldu.



“Bağışladım, kesmeyin “ dedi. Kesmediler.



Ben de başkanla anlaşarak 3 bin lira sembolik ücretle bu develeri aldım. Onları da bahçeye koyduk.



29 Ekim Cumhuriyet bayramında resmi geçitle, bu develeri Tokat yazmaları ile süsledik, resmi geçide dahil oldular. Büyük ilgi gördüler ve alkışlandılar.



O zamanlar Fidanlık’ta Pekin ördekleri yetiştiriliyordu. 40 adet pekin ördeği aldık.



Bunların karınlarını doyurmak zor değildi. Ot yiyenler, et yiyenler ve dane (tahıl arpa) yiyenler olarak üç guruptu. Et yiyenlere mezbahanın artıkları temizlenip veriliyor, ot yiyenlere parklarda biçilen çimler kafi geliyordu, dane yiyenler için az miktarda dane alınıyor, lokantalardan gelen kuru ekmekler ıslatılarak veriliyordu. Şehir içinden ve köylerimizden zaman zaman yem bağışı yapılıyordu. Yiyeceklerde hiçbir sıkıntımız olmadı.



Tokat hayvanat bahçesi her tarafta duyulmuştu. Şehir içinden, köylerden, ilçelerden çocuklar aileleri veya arkadaşları ile özel programlar yapıyor hayvanat bahçesini ziyaret ediyorlardı.



1989 seçimlerinde az bir oy farkı ile belediye başkanlığı seçimini kaybettim.



Pazartesi sabah saat dokuzda evde rahmetli annemle beraber kahvaltı ederken birden bizim evin etrafında davul zurna sesleri gelmiye başladı. Taksinin içine davul zurna bandı koymuşlar, sonuna kadar teybi açmışlar, arabanın camları açık, evin etrafında bir hayli dolandılar.



Rahmetli annem:

“Oğlum bugün pazar değil, bu davul zurna sesi ne?” dedi.

Kalktım camdan baktım taksi dolanıyordu.

“Anne dedim, garajlarda asker yolcu ediyorlar, onlar çalıyor”

Yeni belediye yönetimi salı günü göreve başlayacaktı. Başkan:

“Ankara’ya gidiyorum, yarın döneceğim, bu hayvanat bahçesi kaldırılsın, gelince görmiyeceğim” diye talimat vermiş”



Bunları sonradan, belediye personelinden ve halktan duydum. Çarşamba günü sabahı, kasaba et almıya uğradım. Kasap bana dedi ki:



“Senin develer mezbahada kesildi, etlerini falan falan kasaplar aldı, hayvanat bahçesindeki diğer hayvanları da toptan imha etmişler.



Hiç konuşmadım, eti aldım ve eve döndüm, çok üzülmüştüm.



Akşam güvendiğim iki personeli eve çağırdım. Onlar da bu katliamı doğruladılar.



“Biz de duyduk. Kimini kesmişler, çoğunu zehirlemişler, zehir yemiyenleri ayaklarını bağlayıp ördeklerin havuzuna atmışlar. Yeraltında yuvaları olan 100 e yakın tavşan yuvalarına girmişler, çıkaramayınca üzerinde ağır iş makinesi yürütmüşler, ezmiş öldürmüşler” dediler.



Sonradan duyduğuma göre ayıyı tüfekle başından vurmuşlar. Ayı tüfeğin kendisine doğrulduğunu görünce ellerini yüzüne kapatmış. Ayıyı ve kurtları mezbahada derileri için yüzmüşler. Keklikler, kazlar, ördekler kesilmiş ve yetkililerin evlerine göndermişler.



Bu öldürmeler garajlarda duyulmuş ve birçok insan toplanmış. Olanı biteni seyretmiş, ama hiç biri tepki göstermemiş.



Bütün bu olaylara karşı halktan hiçbir tepki gelmedi. Ancak o gün okullarda çocuklar duyunca hep ağlamışlar,”Hayvanları nasıl öldürmüşler” diye, o kadar.



Bir öğretmenle yolda karşılaştık:



“Hüdai Bey, hayvanat bahçesi kaldırıldığı gün sınıflarda ders yapamadık. Çocuklar kafalarını sıraların üstüne koydu kimi ağladı, kimi de sessiz kaldı. Hala çocuklar bunu konuşmaya devam ediyorlar” dedi.



Bu olanlar için çocukların dışında Tokatlılardan tepki duymadım. Ama bunu öğrenen uluslar arası bir ajans bütün dünyaya haber olarak duyurdu. Hayvanat bahçesi dağıtıldıktan üç gün sonra cuma günü sabahı saat 04 de kapım çalındı. Açtım ki tanımadığım üç kişi. Bir de tanıdığım, Ankara’da bir gazetenin sahibi.



“Hoş geldiniz, buyrun bir istediğiniz mi var?” Dedim.

“Seninle görüşmek istiyoruz.”

“Ne konu da?”

“Hayvanat bahçesi katliamı ile ilgili bilgi almak istiyoruz. Elbiseni giyip gelir misin?”

Aniden şok oldum.

“Kardeş, sabah saat 4e geliyor, geç yattım, uyku sersemiyim, şimdi görüşemeyiz siz de yoldan gelmişsiniz, Turist otele gidin, ben sabah 9 da oraya gelirim kusura bakmayın” deyip kapıyı kapattım.



Böyle davranmamın sebebi ise uluslar arası bir konu haline gelen bu konuda ne cevap vereyim diye düşünmek istememdi. Bu benim milletimin yanlışlığıydı.



Saat sekize kadar oturdum düşündüm. Katliamla ilgili gördüklerim yok, en çok söylenenler ve duyduklarım var. Onun için dikkatli olmam lazım dedim.



Saat 9 da otele gittim, resepsiyonda oturuyorlar. Yatmamışlar. Selam verdim,



“Bu gece ki hareketimden dolayı hepinizden özür dilerim, şimdi sorun bakalım ne istiyorsunuz” dedim.



Kendilerini tanıttılar.

“Uluslar arası haber ajansıyız. Burada hayvanat bahçesini siz kurmuşsunuz. Bu gelen yeni belediye başkanı da iki gün önce hayvanları öldürerek yok etmiş, nasıl oldu bunları soracağız.”



“Ben gözümle bir şey görmedim duyunca da oraya gitmedim önce siz duyduklarınızı anlatın ben size cevap vereyim” dedim



Halktan duyduklarımı aynen tekrar ettiler. Hatta kurtların ve ayının öldürüldükten sonra mezbahada derileri için yüzüldüklerini onlar söyledi. Bunu duymamıştım.



Tokat’tan telefonla çok bilgi almışlar.



“Bizi hayvanat bahçesine ve mezbahaya götürmeni rica ediyoruz” dediler.

“Peki ne olacak, siz buraya kadar ne için geldiniz? Yalan yanlış birçok bilgi almışsınız, bu yetmiyor mu?”



“Hayır yetmiyor. Bizim bunları gözümüzle görmemiz ve aldığımız bilgileri doğrulamamız lazım. Çünkü bu haber bütün dünya gazetelerinde yayınlandı. Elimizde birkaç delil olsun diye geldik. En önemlisi sizin söyleyecekleriniz. Henüz tatmin olmadık. Yardımcı ol, konuyu tam sen biliyorsun. Bize telefonlar fakslar geldi. Avrupa film şirketlerinden bir senaryo hazırlayalım ve bir film yapalım düşüncesi var. Sizin de büyük menfaatiniz olacak” dedi.



“Sizinle dolaşamam, müsaadenizle dedim” ve ayrıldım.

Otelden çıktım peşim sıra Ankara’dan gelen şahsen tanıdığım gazeteci geldi.



“Reis bey ben mecbur oldum geldim. Sen de iyi cevap verdin. Sabah saat 8 de otelden çıktık otobüs durağında birkaç kişiye sorduk bilmiyoruz dediler.



Şimdi bunları hayvanat bahçesine götüreceğim, oradan da mezbahaya öğleye doğru gideceğiz”

Eve geldim, mezbahya telefon ettim bekçi çıktı.



“Oğlum yabancılar gelir hayvanat bahçesinde öldürülen kurtlar ve ayı burada yüzülmüş diye sorarlarsa böyle bir şey yok de. Hayvanat bahçesine kadar git, aynı şeyleri bekçiye de tembih et” dedim.



Kapanmayıp bu günlere kadar gelse idi, bekli de Anadolu’nun en büyük, en güzel yörenin hayvanlarının hepsini görebileceğimiz bir hayvanat bahçesi ve onun aracılığı ile de çocuklara ve gençlere verebileceğimiz hayvan sevgisi fırsatı elimizde olacaktı.



Böyle bir fırsat, halkın sahip çıkmayışı yüzünden ellerimizin arasından kaçıp gitti.

Bırakın hayvanat bahçesine sahip çıkmayı, ya da bunları yapanları eleştirmeyi, pek konuşulmadı bile.



Kısa süre içersinde unutulup gitti.



Geçmişte bizden önce yaşayan insanlardan bugünlere kalan eserler dünyanın her tarafında önemsenir. Ortaya çıkması her taraftan görülmesi için etrafındaki binalar yıkılır. Yenisinin yapılmasına izin verilmez. Belli bir uzaklıktan sonra yapılabilecek yapılara da, tarihi eserin görünümünü koruyacak özel şartlarla izin verilir.

Osmanlı bu konuya önem vermemiştir. Bunların etrafının açılmasına Cumhuriyet döneminde başlamıştır.

Tokat’ta ilk uygulama meydanın açılmasıdır. O dönem de yayınlanan bir dergi bu

konu da şöyle yazıyor.

“Gerek belediye gerek şahıslara ait dükkanlar tamamen yıkıldı. Taşhan ve Müzenin önü açıldı. Senelerdir hasret kalan Müze, Taşhan, Meydan Camii birbirini gördüler.Yıkılmayı müteakip çıkan bazı emareler yıkılan dükkanların muhtelif bahane ve fırsatlarla Vakıf olan tarihi binalara yapıldığını göstermektedir.



120 yıl önce Amerikalıların yaptığı gravüzde bu ara boş görünüyor.

Daha sonraları 1961, seçimlerinde Tokat belediye başkanı olan Mesrur Gürgenç Alipaşa Camiinin Sulusokak’tan olan cephesini açtı. Camii şadırvanın arkasında Sulusokağa cephe tek katlı ahşap dükkanlar vardı. Bunlar yıkıldı, yerleri camii avlusuna katıldı.



1974 yılında camiinin doğu tarafında taş mağazalar yıkılarak arsalar camii bahçesine katıldı.



Daha sonraki yıllarda meydan camiinin etrafı açıldı. Belediye başkanı olduğu dönemde Hüdai Sayıbaş 164 dükkan ve evi istimlak ederek Takyeciler Camiinin etrafını açtı.



1998 yılında Alipaşa camiinin batı tarafındaki evler istimlak edilerek etrafı tamamen açılmış oldu.



Taşhanın Kuyumcular çarşısına giden yoldan tarafındaki dükkanlar istimlak edilerek GOP Bulvarı’na bakan cephesi tamamen ortaya çıkarıldı.



Yani dünyanın her tarafında olduğu gibi, tarihi eserler bakımından çok zengin olan Tokat’ta zamanla tarihi eserlerin etrafı açılarak ortaya çıkmaları sağlandı.



2004 yılında yerel seçimler yapılacaktı. Taşhanla Müze arasında mülkiyeti belediyeye ait yerin satılacağı duyuldu. Yerine alel acele bu iki tarihi eserin arasına adeta onları gölgede bırakmak ister şekilde bir bina yapıldı. Hemde kaldırımlarına taşarak. Üstelik tarihi yapılara yakın yapıların onlardan yüksek olmayacağı hükmüne rağmen, Gök Medrese’den daha yüksek olacak şekilde.



Dünyanın hiçbir yerinde böyle iki tarihi yapının arasına sıkıştırılmış bir yapı yoktur. Ben görmedim.



Bu olay da Tokatlılar için bir anlam ifade etmedi. Pekçoğu farkına varmadılar, farkında olanlar tepki göstermedi.



Sıkıntısı bana kaldı. Tokat dışından gelen ve işten anlayan misafirlerim, bunu görünce isyan ediyor. “Nasıl olur?” diye bana soruyor. Ben de kem, küm ederek geçiştirmeğe çalışıyorum.



Biri13. Yüzyılın ikinci yarısından kalma 750 yıllık diğeri 17. yüzyılın birinci yarısından kalma 350 yıllık iki tarihi eserin arasına yapılmasına göz yumduğumuz yapıyla atalarından kalan eserlere saygı göstermeyen insanlar durumuna, açıkçası siyaset terminolojimizde çok önemli bir yeri olan “milli ve manevi değerlerimiz” karşısında görgüsüz durumuna düştük.



Anlayacağımız hatalarımız saklanamaz hale geldi. Eskiden yaptıklarımız kol kırılır yen içinde şeklinde aramızda kalırdı.



Artık herkes duyduğu, gördüğü bildiği hatalar ve kayıplar yaşamağa başladı.



İçinde yaşadığımız bu şehir binlerce yıldır buralarda yaşayan insanların yaptıkları, ettikleriyle oluştu, şekillendi. Yapamadıkları, başaramadıkları ya da kaçırdıklarıyla eksik ve noksan kaldı.



Rahmetli Özal bize derdi ki: “Nesiller gelir, nesiller gider, önemli olan nesillerin kendisinden sonrakilere neler bıraktığıdır.”



Ne dersiniz, eşekçi memleketinde yetişmek ve yaşamak kendisinden sonra gelen nesillere bir şeyler bırakmak konusunda pek de iyi gelmiyor galiba?..


zilede evlilik adetleri

İlimizde evlenme yaşı erkeklerde 25 - 30 yaş kadınlarda ise 16-20 yaşalar arası değişmektedir. Erkek evlenme isteğini annesine, yengesine, teyze veya halasına söyler ve onun babasına söylemesini bekler. Pilav pişirtip içine kaşık saplar. Babasının ayakkabısını kapı eşiğine çiviler. Ev içinde asabi ve geçimsiz bir tabloda çizerse baba artık bu çocuğu evermeli diye düşünür. Kızlarda ise durum biraz daha kısıtlıdır. Kız aile içinde evlilik konusunda biraz çekingen davranmaktadır. Kızda evlenme isteğini evde bulunan bayanlardan birine söylemek sureti ile belli etmektedir.

İlimizde denişik (değişme) şeklinde evlenme yok denecek kadar azdır. Bu çeşit evliliklerde eşlerin bir birini beğenmesi olduğu gibi başlıktan kurtulma ve düğünün masrafından kurtulma isteği de etkili olmaktadır.

Yöremizde kız kaçırma şeklinde evlenmeye pek rastlanmamakta ve bu durum hoş karşılanmamaktadır.

İlimizde iç güveyi şeklinde evlenmeye bakış açısını '' İç güveyden halliceyim'' sözü ifade etmektedir. Zaman zaman memuriyet için gelenler çocuklarını Tokatlı ailelere iç güveyi verdikleri olmuştur.

Eğer bir erkeğin çocuğu varsa ve eşi ölmüşse yetişkin baldızıyla çocuklar "Elin eline kalmasın" diye evlenebilir. Fakat bu çeşit evlilikler tercih edilmez.

Yakın akrabayla evlilik yapılıyorsa bile günümüzde pek tercih edilmemektedir.

Süt kardeş ile evlilik "Süt kardeşin öz kardeşten sayılır" dendiği için yapılmamaktadır.

Dul kadın veya dul erkekle evlilik olmaktadır.

İlimizde dıştan evlilik serbesttir. İl dışına ve köy dışına kız verilip alınmaktadır.

Evlenemeyen kız ve erkeklerin bahtlarını açmak için çeşitli davranışlar sergilediği görülmektedir.

- Çevrede bulunan tekkelere çabut, tülbent bağlanır. Mum yakılır. Böyle şansı açıldığına inanılır

- Hıdrellezden bir gün evvel evli veya nişanlı konu komşudan alyans veya düğme alınır. Bu alınanlar bir tutam ot bir bardak su ile sırlı bir çömlek içine konulur. Ağzı temiz bir bezle bağlanarak önce hiç kullanılmamış bir kilitle kilitlenir. Hazırlanan çömlek akşam gül ağacı dibine konulmaktadır. Hıdrellez günü sabah gün doğmak üzere çömlek konulan yerden alınır kilit kısmeti açılmak istenen şahsın başında açılarak kısmeti açılmış olur. Daha sonra her eşya veren için micek çekilerek bir mani okunur. Böylece hem eğlenilir, hem bir kaynaşma olur hem de bahtının açılacağına inanılmaktadır.

- Member taşına gidilir kısmetini açmak isteyen taşın üzerine çıkarak hoplar böylece kısmetini açmış olur.

- Nişanlanan kişilerin yüzük şeritleri alınıp saklanarak kısmet açılacağına inanılır.

- Kına gecesinde yakılan kınadan bekar olanlarda yakınır ki kısmetimiz açılsın diye.

Tokat ilinde alınacak gelin aklı başında olmalı eli yüzü düzgün olmalı hürmetli olmalı iyi bir aileden gelmeli, hamarat olmalı, ekonomik durumu iyi ve işi olup olmamasına da bakılabilmektedir. Damatta ise içki kumar olmayacak iyi bir aileden gelecek işi olacak evine sahip olacak gibi özellikler aranmaktadır. Aile büyükleri çocuklara eş seçiminde esas söz sahipleridir. Genelde kadın tavsiye eder erkekte düşünüp onaylarsa o iş olur. Kısaca hane reisi onaylamadan iş olmaz. Her ne kadar böyle dense bile günümüzde oğlanla kız anlaşmadan bu iş olmamaktadır.

Kız aramaya genellikle yakın akraba kadınları ve anne katılmaktadır. Kız aramada düğünlerde toplantılarda görülen kızların tavsiye edilmesi komşuların tavsiyesi etkili olmaktadır. Beğenilen kız görülmeye -haber verilse dahi- sabah erken saatlerde gidilmektedir. Bu davranışta amaç kız evini ev haliyle ve kızı makyajsız görme isteğidir. Kızgörmeye gidilirken oğlan anası iki rekat namaz kılar ki işimiz hayra dönsün diye. Görülen kız beğenilirse oğlana düğünde veya sokakta gösterilir.

Eğer kız istenecek ise önce bir aracı ile kız evinin ağzı aranır olumlu ise kız istenmeye gidilir. Kız istemeye oğlanın orta yaşlı kadın akrabaları gider. Zaman zaman annenin gittiğide olmaktadır. Yöremizde ilk istenişte kız verilmemektedir. Eğer cevap olumsuz ise ilk istenişte belirtilmektedir. Eğer ılımlı ise birkaç sefer gidiş geliş olmaktadır. "Kız evi naz evi" denmektedir. Bunun nedeni oğlan tarafını sorup araştırma ve akrabalarla ortak bir karara varma isteğidir. Kız istemede '' Allahın emri peygamberin kavli ile kızınıza dünürüz'' denir. Kız tarafı eğer razıysa "Allah yazdıysa olur " der.

Kız verildikten sonra sıra söz kesmeye gelir. Söz kesmeye imam ve ailenin büyük erkekleri gider. Söz kesmeye gidenlere kahve ikram edilir. Söz kesmede şerbetin ne zaman içileceği konuşulur. Söz kesmede nişan yüzüğü takılabilir fakat hiçbirşeyin takılmadığıda olmaktadır.

Şerbet içme günü söz kesildiği gün kararlaştırılmaktadır. Şerbet içme genelde cuma akşamı yapılmaktadır. Şerbet içmede kullanılacak şerbet boyası, kahve, şeker birkaç gün evvel kız evine gönderilir. Kız evi bunları getirene bahşiş verir. Şerbet içme sadece erkeklerin katıldığı bir kutlamadır. Şerbet içmede şerbeti dağıtan kişi bardak batmıyor, şerbet donmuş gibi bahanelerle oğlan evinden bahşiş alınır. Şerbet içmede hoca dua okur ve şerbet içme biter. Şerbet içmede oğlana duyurmak için ufak bir eşya alınmakta ve bu eşya damada açık artırma usulüyle satılmaktadır. Damat bu aldığı eşyaları ertesi günü kız evine yollar fakat yinede o eşya gelinle çehizine konulmak sureti ile geri gelmektedir. Kız evi damattan gelen bu eşyaya karşılık süslenerek bir tepsi üzerine yerleştirilmiş bir sürahi şerbeti damata gönderirler. Damat bu tepsiyi getirene bahşiş verir. Şerbetle içmeden düğüne kadar geçen sürede "göz aydına " gelen herkese kahve ve şerbet ikram edilmesi adettendir.

Şerbet içildikten sonra sırada nişan vardır. Nişana karar verildikten sonra okuyucularla nişana çağrı yapılmaktadır. Okuyucu falan kişinin selamı var şu gün falan saatte kız evinde veya salondaysa salonda nişan var diye davet eder. Yöremizde okuyucu düğünün tamamı için tutularak ücretlendirildiği gibi köylerimizde köy bekçisi veya höpörlörlede davet yapılmaktadır.

Belirli bir nişan günü yoktur. Nişana gelen davetliler eğer erkek tarafından ise altın veya para takar eğer kız tarafından ise kızın eksikleri varsa onları getirmek sureti ile düğün yapanlara yardım etmiş olunmaktadır. İlimizde misafirperverliğe büyük önem verilmekte ve hala güzel bir toplumsal değer olarak yaşatılmaktadır. Nişanlarda köy dışından gelen misafirler konuk evlerinde ağırlanmaktadır. Nişandan birkaç gün evvel toplanılarak bu konuk evleri kararlaştırılmaktadır. Nişan yapılırken nişanlık olarak kıza nişan elbisesi, iç çamaşırı, makyaj mazemesi, kolonya, ayakkabı, terlik, hırka, tülbent, eşarp, entari, ve takılar alınır. Bu alınan malzemeler bir bohçe içerisinde kız evine birkaç gün evvelden gönderilmektedir.

Nişanda daha çok kadınlar tef çalarak oyunlar oynayarak eğlenmektedir. Davetlilerin sayısı artıca takı merasimine geçilir. Takı ve hediyenin ağırlığı davetlinin yakınlık derecesi ve maddi durumuna göre değişmektedir. Nişanda gelin kayınvalidesinden izin alarak oynar ve uzun uzadıya oynamaz kısa bir süre oynar ve oturur. Kız sağdıçla birlikte takı müddetince bekler ve takı bittikten sonra kaynanasından başlayarak tüm davetlilerin elini öper. Nişan eğlenceleri kadınlar arasında geçmekteyken son yıllarda damatta bu törene katılmaktadır. Nişana gelen davetlilerin dağılmasıyla sona ermektedir.

Nişanlı gençler birbirlerini tanımak amaçlı görüşebilmekte ve bu genelde kız evinde gerçekleşmektedir. Bu ziyaretlere oğlan anne ve babasıyla katılmaktadır. Mehir veya ağırlık konusu nişanla söz arası birgün konuşulmaktadır. Başlık kısaca kız tarafının maddi durumu iyi değilse onları onure etmek için verilmektedir. Başlığa bakıldığında adet olma özelliğinin olduğunu ve bu özelliğin gün geçtikçe azaldığını görmekteyiz. Başlık para veya altın olarak ödenmektedir. Ağırlık ise damat tarafının yeni ev için aldıklarına denmektedir. Ağırlığa "kalın" dendiğide olmaktadır. Ağırlık içindede erkek tarafının yeni en için aldığı herşey bulunmaktadır. Ağırlık genellikle düğünden önce kız evine götürülmektedir.

Düğün için konuşulan takılar nişanda takılacağı gibi genelde düğün içinde de takılmaktadır. Nişanla düğün arası bir zamanda resmi nikah yapılmaktadır. Dini nikahta ise imam, gelin vekili, damat ve aile büyükleri bulunmaktadır. Eğer dini nikahta mehir (evlenen kadına güvence olarak verilen paua veya ziynetlerin tümü)sözkonusu olursa damat ya peşin öder yada vaat eder. Eğer mehir verilmişse bu gelinin öz malı sayılmaktadır. Dini nikahta bağlanmak (dini nikah anında eğer parmakta yüzük saat oynatılır, kilit kilitlenir,ip düğümlenmesi erkeği kadına karşı soğuklaştıracağına olan inanç) sözkonusu olacağından genelde nikah anı saklı tutulmaktadır. Mehir altın veya para olarak verilmekte ve kız gelin giderken kızın çehiz sandığı veya çantasına konulmaktadır. İmam nikahı sırasında ödenenler, kıza ve oğlana alınanlar bir senete yazılır ve imza altına alınır. Bu senetin bir nüshası kız bir nüshasıda erkek tarafında kalmaktadır.

İlimizde hayırlı işin fazla uzatılması hoş karşılanmamaktadır. Maddi durum elveriyorsa en kısa sürede düğün yapılmasında fayda vardır denmektedir. İki bayram arasında - ramazan ve kurban bayramları- düğün yapılmamaktadır. Eğer nişan ve düğün arasına bayram veya hıdrellez girerse yapılması gereken şeyler vardır.

Ramazan Bayramı: Gelin kız için bayramlık elbise, şeker, kolanyağı alınarak gelin evin gönderilir.

Kurban Bayramında: Bayramlık elbise ve boynuzlarına bir beşibirlik takılmış koç alınarak kız evine gönderilir.

Nevruz (Sultan Nevruz): Sultan nevruzda ise kız evine baş harfi "S" ile başlayan simit, susamlı çörek, süt gibi şeyler bir bakır sini içerisinde kız evine gönderilir. Kız evi bu günlerde hediye getirenlere bahşiş vermektedir.

Nişanlılık yarı evlik sayıldığından bozulmasıda toplum tarafından hoş karşılanmamaktadır. Yinede seyrekte olsa nişanın bozulduğu olmaktadır. Nişan iki ailenin çeyiz, başlık, ağırlık gibi konularda anlaşamamasından bozulmaktadır. Eğer nişanı kız tarafı bozuyorsa -buna "çıkı atma" denir- tüm hediye ve takıları oğlan evine gönderir. Eğer oğlan tarafı bozuyorsa kız istese hiçbirşey vermeye bilir. Nişanlısından ayrılanın -bilhassa kızın- evlenmesi ilki kadar kolay olmamaktadır.

Evlilkte toplumsal yapının temel taşı olan aile kurulacağından yeni ev için iki tarafada temel yükümlülükler düşmektedir. Yeni ev için erkek tarafı salon takımı, yatak, ayna, halı, koltuk takımı alır. Kız tarafı ise mutfak ve yatak odasını yapar. Çeyiz olarakta yatak takımları, karyola örtüleri, iç çamaşır, perde , bakır eşya alır. Kızın yeni ev için yaptığı el işleri "sandık eşyası" olalarak anılmaktadır. Kız çocuğu doğduğu günden beri çeyizi hazırlanmaktadır. Bu nedenle "Kız beşikte çeyiz sandıkta" denmektedir.

Erkek tarafı ev eşyalarını hazırlayınca ve kendini düğüne hazır hissedince kız tarafına gelerek düğün tarihini belirleme isteğini belirtir. Kız tarafınında hazırlıkları konuşularak ortak bir tarihte anlaşma sağlanır. Düğün günü karara bağlandıktan sonra urba düzme günü konuşulur. Buna "düzgünn düzme" denmektedir. Düzgün düzmeye kızın genç akrabaları annesi ve oğlan tarafından ise oğlanın ağbisi amcası katılmaktadır. Burada gelinlik kıza yazlık ve kışlık olmak üzere iki kat elbise, iç çamaşırı, manto, havlu, hamam takım - tarak, lif, sabun konan oval tabak, gümüş takunya- kızın ailesine ufak hediyeler alınır. Burada kız babasına hediye alınmaz çünki bu hoş karşılanmaz. Düzgün düzmede alınanların masrafını erkek tarafı karşılamaktadır. Kız tarafı ise damat için damat elbisesi iç giysiler gömlek ayakkabı gibi töreler alır.

Düzgün düzmede kumaş alınmışsa bunlar köy yeri ise bilen bir kadın eğer şehirde ise terzi tarafından dikilmektedir. Gelinlik biçileceği günü kızın arkadaşları ve kadınlar terziye giderler terzi işe başlarken makas kesmiyor diye bahşiş ister ve orada bulunanlar terziye bahşiş verir.

İlimizde belirli bir düğün günü yoktur. Fakat Cuma akşamı inancı bu uygulamada da kendi ağırlığını hissettirmektedir. Şöyle ki; düğünler ya cuma akşamı başlamalı yada cuma akşamı bitmelidir. Biz bu araştırmamızda düğünün en çok uygulanan formu olan perşembe günü öğleden sonra başlayıp pazar akşamı biten ve geleneksel olana en yatkın olanını belirtip düğün uygulamalarınıda o şekilde sıralamanın işimizi kolaylaştırmanın yanında konunun daha anlaşılır olmasınıda sağlayacağına inanmaktayız. Konu folklor (halkbilimi) olunca her ne kadarda mutlak doğruya ulaşılmak istensede eksik kalan veya günbe gün değişime ugrayan uygulamalar bu tek dogruya ulaşma işini imkansız kılmaktadır.

Düğün tarihi belli olduktan sonra aile büyükleri ve yakın komşuların katıldığı "danışık toplantısı" yapılmaktadır. Bu toplantıda okuyucuların kimler olacağı, konuk evleri, oduna gidecekler, yiğitbaşının kim olacağı, düğün kahyası gibi düğünün tüm olayları konuşulmakta ve gerekenlere görevleri bildirilmektedir.

Düğün başlamadan 8-10 gün evvel okuyucu çıkmaktadır. Okuyucu erkek tarafından ise her iki evin adetlerini eğer kız tarafından ise sadece kendi adetlerini saymaktadır. Kız tarafında çeyiz asma, ara gecesi, gelin hamamı, kına gecesi ve gelin alma sözkonusu olmaktadır ve kız evinin okuyucusu sadece bu günleri bildirmektedir. Erkek evinin okuyucusu ise bu adetlere ek olarak erkek evinin geleneklerini de saymaktadır. Erkek evinde ise danışık yemeği, bayrak kaldırma, damat hamamı, erkek kınası, güvey dolandırma ve gelin almanın tarihlerini ve saatini söylemektedir.

Düğün başlamadan 8-10 gün evvel çeyiz asılmaktadır. Çeyiz görmeye gelenler kızın işine yarayacağını düşündükleri hediyelerle gelmektedirler.Çeyiz asıldıktan 3-4 gün sonra ara gecesi yapılmaktadır. Ara gecesi kız ve onun yakın arkadaşları arasında ve çeyizin asılı bulunduğu odada gerçekleşen bir uygulamadır. Ara gecesinde kız ve arkadaşları sazlı sözlü bir eğlence tertiplemektedirler.

Kız çeyizini görmeye erkek tarafıda gelmektedir. Çeyiz görmeye gelenlerin yaptığı gibi erkek tarafıda yanlarında hediyeleri ile çeyiz görmeye gelirler. Çeyiz toplanmadan evvel erkek tarafından bir kişi kız tarafındanda bir kişi belirlenir ve bu kişiler gelinin tüm çeyizini ortalama fiyatları ile yazarlar.Fiyat yazım işi sonlanınca çeyiz toplanarak sandıklara doldurulur.

Düğün perşembe başlamaktadır ve düğünün ilk başladığı an bayrak kaldırmadır. Salavatlar eşliğinde bayrak kaldırılarak düğün başlatılmış olmaktadır. Bayrak kaldırmada bayrak uzunca bir cereğin ucuna takılır.Tepesi soğan, elma, tavuk tüysü takılarak süslenir. Bayrak cereği düğün evinin üzerinden görülecek şekilde çivilenmektedir. Ama günümüzde apartman önlerine ip ile bağlanarakta düğün evi bellirlenir. Düğün müddetince bu bayrak düğün evinde asılı kalmaktadır.

Düğünlerde bir bayraktar olmaktadır. Bayraktar orada oynayan halay çeken gençlere sigara tutulması çay ikram edilmesi, eğer açsalar sofra hazırlanması, mehtere bakılması, damat gezerken elinde bayrakla önde gidilmesi, gelin alayının önünde gidilmesi, düğün bittiği akşam mehterlerin evine götürerek agırlanması gibi görevleri vardır. Bayraktar olanın bu ve benzeri uygulamalardan pek fazla kârı olmamaktadır. Bu yaptıklarını komşuluk hatırı için yapmaktadır.

İlimizde sağdıç olmaktadır. Sağdıç çocuk sağdıç olacağı gibi evli veya bekar gençlerden de olmaktadır. Sağdıç eğer evliyse damata gözkulak olmak, ona yol göstermek gibi eğitici bir fonksiyon üstlenmektedir.

Düğün Cuma günü normal seyrinde sürmekte ve oyunlar oynanarak devam etmektedir. Akşama kadar davul çalmakta ve oyunla geçmektedir. Gece gençler arasında düğün evinde orta oyunlarda oynanmaktadır.

Cumartesi günü gelin hamamı ve damat hamamı yapılmaktadır. Köy dışından gelen misafirler mehter tarafından karşılanarak konuk evlerine götürülmektedir. Gelen misafirler mehtere bahşiş vermektedirler. Düğün kahyası gidip bir ihtiyaçlarının olup olmadığını sormaktadır. Gelen davetlilere yemek verilmekte yemek bitiminde herkes siniye töre adında para bırakmaktadırlar.

Kız evinin diğer bir uygulaması ise gelin hamamıdır. Gelin hamamı cuma veya cumartesi günü olmaktadır. Gelin hamamına tüm tanıdıklar çagrılmaktadır. Gelin hamamı için hamama veya çermik, kaplıca, yunak varsa yunağa gidilmektedir. Bizim anlatacak olduğumuz İl merkezideki uygulamadır.Gelin hamamı da bu gün yapılmaktadır. Gelin hamamına "düğün hamamı" denildiğide olmaktadır. Okuyucu hamama çagrıyı " Hanımımın selamı var suyu sabunu bizden falan gün gelin hamamı var" diye yapmaktadır. Gelin hamamından bir gün evvel dolma börek çörek yapılmaktadır. Hamam sabahı herkes toplandıktan sonra bindallı giyinmiş olan gelin salona arkadaşlarıyla girmekte ve girişte bulunan havuzun etrafında üç kez döndükten sonra orada bulunanların ellerini öpmektedir. Hamam eğlencesi olurken oğlan tarafı mevsime göre Tokat kebabı veya yiyecek birşeyler göndererek orada bulunanlara ikram ettiği olmaktadır. Hamam eğlenceleride sazlı sözlü olmaktadır. Hamamda saz çalan kadınlara orada hazır bulunanlar tarafından bahşişler verilmektedir.

Damat hamamı da aynı gün olmaktadır. Fakat damat hamamı pazar günü gelin indikten sonra da olduğu olmaktadır. Bizim anlatacak olduğumuz cumartesi günü ve bol katılımlı olan damat hamamıdır. Damat hamama gidince herkes katılmaktadır. Damat, sabah hamama arkadaşları nezaretinde ve büyük bir kalabalık tarafından götürülmektedir. Damat hamamda iken dışarıda kalabalık tarafından çeşitli oyunlar oynanmaktadır. Orada damat traş edilir. Damat hamadan çıkarken dualarla bakır bir sini içerisinde ve tüm parçalar sağ taraftan başlanaral giydirilir. Köylerde daha sonra damat ata bindirilir. Damat ata binince töre bağlama işlemi başlar ve bu eve kadar sürer. Töre genellikle bir bez çit gibi bir kumaş türü olmaktadır. Töreler bağlana bağlana öyle bir hal almaktadır ki damat at üzerinde gözükmemktedir. Damat evin önüne gelince tekrar dua töreni olmaktadır. Damat ve sağdıç el öperler. Damat ve sağdıç el öperken töre verilir. Bu geleneğe damat oturtma ve güveyi donatmada denmektedir.

Cumartesi günü kız evi için önemli bir gündür diyebiliriz. Kız düğünüde sayılacak kına gecesi bu gece yapılmakadır. Kına gecesinde kullanılacak kına ve dağıtılacak çerezler oğlan evi tarafından kız evine gönderilmektedir. Kız evi kınayı getirene bahşiş vermektedir.

Akşam erkek evinde toplanan akrabaları davul zurna eşliğinde kız evine giderler. Yolda çeşitli oyunlar oynanmaktadır. Kız evinde ise kızın yakın akrabalaları toplanmıştır. Oğlan evinden gelenlerin önüne sırık veya ip tutularak yolları kesilir ve bahşiş alınır. Gelen konuklar içeri alınır. Mehter dışarıda kalmaktadır. Mehter dışarıda çeşili havalar çalamakta ve gençler eğlenmektedir. Bu şekilde müzikte içeri girmiş olmaktadır. Genellikle kına gecelerinde tef kullanılmaktadır. Tefle ağır havalar çalınmaktadır. Önce oyunlar oynanmakta daha sonra gelin ağlatılmak için çeşitli ilahi ve deyişler okunmaktadır. Herkes toplandıktan sonra elinde kına tepsisi olan ve genelde yakın akrabadan seçilen bir kadın önde içinde mumlar yanan kına tepsisini elinde tutarak ve gelin bu kadının arkasında salona alkışlar eşliğinde girerler. Gelin sagdıcı varsa sağdıçı ile sağdıçı yoksa bir akranı ile salonda bulunanların tümünün elini kaynanasından başlamak sureti ile öpmektedir. Gelinin el öpme işi bittikten sonra kendisi için hazırlanan köşedeki yerine oturmaktadır. Gelin başı içinde gül desenleri bulunan al bir oyalı örtü ile örtülmektedir. Gençler çeşitli oyunlar oynar. Saat ilerledikçe oyun ve eğlence havası kendini bir matem bir yas havasına bırakmaktadır. Kına yakıcı kadın kına türküleri söyleyerek kına yakma işine başlar. Yöremizde çok çeşitli kına türküleri söylenmektedir.



Kınamı kardılar hamur ettiler

Yollara döktüler çamur ettiler

Benim kız adımı gelin ettiler

Anam sütün helal eyle



Ağla anam ağla el ettin beni

Gözümün yaşını sel ettin benim

Helal eyle helal eyle

Anam hakkın helal eyle



Babam Tokat'a vardımı

Tokat kınası aldımı

Gelin olduğun bildimi

Şen babam evin şen olsun

Gidiyorum haberin olsun



Çekin atımın başını

Silin gözümün yaşını

Çağırın bey kardaşımı

Şen babam evin şen olsun

Gidiyorum haberin olsun



Elek içinde valası

Kağıt içinde kınası

Hanıya bu kızın anası

Şen babam evin şen olsun

Gidiyorum haberin olsun



Gül dibinde gül var mı?

Nar dibinde nar var mı?

Bu gece kalacağım

Evinizde yer var mı?



Şen ol anam şen ol

Evin barkın şen olsun



Kına türkülerinden de anlaşılacağı üzere kızın evden ayrılışı yeni bir hayata başlayış ve önceki hayatının yok sayılışı şeklinde olmaktadır. Zaten halkımız doğum, sünnet, askerlik gibi geçiş dönemlerini çok önemli sayarken aynı zamanda önceki hayatı da yok saymaktadırlar. Kına gecesi de kız için böyle görülmektedir. Kına gecesi kızın baba evindeki son gecesi olması münasebeti ile böyle hüzünlü bir hava estirilmektedir. Kına yakılması işlemi de bu kına türküleri eşliğinde olmaktadır.

Kına askere gidecek delikanlıya, kurbanlık koça, gelinlik kız ve oğlana yakılması da verilen manayı göstermektedir. Gelin kınası yakılırken kına ezilmiyor, kına sürülmüyor gibi şeyler söylenmek sureti ile erkek tarafından bahşiş alınmaktadır. Kına yakılınca gelin eli al bir bezle sarılmaktadır.

Gelinlik çağı geçmiş kızlar ve yettiğince isteyen herkes kına yakmaktadır. Kınadan bir kısım oğlan yakınacağı için oğlan evine gönderilmektedir. Damadın kınasını yiğitbaşı yakmaktadır. Gelen misafirler kına bittikten sonra dağılmaktadır. Kızın yakın arkadaşları ve yakınları kızın kalan eşyalarını da sandıklara yerleştirmek için toplarlar. Kızın eşyaları toplanınca kız gitmeye hazır demektir. O akşam kızın arkadaşları kızla birlikte kalmaktadırlar. Damat ise çoğunlukla tek parmağına ve avuç içine kına yakmaktadır.

Kız nişanlandıktan sonra örtünme şeklini değiştirmektedir. Kız nişanlılıkta ve evliliğin ilk zamanlarında "yaşmak çalmak" dediğimiz özel bir baş bağlama metodu kullanmaktadır. Damat ise düğün boyunca " Kefiye" denen üçgen biçiminde bağlanmış ipek bir bezi omzuna atkı şeklinde atarak diğer insanlardan ayrılmaktadır. Bu damat adayının kolayca tanınması için yapılmaktadır.

Pazar günü sabah erkek evinde gelin almak için hazırlıklar yapılmaktadır. Gelen misafirler ve çevrede bulunanlar gelin almaya gitmek için toplanmaktadırlar. Gelin atla, faytonla veya arabayla alınmaktadır. Gelin almak için erkek evinin önünde toplanmakta ve gelin alayı oluşturulmaktadır. Gelin almak için oğlan evinden önde bayraktar daha sonra mehter, mehterin ardından bir gurup genç ve tüm toplananlar oyunlarla yola çıkar ve kız evine giderler. Kız evine girmeden önce bir oyunda kız evi önünde oynanmaktadır. Kız evinde oyunlar oynanırken evin büyüklerinden birkaç kişide kız evine girmek ister fakat daha önceden kilitlenen kapıyı açtırmaları gerekmektedir. Kapı açtırmak için erkek tarafına bahşiş verilmesi gerekmektedir. Verilecek bahşiş uzun uzadıya pazarlıklardan sonra belirlenmektedir. Bahşiş verildikten sonra gelinin erkek kardeşi veya kardeşi yerine tanıdığı bir akrabası gelin kuşağını bağlaması gerekmektedir. Gelin kuşağı kırmızı bir şerittir ve " Evine bağlı olsun" veya buna benzer bir niyetle bağlanmaktadır.

Kapı açıldıktan sonra eşyaları yüklemeye sıra gelmiştir. Eşyalar yüklenirken özellikle çocuklar sandık, yatak gibi eşyalar üzerine oturarak erkek tarafından bahşiş almaktadırlar. Bu işlemler sürerken mehterde gelin çıkarma havaları çalmaktadır.

Gelin alayı geldiği gibi yanlarına gelini de alarak yola koyulmaktadır. Gelin atta ise atının başını aile büyüklerinden biri çekmektedir. Eee "Gelin ata binmiş ya nasip demiş" denmez mi?.... Düğün alayı damat evine doğru ilerlerken damat genellikle gelinin ineceği yere hakim bir yere çıkmak sureti ile alayı beklemektedir. Gelin kapıya gelince orada bulunanlar gelin attan inmiyor diye bağırılmaktadır. Kaynana ve kayın valide gelinin bu davranışına karşılık ona bir şey verirler veya vaat eder. Bu verilenler yöreye ve vaat edenin maddi durumuna göre değişmektedir. Gelin salavatlar eşliğinde attan veya her ne ile geldiyse ondan inmektedir. Gelin inerken damat gelinin başından madeni para ve elma şeker gibi tatlı şeyler atar. Gelin eve yollanınca kaynana gelin benden korksun diye çömlek kırar, dili tatlı olsun diye eşiğe yağ bal sürülmektedir. Gelin attan inince kucağına oğlan çocuğu verilir. Gelin birkaç kadın tarafından alınarak gelin odasın götürülmektedir. Damat daha sonra gelerek gelinle biraz konuşur. Daha sonra damat gelini alarak orada toplanan kadınların yanına gitmektedir. Buna koltuk yapma veya koltuğa çıkma denmektedir. Gelinle damat orada bekleyen ve gelini görmek isteyen kadınların yanına gelirler. Orada bulunanların ellerini öperler. Damat daha sonra oradan ayrılarak bir komşu evine gider. Düğün alayı gelinin eşyalarınıda yanında getirmişlerdir. Gelin eşyalarının indirilmesi işlemi bittikten sonra sıra düğün yemeğine gelmiştir. Düğün yemeği komşularla yardımlaşarak hazırlanmaktadır. İlimizde düğün yemeği denecek bölüm gelin almadan gelenlere verilmektedir. Verilen bu yemekler:Düğün Çorbası,Pehlili Pilav,Etli Dolma,Un Helvasıdır.

İlimizde düğün müddetince halay vb. oyunlar oynandığı gibi akşamları orta oyunları da çıkartılmaktadır. Yöremizde deve oyunu köroğlan oyunu, sınırtaşı oyunu, değirmen oyunu, demirci- körük oyunu gibi birçok orta oyunlar oynanmaktadır.

İlimizde düğünleri neşeli kılmak için düğün görevlilerine, düğün yakınlarına, veya misafirlerden hatası bulunanlara cezalar verilmektedir. Yemekler soğuk geldi, vaktinde gelmedi, oda sorumlusu izin almadan çıktı v.b bahanelerle kişiler suçlanmaktadır. Bu haksızlığı affettirmek için çeşitli cezalar verilir. Tabii orda bir suç ve cezada varsa itirazlarda olacak. Hal böyle olurda olay mahkemelik olmaz mı? Hemen orada temsili bir mahkeme kurulur ve suçlu suçsuz ayırt olur. Ama bu mahkeme sahtedir fakat cezalar mutlak yerine getirilmelidir. Cezalar ise genelde düğünün mantığına uygun ziyafet verme cezalarıdır. Kişilerin ıslatma, merdivene sarılma gibi gülünç duruma düşürücü cezalara çarptırıldığı da olmaktadır.

Damat ve düğündekiler akşama kadar eğlenir. Akşam topluca camiiye yatsı namazına gidilmektedir. Camiiye giderken ve gelirken çeşitli oyunların oynandığı ve duaların okunduğu olmaktadır. Camiiden geldikten sonra damat orada bulunanlar ve anne babasının elini öperek gerdeğe girer. Tabii yumruklardan kurtulabilirse. Geriye kalan gençlere yemek verildiğide olmaktadır. Bayraktarın son görevi ise mehteri alır evine götürür ve onlara bir ziyafet çeker.

Damat burada geline hoşgeldin der. Gelin yüzünü açmak istemezse damat yüz görümlüğünü takar. Yüz görümlüğü kişinin ekonamik gücüne göre değişmektedir. Burada iki rekat namaz kılar. İlimizde bekarete değer verilmektedir. Gelinle gelen gelin yengesi geç saatlere kadar bekleyerek çarşafa bakar ve öyle ayrılır oğlan evinden. Bekleyen bu yenge için gelinin sigortası denmektedir.

Damatla gelinin gerdek sabahı hiç çıkmadığda olmaktadır. Fakat çıksalar bile gelin hiç konuşmamaktadır. Buna gelinlik yapmakta denmektedir. Gelinlik yapmak veya söylemezlik adeti geline kayınbaba ve kaynananın bir hediye vererek konuş demesine kadar sürmektedir.

Yöremizde gelinle damat aile içinde yüksek sesle ve isimlerini söyleyerek konuşmamaktadır. Düğün bittikten sonra haftasına gelinle damat kızın baba evine giderler. Buradada damat konuşmaz yemez içmez. Kayınbabası damata saat veya benzeri bir hediye vererek onu konuşturur. Bu ziyaretler normal seyirle devam etmektedir.


zilede kültür

6000 yıllık tarihi boyunca üzerinde barındırdığı medeniyetlerin izlerini taşıyan zile; çok çeşitli ve zengin bir kültürel yapı ile yoğrulmuştur. Valiliğimiz, ilimizin bu zengin kültürel varlığının korunması ve gelecek nesillere aktarılması için gayret göstermektedir.6000 yıllık tarihi boyunca üzerinde barındırdığı medeniyetlerin izlerini taşıyan zile; çok çeşitli ve zengin bir kültürel yapı ile yoğrulmuştur. Hititlerden günümüze kadar üzerinde yaşamış tüm medeniyetlerin izlerini ilimizde bulmak mümkündür. Maşat höyükte ki Hitit şehri, Roma, Bizans döneminden kalma Sebaptapolis yerleşim bölgesi, . Yüzyıllardır bozulmadan günümüze ulaşan gelenek ve göreneklerimiz, yemek kültürümüz, giyim kültürümüz, folklorik değerlerimiz, bakırcılık, yazmacılık, halı kilim ve kumaş dokumacılığı günümüzde de aynı disiplin ve aynı hevesle yapıla gelmektedir. Reşadiye’de bulunan Selemen Yayla Pazarında hala değiş tokuş usulü alışveriş yapılmaktadır.

Halkımızın sevincini, hüznünü, sıkıntılarını, mutluluğunu motif motif işleyen folklorik değerlerimiz, Omuz halayı, Geyik oyunu, Ellik halayı, Çekirge oyunu, , Maşat Halayı ve Semah oyunu gibi daha onlarcası bulunan oyunlarımızın her birinin arkasında bir sosyal olgu yatmaktadır. Orta Asya Türk giyim kültürünün hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmesi ve bu kültürün bazı köylerimizde hala devam etmesi zileye bir ayrıcalık katmaktadır. Bindallı, Şalvar, Çarşaf, Yazma, Çorap zilekadın kıyafetlerinin en önemlileridir. Kadife atlas üzerine gümüş telle işlenmiş belden yukarısı dar alt kısmı geniş Bindallı denilen boy elbisesine özellikle kırsal kesimlerde sık sık rastlamak mümkündür. Bele takılan gümüş kemer bu kıyafetin bir aksesuarıdır.



zilenin mahalli erkek kıyafetlerinde en çok dikkat çeken cepkendir. Önceleri gündüz kıyafeti olarak , sonraları düğünlerde ve özel günlerde giyilen cepken yelek boyunda önü düğmesiz etrafı sarma ve ortası kasnak işi ipek ile süslü altına gömlek giyilen bir kıyafettir. Ayrıca yakasız gömlek , pantolon ve bele sarılan kuşak, zileli erkeklerin mahalli giyim şeklidir.



İlimizin yemek kültürü de oldukça zengin ve iştah açıcıdır., etli dolma, bakla dolması, keşkek, gendüme çorbası , bacaklı çorba, cevizli çörek, bezli sucuk, bat gibi yemeklerin yanında zile türküleri tüm ülkemizde zevkle dinlenen türkülerimizdir. Bu türkülerimizde aşkı, hüznü, kederi, neşeyi, felaketi, hoşgörüyü kısacası halkın tüm yaşam şeklini bulmamız mümkündür. “Sabahın seherinde ötüyor bülbül, Hey on beşli on beşli , burçak tarlası, Tokat yaylası “ gibi türkülerimiz ülkemiz folklorunda önemli bir yer tutmaktadır.



Günümüzde yeni bir teknoloji ve şehir kültürünün hızla gelişmiş olduğu çağımızda, ilimizde hala orta Asya kültürünün gelenek ve göreneklerinin bozulmadan devam ediyor olması önemli bir olgudur. Düğün geleneği, oda oyunları, maniler, orta oyunları, batıl inançlar, sosyal ve toplumsal dirliğin ayakta kalmasını sağlayan ahlaki ve insani adetler hala sosyal hayatımıza yön vermektedir.


muharrem efendi

MUHARREM EFENDİ: 1504 (Hukukçu- Edebiyatçı) Zile’de doğan Muharrem Efendi hukuk bilgisiyle ünlüdür. Bu eserlerini Türkçe ve Arapça yazmıştır. Özellikle yazıldığı çağ için çok değişik olan ve kadınlara ait ‘Ummetunnisa ve Rebulmesail’ kitapları çok ünlüdür.


tokat zile lehçesi

Alaçuh


bağ evi.


İşmar


Göz kırpma,Işaret

Aha


İşte.


İşlik


Yakasız gömlek

Ağleş


Dur.


Irak


Uzak

Aşurma


Kulplu kazan.


Gavlağan


Çınar ağacı

Arustak


Ters tavan


Kertük


Gedik.çentik

Arsız Eniş


Acem lalesi


Gablıh


Mutfak rafı

Atku


Şal


Galuh


Evlenmemiş yaşlı kız

Ağartu


Ayran


Kelem


Lahana

Aşkana


Mutfak


Kelik


Eski ayakkabı

Badal


Merdiven


Kesek


Noksan

Bayahtan


Biraz önce


Keşik


Sıra

Bıldır


Geçen sene


Küskü


Kapı sürgüsü

Bakraç


Küçük kova


Kiren


Kızılcık

Boduç


Kara bakla


Kirtik


Sıkı

Böcük


Haşere


Kocabaş


Şekerpancarı

Buymak


Üşümek


Köme


Cevizli sucuk

Çapula


Yemeni


Löbet


Sıtma

Çit


Yazma


Lığırt


Balçık sulu çamur

Cerek


İnce uzun ağaç


Lülüt


Çitlembik

Çemüç


Kurutulmuş üzüm


Lök


Topaç

Çelpeşük


Karmaşık


Mahat


Sedir

Çıkın


Küçük bohça


Malamat


Berbat

Citme


Tekme


Mangaş


Cımbız

Cıngı


Ateş kıvılcımı


Mıh


Çivi

Cicik


Meme


Mücürüm


Omlet

Cücük


Civciv


Mısmıl


İşe yarar

Culuk


Hindi


Mertek


Kereste

Çiğit


Çekirdek


Mumbar


Sakatat

Çimmek


Yıkanmak


Mudul


Ucu çivili sopa

Çepük


Alkış


Nelbeki


Küçük bakır tabak

Çoşdar


Laf getirip götüren


Nivik


Şifalı bir bitki

Çöçelenmek


Boşa vakit geçirmek


Nalin


Takunya

Dangadak


Aniden


Neyanna


Hangi tarafa

Dastar


Sofra bezi


Okloğo


Oklava

Dodalik


Çalıkuşu


Okçur


Bel lastiği

Dulda


Saklanacak yer


Oturah


Tabure

Dıvrak


Yakışıklı


Pahıl


Cimri

Edik


Çocuk patiği


Pelver


Salça

Elfetün


Ateş gibi


Peşkir


Peçete

Erinmek


Üşenmek


Petni


Ahırda hayvan yeminin konulduğu yer

Ellam


Herhalde


Publa


Baş yastığı

Erüşte


Evlerde yapılan makarna


Pürpürüm


Semiz otu

Essahtan


Hakikaten,sahiden


Serpene


Kamelya,çiçeklik

Emüşük


Süt kardeş


Seğirtme


Hızlı koşma







Seku


Ceket

Eyöğü


Kaburga kemiği


Suluk


Hamam havlusu

Eccük


Azıcık


Sümsük


Pisboğaz

Esbap


Çamaşır


Sorutmak


Ayakta durmak

Fırtmak


Küsmek


Sepelek


Tezcanlı

Fodula


Sandviç ekmeği


Sahan


Büyük bakır tabak

Gadinge


Yenge


Susak


Şose

Gaddem


Kadar,parça


Şip


Çabuk

Gah


Kabuklu hoşaf


Tavar


Geniş ağızlı kiremit su kabı

Gamga


Yonga


Telesimek


Bunalmak

Giyoğu


Damat


Telpoş


Kulaklı bakır kap

Gangıl


Arkada kalan


Tille


İnce sopa

Gaşmer


Komiklik hokkabazlık yapan


Tinor


Maltız

Gahırdak


Koyun kuyruğunun kavrulmuşu


Tosbağa


Kaplumbağa

Gilavader


Üzüm asması


Temek


Ahırda gübre atma deliği

Gilik


Pide


Toyga


Yayla çorbası

Gölük


Merkep,eşek


Tuman


Don

Güdük


Kısa boylu


Urba


Elbise

Gurk


Aralık


Ülüngür


Sıska işe yaramaz

Hahut


Külüstür, işe yaramaz


Ümük


Boğaz

Terki


Kova


Vazalah


Ukala

Hemecük


Oyuncak bebek


Vesait


Araba

Hedük


Pişirilmiş buğday


Yazu


Düzlük ovalık yer

Henim


Hincik –Şimdi


Yeğnik


Hafif

Hülefe


Bedava


Yağırnı


Sırt

Hökelekli


İriyarı


Yallık


Küçük çocukların önlüğü

Heğri


Sende


Yeğin


Güzel,yiğit

Heğ


Büyük sepet


Yüğürtmek


Düzensiz koşmak

Hayat


Avlu


Zavrak


Salatalık, hıyar

Hemi


Öylemi


Zıran


Azgın kimse

İlistir


Sapsız kevgir,süzgeç


Zıpır


İri yarı kimse

İssot


Yeşil biber


Zoğal


Kızılcık

İşkefe


Yufka








zilemizin kasabaları

ZİLE KASABALARI

Evrenköy Kasabası

İlçenin güneyinde yer alan Evrenköy Kasabası, Üçkaya, Çiçekpı-narı, Üyük, Karakuzu köyleri ve Yıldıztepe Kasabasıyla komşudur. İlçeye 24 km. uzaklıkta olan kasabanın yolu asfalt olup, çevre köylere bağlantılı yollan stabilizedir. Ulaşım belediye otobüsü ve taksilerle sağlanmaktadır. Demiryolu kasabanın 5 km. uzağından geçmektedir.
Geniş otlakları ve yaylaları bulunan Evrenköy'ün güneyinde ormanlarla kaplı deveci dağı, kuzeyinde ise üzüm bağları bulunan ova ve Boztepe Göleti vardır. Saray yaylası, kuşdemir yaylası, çat yaylası, fındık alan yaylası ile mevsimlik yayalacılarm çıktığı Mal-tepenin Böğrü, İnceboyun, Kurban-pınarı denilen yerler önemli yaylalarm-dandır. Tahribata uğrayan ormanlık alanlar köyün kasaba olmasından sonra koruma altına alınmıştır. Yerleşim yeri değişmeyen ve ne zaman kurulduğu bilinmeyen kasabanın Kızılcinli Oğulları tarafından kurulduğu, Altıntaşlar, Bozaliler, şimdiki Şahinler, Baba Sokmazlar (soyadları), Karamehmet Oğullan (Özkaralar),nm ilk yerleşen ailelerden olduğu söylenmektedir.
Çok eski yerleşim yerlerinden olan Evrenköy 1976 yılına kadar muhtarlık olarak kalmış, bu tarihten sonra belediyelik olarak idari yönden değişikliğe uğramıştır. Köye gelen özel ve resmi yazılarda "Kızılcin" olan köyün adının zaman zaman yanlışlıkla "Kızılçin" olarak yazılması nedeniyle kasabanın adının değiştirilmesine karar verilmiş ve 12 Eylül 1980 Harekatını gerçekleştiren, 7. Cumhurbaşkanımız seçilen Sayın Kenan EVREN'in soyadından esinlenerek Belediye encümeninin 27. 10. 1981 tarih ve 315 sayılı kararları ile kasabanın "Kızılcin" olan ismi "Evrenköy Kasabası" olarak değiştirilmiştir. Kasabada Yeşilyurt ve Alparslan adında iki mahalle bulunmaktadır.
1990 nüfus sayımına göre kasabanın mevcut 250 hanesinde2860 kişi yaşamaktadır.
Geliri tarım ve hayvancılığa dayanan kasabanın arazisinde arpa, buğday, fiğ, mercimek, nohut, şeker pancarı ve ayçiçeği yetiştirilmektedir. Kasabada 70 traktör mevcuttur. Boztepe Göletinden faydalanamayan kasaba halkı, arazisinin büyük bir bölümü Deveci Dağından gelen kaynak suyu ve Ayhatun denilen yerden çıkan kaynak suları ile sulanmaktadırlar.
Kasabanın güneyi dağ ve ormanlık olduğu için mera hayvancılığı yapılmaktadır. 2500 büyükbaş, 5000 küçükbaş hayvan bulunan kasabada yaylacılığın yanında besi hayvancılığı yapanlara da rastlanılmaktadır. Mera hayvancılığının yaygın olması saf ırkın korunmasını ve gelişmesini engellemiştir. Buna rağmen hayvancılık çevrede önemli bir potansiyele sahiptir. Kasabanın ekilebilir arazisinin nüfusa göre az olması ve geçmişte kan davasının yaygın olması köyden kentlere göçe neden olmuştur.
Eğitim-öğretime 1930 yılında başlanan kasabaya 1963 yılında 7 derslikli bir ilkokul yapılmıştır. Lojmanı bulunmayan ilkokulda halen 339 öğrenci, devlet-vatandaş işbirliği ile yapılan ortaokulda 65 öğrenci mevcuttur. 1980'den sonra açılan kurslar neticesinde okuma-yazma oranı % 90 olmuştur. Halkın okumaya ilgisi fazla olmadığı için ilkokuldan sonra tahsile devam edenlerin sayısı çok azdır.
Geçmiş yıllarda kasabada Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü tarafından biçki-dikiş kursları açılmıştır.
İki camii, elektriği, PTT şubesi, ilkokulu, ortaokulu, 1975 yılında Devlet tarafından yaptırılan Sağlıkocağı, Ziraat Teknisyenliği, TEK Şubesi kütüphanesi bulunan kasabada kanalizasyon mevcut olup, içme suyu şebeke sistemlidir. Hastalık halinde tıbbi yöntemlere başvuran kasaba halkı gerekli hallerde sağlık sorunlarını ilçede çözümlemektedirler. Sağlıkevi 1992 yılında sağlık ocağına dönüştürülmüştür.
Kargir evlerin çoğunlukta olduğu kasabada son yıllarda betonarme evler yapılmaya başlanmıştır. Bu evlerde banyo, tuvalet, mutfak mevcuttur.
Akraba evliliği yaygın olan köyde fazla kadınla evlilik yoktur. Kasabada uzun yıllardan beri süregelen ve halen devam eden çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği kan davası bugün de devam etmektedir.
Kasabada halk arasında anlatılan birçok efsane vardır.Bunlardan en ilginci şöyledir. Hacıkaya denilen mevkii ile ilgili efsaneye göre, Deveci Dağları eteklerinde sürüsü bulunan bir ağa Hacca gider. Kaya isminde bir de çobanı vardır. Kabe'de ağanın canı helva ve yoğurt ister. Ağanın bu isteği çobana malum olur. Çoban ağanın hanımına "Ağamın canı helva ve yoğurt istemekte, yap da götüreyim" der. Ağanın hanımı galiba çobanın canı helva istedi diye helvayı yapar. Çoban yapılanları ağaya götürür ve ağa bunları yer. Ağa çobanın ermiş olduğunu anlar. Hac dönüşü ağaya hoş geldin diyenlere ağa, "Ben hacı değilim. Asıl hacı Kaya'dır," der. Ermişliğini gizlemek isteyen çoban ileride bulunan kayalıklara doğru koşmaya başlar. Ağa peşinden koşar vatandaşlar da arkalarına düşerler. Çoban kayalığa ulaşır ulaşmaz ortadan kaybolur. Bir daha gören olmaz. Kayalığın ismi de bu olaydan sonra Hacıkayası olarak kalır.
Kasabanın, önceleri su ihtiyacının karşılayan çeşme ile ilgili bir efsane de şöyledir; Çeşme çok az aktığından kadınlar sürekli sıra beklemektedirler. Birgün güzel bir gelin suya gelir, işi çok aceledir. Çevresinde kimsecikler yoktur. Çeşmeye yalvarmaya başlar" Aman çeşme canım çeşme biraz fazla ak da testimi çabuk doldurayım işim acele..." çeşmeden "Bir öpücük verirsen çabuk akarım" diye bir ses gelir. Bunun üzerine gelin yanağını çeşmeye uzatarak "Al öpücüğünü der" ve suyu doldurur gider. Eve gittiğinde bu olayı arkadaşlarına anlatır. Bundan sonra çeşmenin adı Öpücükpınarı olarak kalır.
Kasabada Kara Cemile mağrası denilen yerde birçok sarkıt ve dikitler bulunduğu, mağaranın uzunluğunun da 150 m. olduğu sanılmaktadır.
Spor, genellikle okullardaki sportif faaliyetler şeklinde görülür. Evrenköy Kasabası ilkokulu 1985 yılında kros dalında ilçe ve il birincisi olurken, Sinop'da yapılan müsabakalarda bölgede 3. olmuştur.

GÜZELBEYLİ KASABASI

İlçenin güney doğusunda yer alan Güzelbeyli Kasabası, Temecik, Kuruçay, Gölcük ve Alibağı köyleri ile komşu iken, Temecik Köyünün bağlanması ile kasabanın sınırları genişlemiştir. Önceki adı Silis olan kasabanın belediye kurulduktan sonraki adı Güzelbeyli olarak değiştirilmiştir. Bu adı konumunun elverişliliği ve çevrenin güzelliğinden almıştır. Kasabanın kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte, Ermeni ahalinin yaşadığı bu kasabaya ilk yerleşenlerin Arapoğulları ailesi olduğu, bunları takiben Kesenler, Çullular, Müdürler ve Güneşler aileleri olduğu söylenmektedir. Yerleşim yeri hiç değişmeyen, herhangi bir felaket geçirmeyen kasaba, idari yönden 1976 yılında değişikliğe uğramış köy iken kasaba olmuştur. Kasabada kültürel açıdan herhangi bir araştırma yapılmamıştır.
Derin ve geniş bir vadiden geçen Zile-Artova asfaltı üstünde ovalık bir yerde kurulan Güzelbeyli Kasabasının ilçeye uzaklığı 33 km. dir. Ulaşım belediye otobüsleri ve diğer araçlarla sağlanmaktadır. Kış şartları hariç çevre köyler ile ulaşım sorunu bulunmamaktadır. Sivas-Samsun demir yolu kasabanın içinden geçmekte olup, tren istasyonu kasabanın merkezindedir. Kazancı ve Büyük Yayla adında iki yaylası bulunan ve 825 rakımlı olan kasaba karasal iklime sahip olup,tarım arazilerinden yükseklere doğru çıkıldıkça tepelerin yabani fındık ağaçları, uzun boylu gürgen ve meşe ağaçları ile kaplı oldukları görülür. Son yıllarda Belediyenin aldığı kararla keçi beslenmesinin yasaklanması ve elverişli alanların ceviz fidanları ile zenginleştirilmesi çalışmaları çevrede yeşil alanların dikkati çekecek şekilde artmasına neden olmuştur. Verimli Silisözü ovası, Kabapelit, Destemelik, Hocabeden gibi yüksek tepelerle çevrilidir.
1990 nüfus sayımına göre 437 haneden ibaret olan kasabada 4292 kişi yaşamaktadır. Geliri tarım ve hayvancılığa dayanan kasabanın 7500 dekarı kıraç 4000 dekarı sulak arazisinde buğday, arpa, nohut, ay çiçeği, mercimek, sulanabilir yerlerde, pancar yetiştirilmektedir. Kasabada 125'in üzerinde traktör, iki biçerdöver mevcuttur. Hayvancılık genellikle yaylacılık şeklinde olup, ihtiyacı karşılamak için yapılmaktadır. 3500 adet büyükbaş, 2500 adet küçükbaş hayvan bulunan kasabada arıcılıkla uğraşan ailelere de rastlanılmaktadır.
Kasabada ekilebilir arazinin nüfusa oranla yetersiz olması nedeniyle çalışmak üzere mevsimlik dışarıya gidenlerin yanısıra, yerleşmek üzere gidenlere de rastlanılmaktadır.
Eğitim-öğretim faaliyeti oldukça eski olan kasabada Devlet-Vatandaş işbirliği ile yapılan ve 1991 yılında hizmete giren ilköğretim Okulunun 1. kademesinde 121 öğrenci, 2. kademesinde 68 öğrenci, Temecik mahallesinde 1961 yılında yapılan 2 derslikli okulda27 öğrenci okumaktadır. Eğitim-öğretime karşı ilginin fazla olduğu kasabada okuma-yazma oranı %90'dır.
İki kahvehanesi bulunan kasabada halkın ve gençlerin boş zamanlarını değerlendirebilmeleri, okuma alışkanlığı kazanmaları düşünülerek Belediye Başkanı Ali Rıza ALTIPARMAK'ın girişimleri sonucu ilçe Halk Kütüphanesine bağlı olarak hizmet verecek olan bir Şube Kütüphanesi açılmıştır. Yeterli ilgi olmamakla beraber Halk Eğitim kursları zaman zaman açılmaktadır. 200'-ün üzerinde renkli televizyon ve hemen hemen her evde radyo ve teyp bulunmaktadır.
300 aboneli PTT-si, elektriği, sağlık ocağı, Tarım Kredi Kooperatifi, 2 camii, kanalizasyonu,-şebeke sistemli suyunun yanında pınarları da bulunan Güzelbeyli Kasabasında alt yapı ve imar faaliyetlerinde önemli gelişmeler gözlenmektedir.
1969 yılında hizmete giren sağlık ocağı devlet-vatandaş işbirliği ile yapılmış olup, genelde tam kadro ile çalışmalarını sürdürmektedir.
Üfürükçülüğe inanılmayan, hastalık halinde tıbbi yöntemlere başvurulan kasabada her yıl Haziran ayında ev halkı tesbit fişi doldurulup istatistik! bilgiler elde edilmekte ve nüfus planlamasına uyulmaktadır.
Kasabada Mahmut Dede, Melik Gazi (Deste Melik) Kaba Pelit, Hoca Beden, Deveci gibi ziyaret yerleri vardır. Bunlardan Mahmut Dede ziyaret edilirse çocukların toprak yemekten vazgeçeceğine, Kaba Pelit ziyaret edilirse yürümeyen çocukların yürüyeceğine, Hoca Beden ziyaret edilirse yağmur yağacağına ve çocukların zihinlerinin açılacağına inanılır.
Ev yapılırken kan akıtılması, sağlam olsun diye nal ve demir çakılması, nazardan korunması için üzerlik asılmasının uğuruna inanılırken, baykuşun ötmesi uğursuz sayılır. Çoban ve bekçinin medet umduğu inanışlar ve uğursuz sayılan günler yoktur. Köyler arası anlaşmazlık, kan davası, kız kaçırma olayları görülmeyen kasabada az da olsa birden fazla kadınla evliliğe rastlanılmakta olup, akraba evliliği yaygındır.
Akrabalar arası ilişkiler kuvvetli olan kasabada kıza, usulüne göre görücü gitme, isteme, kına yakma; kız almaya gidildiğinde de kız evi tarafından elden geldiğince eziyet etme, damadın birgün önceden davul eşliğinde banyo ettirilmesi eve gelince törelenmesi (para takılıp hediyeler verilmesi), düğünde halay çekme, semah gösterileri, yastık kaçırma adetleri halen devam etmekte olup, eskiden yapılan güreşler bugün yapılmamaktadır.Davul zurna eşliğinde Bicoy, Gürdeni Budaklama isimli oyunlar oynanır.
Kasabada Bakraca "helki", madeni kenarı tırtıllı bakır tabağa "kirpikli" gibi adlar söylenir. El sanatları ile uğraşanlar yoktur. Kaynakçılık, duvar ustalığı, bakkallık, çobanlık tarım ve hayvancılığın yanında geçim kaynaklarındandiı. Kasabada İstiklal Savaşı, Kore ve Kıbrıs Gazisi bulunmaktadır.
Zaman zaman futbol ve voleybol etkinlikleri bununan kasabada bir futbol sahası, okulun basketbol ve voleybol sahaları vardır.
Kasabanın güney batısında ilaçlı tarla sularından uzak, tamamen deveci dağının kar ve yağmur suları ile beslenecek olan bir göletin yapımı sürmekte olup, balık üretim amaçlı olan bu göletin Belpınarı Barajı çevresinin ve yaylanın mesire yeri olarak değerlendirilebileceği söylenmektedir.

YALINYAZI KASABASI

İlçenin güney batısında bulunan Yalınyazı Kasabası, Alıçözü, Küçüközlü, Karşıyaka, Kızılca, Çiftlik ve. Boldacı köyleri ile komşudur. İlçeye 29 km. uzaklıkta bulunan ve yolu asfalt olan kasabanın ulaşım sorunu yoktur. Çevre ile ulaşım belediye otobüsü, taksi, minübüs ve traktörlerle sağlanmaktadır. Maşat-ova denilen geniş bir arazi üzerinde kurulmuş olan kasabanın çevresinde Küçükçayır,. Büyükçayır, Çevrik, Dikmen, Dereağzı, Yamaç, Kızılöz, Gölbaşı, Yaylayolu, Kızılyer ve Porsuk isimli mevkiiler bulunmaktadır. Rakımı 850 m. olan kasaba 1855 ve 1962'de sel felaketine uğramıştır.
Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmeyen ve eski ismi Maşhat olan kasabanın İran'ın Meşhet kentinden gelerek buraya yerleşenler tarafından kurulduğu söylenmektedir. Yahudi mezarlığı anlamına gelen Maşhat'ın ismi 1962 yılında Yalınyazı olarak değiştirilmiştir.
1990 nüfus sayımına göre 270 haneden oluşan Yalınyazı'da 2298 kişi yaşamaktadır. Kasabada 70 adet renkli 195 adet siyah beyaz televizyon ve 270 adet radyo bulunmaktadır.
Geniş ve verimli bir ovaya sahip olan kasabanın motopomplarla sulanan 20.000 dekarı kıraç olmak üzere 27.000 dekar arazisi vardır. İlçenin en fazla ürün alınan bu bölgesinde arpa, buğday, mercimek, nohut, ayçiçeği ve şeker pancarı yetiştirilmektedir. İhtiyacı karşılamak için meyvecilik yapılmakta olan kasabada iki sera mevcuttur. Kasabada mevcut olan 175 traktörün yanında tarımda kullanılan tarım araçlarının hemen hepsi mevcuttur. Hasat mevsimi çevreden biçerdöverler gelmektedir. Tarımın yanı sıra hayvancılığın da yaygın olduğu kasabada 2500 büyükbaş, 10.000 küçükbaş hayvan bulunmaktadır.
Ayrıca arıcılık yapanlara rastlanılmaktadır. Köyde bulunan ekilebilir arazi köy nüfusuna yeterlidir. Buna rağmen yeni yetişen gençler memur ve işçi olarak dışarıya gittiğinden göç olayına rastlanır.
Eğitim ve öğretime 1928 yılında başlanan kasabaya 1972 yılında ortaokul açılmıştır. 1990 yılında iki okul birleştirilerek 8 yıllık İlköğretim Okulu haline getirilmiştir. 10 adet derslik bulunan okula Devlet-Vatandaş işbirliği ile 4 adet öğretmen lojmanı yapılmıştır. Birinci kademesinde 187, ikinci kademesinde 95 öğrenci olan kasabada okur-yazar oranı %95'tir. 1984 yılında biçki-dikiş kursu açılan kasabada halkın eğitim-öğretime ilgisi iyi durumdadır. Köyde yetişen iki doktor, 6 mühendis, 30 öğretmen ve 45 gardiyan, 65 PTT memuru olmak üzere çeşitli meslek gruplarında 200'ün üzerinde yetişmiş insanı vardır.
Camii, 300 aboneli PTT Şubesi, elektriği , Sağlık Ocağı, Tarım Kredi Kooperatifi, Ziraat Teknisyenliği, Tohum Eleme istasyonu ve Jandarma Karakolu, şebeke sistemli içme suyu bulunan kasabada kanalisazyon mahalli imkanlarla yapılmıştır. Sanayii olarak un fabrikası, değirmen ve hızarhanesi mevcuttur. Her hafta hayvan pazarı kurulan Yalınyazı Kasabası çevrenin ekonomik ve ticari merkezi konumundadır. Bu özellikleri ve artan nüfusu göz önüne alınarak 1992 yılında Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Yalınyazı'da ev inşaatına başlanırken temele kurban kesilerek
kan akıtılır. Düğünlerde davetiye olarak şeker ve yufka dağıtılır. Yaz veya kış olsun güveyi pınarı denilen yerde güveyinin yıkanması, gelin eve gelirken eline yağlı kağıt verilmesi, duvara çivi çakılması, ayağına küp kırılması adettendir.
Saka Dede, Kamber Dede ve Küçük Çeltek isimli ziyaret yerleri ile Akdoğan denilen birde yaylası vardır.
Kasabanın batısında 1500 m. uzaklıkta Hitit dönemine ait Maşathöyük "Tapigga", ovanın ortasında 28 metre yükseklikteki tepenin sert kayalı platformuna oturtulmuştur. Höyük 1973 yılında Tahsin ÖZGÜÇ başkanlığında Türk Tarih Kurumu ve Ankara Üniversitesinin işbirliği ile yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. 4000 yıllık uzun geçmişinde değişik çağ ve uygarlıkların belgelerini içinde saklayarak zamanımıza kadar getiren Höyük ve Höyük mimarisi: Seramikleri, tunç ve demir devrine ait metal aletleri ve daha birçok buluntuları ile Hitit ve Frig Uygarlıklarına ışık tutmaktadır. Kazılar sonucu ortaya çıkarılan buluntular halen Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Tokat Müzesinde sergilenmektedir.
Köydeki evlerin çoğunluğu kargir ve kerpiçten olup, son yıllarda betonarme evler yapanlara da rastlanmaktadır. Her evde tuvalet bulunmasına rağmen banyo her evde bulunmaz. Evlerde cağlık denilen yerde banyo yapılır.
Marangoz, demirci, değirmenci, duvar ve beton ustası hızarcı bulunan köyde ev çulfallıklarmda kilim ve çuval dokunur.
Sağlık Ocağı 1978 yılında Devlet tarafından yapılmıştır. Nüfus planlaması yapılan kasabada hastalık halinde tıbbi yöntemlere başvurulmaktadır. Üfürükçülüğe ve muska yazanlara da inanılmaktadır.
Akraba evliliği yok denecek kadar az olan kasabada kız kaçırma olayına ve kan davasına rastlanılmaz. Birden fazla kadınla evli olanlar da vardır.

YILDIZTEPE KASABASI

İlçenin güneyinde bulunan Yıldıztepe Kasabası, Karakuzu, Yeni-derbent, Çeltek, Belkaya, Alayurt, Üyük Köyleri ve Evrenköy Kasabası ile komşudur. İlçeye 17 km. uzaklıkta bulunan Yıldıztepe'nin yolu asfalt olup, ulaşım sorunu yoktur. Ulaşım Belediye otobüsleri, özel taksiler ve traktörlerle yapılmaktadır. Yerleşim yeri ova olan kasabanın rakımı 771 m. dir. Kasabanın yakınlarında bulunan Deveci Dağı, ityelmez tepesi, boztepe ve kürtler tepesi belli başlı dağ ve tepelerdir. Çevrede bulunan iki gölet iklimi etkilemiştir. Yerleşim yeri değişmeyen 1950 yılında nahiye, 1972 de belediyelik olan kasabanın mevcut kütük kaydına göre köye ilk yerleşen Karabeyler ailesidir. Ancak eski adının Gırgıriye olduğu söylenen Yıldıztepe Kasabasının Türklerden önceki ahalisinin Rumlardan oluştuğu, Gorgoros Mezarlığı olarak bilinen yerinde Gırgıriye şehri kalıntılarından olduğu sanılmaktadır. Rivayete göre, müslüman Türkler kasaba yakınlarına gelerek çadır kurup yerleşmişlerdir. Kasaba halkının düğünlerine "Yeni gelen Müslümanları da çağıralım" demeleri üzerine bu yeni gelenlere "Yeni Müslümanlar" denildiği söylenilmektedir.
Yerli ahalinin bölgeyi zamanla terk etmelerinden sonra sayıca çoğalan, çevrede çalışkanlıkları ile dikkati çeken bu insanlara "Yeğin Müslümanlar" denmiş köyün adınıda sırasıyla "Yenimüslüman, Yeğinmüslüman, tekrar Yenimüslüman" olarak değiştirilmiştir. Daha sonra, köy nahiye olunca 3 km. uzaklıktaki tren istasyonunun adını almış, Boztepe isminin Türkiye genelinde yaygın olarak kullanılması gerekçe gösterilerek de Boztepe adı Yıldıztepe Kasabası olarak değiştirilmiştir. Her hangi bir felakete uğramayan kasabanın Samanlı isimli bir mezrası vardır.
1990 nüfus sayımına göre 300 haneden ibaret olan kasabada 3658 kişi yaşamaktadır.
Kasabanın geçim kaynağı tarıma dayalıdır. 4500 dekarı sulanabilir, 2500 dekarı kıraç olan kasaba arazisinde arpa, buğday, nohut, mercimek ve şeker pancarı üretilmektedir. Tarla tarımının yanında meyvecilik ve bağcılık önemli bir yer tutmaz.
Kasaba sınırları içinde Boztepe göleti ile Belpınar göleti sularının ulaşamadığı kıraç araziler motomplarla sulanmaktadır. Modern tarım aletlerinin kullanıldığı kasabada 150 adet traktör, iki biçerdöver mevcuttur. Ekilebilir arazisi yeterli olan kasabada göç yok denecek kadar azdır. Genç ve okuyan kesimden dışarıya gidenler bulunmaktadır. 5000 küçükbaş hayvan ile az miktarda büyükbaş hayvanın bulunduğu kasabada hayvancılık ihtiyacı karşılamak için yapılmaktadır. Kasabada arıcılık yapan bir kaç aile bulunmaktadır. Kültür balıkçılığı yapılan Boztepe ve Belpınar göletlerinden halkın balık ihtiyacı karşılanmaktadır. Ağaçlandırma çalışmaları yapılmakta olan Boztepe Göleti kıyısında turizm amaçlı bir tesis bulunmaktadır.
1923 yılında yapılan ilkokul 1977 yılında yapılan ortaokul birleştirilerek ilköğretim okuluna dönüştürülmüştür. 13 derslikli okula ait lojman bulunmamakla birlikte İmar iskanBakanlığı tarafından memurların konut ihtiyacını karşılamak için 1982 yılında iki blok 4'der daireli 8 adet lojman yapılmıştır. Kasabada ilkokul binası 1923 yılında yapılmış olmasına rağmen halkın eğitim ve öğretime karşı ilgisi 1950'li yıllardan sonra başlamış, son yıllarda ilgi bir hayli artmıştır. Kasabanın dışında ve çeşitli meslek gruplarında çalışan 600 civarında işçi ve memur bulun-maktadır.Kasabanm ilkokulunda 191, ortaokulunda 49 öğrenci bulunmaktadır. Okuma-yazma oranı %90'dır. Lise ve dengi okullarda okuyan öğrenciler lise bulunmadığı için belediye otobüsleri ile ilçe merkezine gidiş-geliş yapmaktadırlar. Kasabada halıcılık, biçki-dikiş ve nakış, kaynakçılık kursları açılmış bu kurslara katılım %80 civarında olmuştur. Kasabada 20 kız öğrencisi bulunan bir de Kur'an Kursu mevcuttur.
50 civarında günlük gazete satılan kasabada 100 adet renkli 200 adet siyah beyaz TV, 300 adet radyo ve 10 adet video mevcuttur.
İki camii, okulu, 3500 kitabı bulunan kütüphanesi, Ziraat Teknisyenliği, Sağlık Ocağı, 500 abonesi olan PTT'si, Tarım Kredi Kooperatifi, Jandarma Karakol, Meteoroloji İstasyonu, Tek Teknisyenliği, şehir şebeke suyu ve kanalizasyonu bulunan Yıldıztepe'nin alt yapı sorunları kısmen çözülmüştür. Kasabada bir pancar alım merkezi, 3 km. yakınında tren istasyonu, iki adet petrol satış istasyonu, çeşitli kaynak ve tamir atölyeleri bulunmaktadır.
Devlet tarafından 1975 yılında Sağlık Ocağı yaptırılan ve nüfus planlaması çalışmaları olumlu netice veren kasabada doğum ve hastalık halinde tıbbi yöntemlere başvurma oranı yüksektir.
Eğlence yeri bulunmayan kasabada Pervane Baba türbesi halkın ilgi gösterdiği bir ziyaret yeridir. Yeni Mahalle, Pervane Baba Caddesi, Belediye Parkı içinde bulunan bu ziyaretin çeşitli korkulara iyi geldiği söylenmektedir.
100 adedi betonarme, 200 adedi ahşap (Kargir) olan kasaba evlerinde banyo ve tuvalet bulunmaktadır. Kasabada halen evin temeli atılırken kurban kesme, ev ve çocuk görme adetleri devam etmektedir.
Kız istemede ailenin ileri geleni veya hatırlı bir kişi ile kasabanın imamı bulunur. Düğün öncesi ve düğünde çevrede bilinen adetlerin dışında özel bir adet yoktur. Akrabalar arası evliliğin bir hayli fazla görüldüğü kasabada kız kaçırma olayına ve 20 yıl önceki bir hadise hariç kan davasına rastlanılmamaktadır. Kasabada bir kahvehane ile toprak zeminli bir futbol sahası mevcuttur. Uluslar arası birçok ödül alan milli güreşçimiz Hasan SEVİNÇ kasaba halkındandır.


yağdır mevlam su



DOSTLARIM

Yaşanan kuraklık ve su kaynaklarının bilinçli kullanılması Dünyamızı ve Ülkemizi olduğu gibi özellikle Zile’mizi de çok yakından ilgilendiren bir konudur. Zile’miz aslında su fakiri bir yerleşim merkezidir. Bu yıl yaşanan kuraklık çiftçimizi derinden vurmuştur. Yeterince aydınlatılıp eğitilemeyen, Çiftçiliği yeni ürünlerle geliştirip zenginleştiremeyen Zile çiftçisi Buğday, arpa, nohut, pancar gibi 3–5 çeşit ürüne mahkûm olmuştur. Kuraklık da en çok bu ürünleri vurmuştur. Çiftçimiz ektiği tohumu bile alamamıştır. Çiftçinin % 90 ı kuraklıktan etkilenmiştir.

Çevre baraj ve göletlerimizde su seviyeleri olması gereken seviyelerin çok altınadır. Yapımı bir kangren halinde gelen Süreye Bey barajının gecikmesinin bedeli ağır olacaktır. Yağmurlama ve damla sulamada çiftçimiz yeterli bilgiye sahip değil

Zile’de içme suyunun durumu da iç açıcı değildir. Bu güne kadar hep kolay yol seçilmiş, Günü kurtarmak yoluna gidilmiş, köklü tedbirler alınmamıştır. Kullandığımız şehir içme suyunun nerede ise tamamına yakın bir bölümü yeraltı kaynaklarından yani kuyulardan temin etmektedir. Bundan 15–20 yıl öncesine kadar bu kuyularda derinlik 25–30 metre iken yıllardır süregelen kuraklık ve yetersiz yağış yüzünden kuyuların derinliği şimdilerde 100 metrenin altına inmiştir. Çok kısa bir zaman sonra derinliğin 150–200 metrelere kadar ineceğini söylemek için müneccim olmaya gerek yoktur. Yeraltı sularının derine inmesi ile onu tekrar yüzeye çıkarmak için gerekecek enerji ve masrafında artacağı muhakkaktır. Bu vesile yılardır konuşulan bir türlü hayata geçirilemeyen” Dere Boğazı içme suyu göletti “ ve “Arıtma tesisleri projesi “ Bu gün ciddi olarak ele alınmalı gerçekleşmesi için çalışmalara bir an önce başlanmalıdır. Dere boğazına yapılacak göletten cazibe ile gelecek su hem masrafları azaltacak hem de Zile’nin su sorununa köklü bir çözüm getirecektir.



Duyarlı yazısı ile bunları yazmama vesile olup, dikkatlerimizi çok önemli bu konuya çeken Değerli eğitimcimiz Sayın Abbas KUL 'a şahsım ve tüm üyelerimiz adına teşekkür ederim.

Aradan 37 yıl geçmiş 1964 yılında Zile’ye gelen Eski Başbakanlardan Sayın Süleyman Demireli karşılama sırasında afişlere yazdığımız bir soluğanı hatırladım.

- ÇATLAYAN DUDAĞA,KURUYAN TOPRAGA -

- SU, SU, SU

Yıllar ne çabuk geçiyor. Ama Zile’nin sorunları hep ayni kaldı. Hepinize mutlu ve Başarılı bir hafta dilerim. Hoşça kalın -Hulusi SEREZLİ




KÖROĞLU VE ÇAMLIBEL



Köroğlu ve Tokat



1960’lı yılların başlarıydı. Şimdi tepesinde güvenlik güçlerinin telsiz rölelerinin bulunduğu Ahmaklar Dağı’nın Beybağı ve Geyras’a bakan yamaçlarında avlanıyorduk. O zamanlar oralarda çok keklik olurdu.



Av arkadaşım Sakaoğlu Osman Uzun idi. Ben 18 yaşlarımda, Osman emmi 55-60 yaşlarında idi. Ailece uzun, boylu oldukları için soyadı kanunu çıkınca Uzun soyadını almışlardı. Ama herkes onu “Sakaoğlu Osman” diye tanırdı.



Biz de kendisine “Osman Emmi” derdik. Osman emmi şimdilerde artık nesli tükenmiş, güngörmüş, sözü sohbeti yerinde bir avcı idi. Genelde neşeli şeyler anlatır, anlattıklarına kalın sesiyle kendisi de gülerdi. Şimdi özel sektöre devredilen fidanlık arazisinde, fidanlık kurulmadan önce arazileri varmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında burada bir cinayet işlenmiş. Suçu o zamanlar çok genç, fakat yiğit olduğu için herkesin çekindiği Osman emmiye atmışlar.”Ben yapmadım” derdi. Ama 7-8 yıl hapis yatmış, Cumhuriyetin 10. yıl dönümünde çıkarılan genel aftan yararlanarak kurtulmuş.



Sıcak bir sonbahar günüydü, yorulmuş terlemiştik. Bir gölgeye oturup dinlenirken nerden icabetti hatırlamıyorum, Osman emmi muhtemelen cezaevindeyken başkalarından dinlediği bir Köroğlu hikâyesi anlattı.



Bir gün Çamlıbel’de Köroğlu uzanmış yatmış, istirahat ediyor, Ayvaz’da nöbet yerinde nöbet bekliyormuş. Ayvaz nöbet yerinden bağırmış ki:



___Birileri geliyor…



Köroğlu yattığı yerden sormuş:

___Nasıl geliyorlar?

___Muntazam sıralar halinde rap rap geliyorlar.

Köroğlu:

___Onlar Sivas’lıdır. Tutkundur onlar demiş.Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra Ayvaz nöbet yerinden bir daha bağırmış:



___ Birileri daha geliyor…

___ Nasıl geliyorlar?

___Her biri bir baş çekmiş, darmadağınık geliyorlar.



Köroğlu yattığı yerden değerlendirmesini yapmış:



___Onlar Tokat’lıdır. Tutkun değildir onlar.



Bir müddet daha geçmiş, Ayvaz nöbet yerinden bağırmış:



___ Birileri daha geliyor…

___ Nasıl geliyorlar?

___Tek sıra olmuş birbirlerinin peşi sıra geliyorlar.



___Onlar da …….’lidir. Onlar hep birbirlerine kazık atmıştır da, birbirlerinin yüzüne bakamazlar.



O zamanlar bu hikâyenin değişik yöre insanlarının karakterlerini anlatışındaki doğruluk dikkatimi çekmişti. Köroğlu’nun Tokat’la Sivas arasındaki Çamlıbel Dağlar’ın da yaşamış olmasını ise, Yunus Emre’nin pek çok yörede mezarının olması gibi, böyle sevilen insanların halk tarafından sahiplenilmesi, yöresine mal edilmesi olarak düşünmüştüm.



Köroğlu’nun Tokat çevresinde yaşamış olduğu konusunda anlatacaklarım da böyle bir heves olarak değerlendirilebilir. Benim yapmak istediğim, Köroğlu’nun Bolu’da yaşamış olduğu görüşünden farklı olarak, Tokat’ta yaşamış olabileceği görüşünü de dile getirmek. Bu konuda duyduklarımı, araştırdıklarımı, gözden kaçanları ve bütün bunlarla ilgili düşüncelerimi, bende kalmasındansa, ilgi gösteren insanlarla paylaşmanın daha doğru olacağını düşündüm.



Her şeyi daha iyi anlayabilmek için önce Köroğlu’nun hikâyesini özetleyelim.



Köroğlu’nu ve macerasını hemen herkes bilir. O mertliğin, yiğitliğin, cesaretin temsilcisidir. Kılıcı ele alınca yaman bir silahşör, sazını eline alınca karakterindeki yüce duyguları dile getiren bir sanatçıdır. Ayrıca toplumu gözleyen ve öğütler veren bir halk filozofudur da.



Köroğlu’nun babası 16.-17. yüzyılda Anadolu’daki derebeylerden birinin yanında, beyin atlarından sorumlu olarak çalışan birisidir. Köroğlu’nun macerası Bey’in bu adamını kendisine cins atlar alması için görevlendirmesiyle başlar.



Köroğlu’nun babası gezer, dolaşır, araştırır. Bey’e zayıf, sıska, bakımsız bir tayı bu soylu çok güzel bir tay diye getirir. Böyle zayıf sıska görünüşlü bir tayın kendine cins diye getirilmesine Bey çok öfkelenir. Kendine hakaret edildiğini, aşağılandığını düşünür. Bu öfkeyle adamın gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözü kör edilen adam getirdiği tayla kovulur.



Evine dönen adam intikam ateşiyle yanar. Yapacağı ilk iş taya bakım yaparak ondaki gizli cevheri ortaya çıkarmak, haklılığını ispat etmektir. Bunun için tayı, hiç ışık almayan, pencereleri kapalı bir ahıra kapatır, besiye çeker. Bir müddet sonra test etmek için tayı su bağlanmış ve balçık haline gelmiş bir çayıra salarlar. Aylardır ışık almayan kapalı ahırda besiye çekilen tay zincirden boşanmış denilen şekilde çılgın gibi koşar, oynar. Kenara gelince atın ayak bileklerini elleriyle yoklar. Durumunu gelebileceği noktanın gerisinde bularak yeniden besiye çekilmesini ister. Böylece maceranın en önemli unsurlarından “kırat” ortaya çıkar.



Oğlu da büyümüş, gelişmiştir. Kırata binince inanılmaz bir hareket kabiliyeti kazanır. Özündeki üstün yetenekleri kıratla bir araya gelince müthiş bir güç ve enerji ortaya çıkar. Maceranın bir eksiği kalmıştır. Köroğlu’na yardımcı olacak Ayvaz. O da katılınca, Köroğlu, Ayvaz ve kırat üçlüsünün maceraları başlar. Köroğlu babasının gözünü kör eden Bey’e savaş açar. Dağlara çıkar yol keser, eşkıyalık eder. Ünü her tarafa yayılır. Tokat kalesinin beyinin

kızını kaçırır. Onunla evlenir. Hikâye böylece sürer gider.



Maceralar dışında Köroğlu’nun hayatı kalın bir sis perdesi arkasındadır. Sonunun ne

olduğunu, nerede nasıl öldüğünü, soyundan sopundan kimler kaldığını kimse bilmiyor. Öyle ki acaba gerçekten böyle birisi yaşadı mı, yaşamadı mı insan şüpheye düşüyor. Ama geride şiirleri var. Mertliği, yiğitliği, cesareti, kahramanlığı, yüce duyguları dile getiren coşkulu şiirler Bu şiirlerdeki üslûp hikâyedeki Köroğlu’nun kişiliğiyle örtüşüyor. Böyle bir yiğit var ama tarihi kayıtlarda yok.



Köroğlu bir şiirinde;

“Benden selam olsun Bolu beyine

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır” der.



Bu şiirden hareketle Köroğlu’nun Bolu civarında yaşadığı ve mücadelesini de Bolu beyine karşı verdiğine inanılır. Bu genel kabul görmüş bir husustur.



Ancak Bolu civarında bu hikâyeyi doğrulayacak ne bir Çamlıbel, ne bir iz, ne de bir kayıt vardır. Sadece birkaç yıl önce bir profesör Bolu’daki tarihi kayıtlarda Köroğlu ile ilgili olabileceğini ileri sürdüğü bir bilgiye rastladığını açıklamıştı.



Şimdi Köroğlu’nun hikâyesini tarihin ve coğrafyanın gerçekleri ışığında yeniden değerlendirelim. Tarihi yönden Köroğlu’nun yaşadığı kabul edilen 16. yüzyıl–17. yüzyıl başları her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun dışarıdaki gücünün zirvede olduğu dönemlerse de, içerde yerel yöneticilerin zorbalıkları yüzünden iç karışıklıkların da başladığı dönemdir. Bu dönemin de ilk karışıklığı daha sonraki benzeri olaylara da adını verecek Celali isyanıdır. Celali isyanı 1518 yılında Tokat, Turhal’da çıkmıştır. Bundan sonra çıkan isyanlara da Osmanlı tarihinde Celali isyanları, isyancılara da Celali denilmiştir.



Köroğlu’nun “koçak”larından (yol arkadaşlarından ) birinin adının “Celali Bey “ olması dikkat çekicidir.



Köroğlu’nun hikâyesi de böyle kötü yönetimin haksızlığına uğrayan bir yiğidin

hikâyesidir. O tarihte bu ortam Tokat ve civarında vardır. Aynı dönemlerde belki de İstanbul’a

yakın olduğu için Bolu ve civarında böyle kötü bir yönetim ve buna tepki olacak isyan, karışıklık

yoktur. Oralar nispeten huzur içinde görülmektedir.



Coğrafi açıdan dağları değerlendirmek için haritada Bolu ve Tokat’a şöyle bir göz atmak bile yeter. Köroğlu’nun yurdu Çamlıbel’dir. Bolu da Çamlıbel dağları yoktur. Bolu’nun güneyinde Köroğlu Dağları ve en yüksek noktası olarak Köroğlu Tepesi vardır. Bu ismin Köroğlu anısına daha sonraları verildiği açıktır.



Çamlıbel dağları, Tokat ile Sivas arasında önce doğudan batıya, sonra kuzeye uzanan dağların adıdır. Tokat’a 30-35 km. (O zamanın şartlarında bir günlük yol). Bolu’da da Çamlıbel denen bir yerin olduğunu kabul etsek bile, Köroğlu’nun ta Bolu Çamlıbel’den kalkıp sekiz günlük yoldan Tokat beyinin kızını kaçırıp Çamlıbel’e götürmesi ve kızın babasının da görev yerini terk ederek ta Bolu’ya onu ziyarete gitmesi pek akılcı gelmiyor. Ama Tokat’taki Çamlıbel bir günlük yol ve Tokat Beyinin görev bölgesi. Böyle bir macerada aykırılık görülmüyor.



Zaten Köroğlu da bir şiirinde;

“Tokat pazarından aldım bakırı,

İncitmeyin fukarayı fakiri”



Diyerek, Tokat’la ilgisini, gidip geldiğini kendisi söylüyor.



Çamlıbel dağlarının bugünkü az ağaçlı yarı çıplak haline bakarak, böyle büyük bir macera için ortam olamayacağı da düşünülebilir. Eskiden buralar çok sık ormanlıkmış. O kadar sık ormanlıkmış ki, yüz yıl kadar önce bir yaz zamanı çok büyük yangın çıkmış ve günlerce, haftalarca sürmüş. Öyle ki Çamlıbel dağlarının eteğindeki Kızık köylülerin büyüklerinden dinlediklerine göre, yangın alevlerinin ışığından geceler, gündüz gibi ışırmış. Bir yandan yaz sıcağı, bir yandan yangın sıcağı gündüzleri çalışamayan Kızık’lılar geceleri çalışır olmuşlar, harmanlarını geceleri sürmüşler.



Çamlıbel dağlarında Köroğlu’nun izleri hala duruyor. Köroğlu kayası, Köroğlu mağarası

gibi. Bugünkü Tokat Sivas yolunun il sınırı ile kesiştiği Çamlıbel geçidinde Mustafa Kemal

Paşa’nın 1919 da Samsuna çıktıktan sonra, Tokat’tan Sivas’a geçerken su içtiği, yüzünü yıkadığı

için o günlerin anısına çevre düzenlemesini yapılan ve Atatürk çeşmesi adı verilen çeşmenin adı daha 10-15 yıl öncesine kadar Köroğlu çeşmesi idi.



Çamlıbel Dağları’nın Tokat’a bakan yamaçlarının sırtlara yakın yerlerinde aniden yükselen muhtemelen volkanik bir tepe vardır, Horoz Tepesi. Horoz Tepesinden Tokat’a doğru bakınca dağların çevrelediği çok düz bir ova gözler önüne serilir, Çamlıbel ovası. Tepe ovaya o kadar hakimdir ki, buradan bakan birisi bütün ovayı gözleyebildiği gibi ovanın bitip dağların, tarım alanlarının bitip meraların başladığı yerlerde sırtını bu dağlara yaslamış 8-10 köyü, bunların ve ovanın tam ortasında yükselen bir tepe üzerine Bolus köyünü, Tokat tarafından gelip Bolus köyü yanından geçerek Çamlıbel Dağlarına tırmanan kervan yollarını gözleyebilir. Bu yollar bugünkü Tokat Sivas yolunun daha doğusundan geçen ve hala arazi yolu olarak kullanılan yollar. Ovaya inersek, Çamlıbel Ovası’nda konumuzla ilgili üç önemli işaret buluruz.



Bunlardan birincisi Çamlıbel Ovasında çok eski yıllardan beri dünyanın en kaliteli arpalarından birinin yetişmesidir. Bu arpa o kadar meşhurdur ki, İran’lıların Tokat’a “arpa çukuru” adını vermesine sebep olmuştu. Bu şöhret 1960’lı yıllara kadar devam ediyordu. Lise coğrafya hocamız rahmetli Mesrur Gürgenç bu özelliğe dikkatimizi çekmişti.



İkincisi, Çamlıbel Ovası’nda, Tokat – Sivas yolunun doğu tarafında Yatmış köyü ile Çamlıbel kasabası arasında uzanan sulak çayırlık alan. Çekerek ırmağı düzenlemesi yapılmadan (bundan 10-15 yıl öncesi) bugün bakınca kuru görülen alan, özellikle yağışların bol olduğu sonbahar kış ve ilkbahar aylarında yaban ördeklerinin konup kalktığı sulak bir çayırlık, daha doğrusu balçıklık bir alandı.



Üçüncüsü ise Çamlıbel’den bakınca ovanın ortasında yer aldığı görülen eski adıyla “Bolus”, Aktepe köyüdür. Bolus köyü ovanın ortasında muhtemelen yığma, sonradan oluşturma bir tepenin üzerinde ve etrafındadır. Çok eski zamanlardan beri yerleşim yeri olduğu için bugün sit alanı ilan edilmiştir. Hem bu merkezi konumu, hem de Tokat’tan gelip Sivas’a giden, ordan

Bağdat’a kadar uzanan İstanbul-Bağdat yolunun yanında olması dolayısıyla ovanın idari

merkezi idi. Halen cumartesi günleri Çamlıbel de kurulmakta olan büyük Pazar muhtemelen

Bolus’da kuruluyordu. Yani aynı zamanda ticaret merkezi idi. Yörenin yönetiminden ve kervan

yollarının güvenliğinden sorumlu yönetici de Bolus Beyi adıyla burada oturuyordu. Bugün aynı konumda olan Çamlıbel kasabası daha yeni bir yerleşimdir. Sivas Tokat yolu şimdiki güzergâhtan geçince merkezin ve Pazar’ın Bolus’dan yol üzerinde yeni kurulan Çamlıbel’e geçtiği anlaşılıyor.



Kızık köylülerin anlattığına göre, Köroğlu’nun babası Çamlıbel Dağlarının Sivas’a bakan eteklerinde yer alan Çakmak köylüdür. Bolus Beyi’nin hizmetine girdikten sonra, beyin kendisinden istediği, fakat beğenmediği sonradan meşhur kırat olacak tayı, eski adı “Muhat“ olan Çevreliden almıştır.



Bize göre bundan sonra olaylar şöyle gelişmiştir. Köroğlu’nun babası atı dünyaca meşhur Çamlıbel arpası ile belki başka şeylerde katarak özel bir besiye tabi tutmuş, formunu test etmek için Yatmış köyü yanındaki çayırlık balçığa salmış, at form tutunca oğluna teslim etmiştir. Köroğlu Bolus Beyi’ne karşı isyan etmiş, mücadelesini Çamlıbel dağlarında vermiş, bu arada Tokat’a gidip gelmiş, Tokat beyinin kızını Çamlıbel’e kaçırarak evlenmiştir.



Zamanla Bolus daha kolay söylenen, çok daha iyi bilinen ve hatırlanan “Bolu” olarak söylenmeye ve anlatılmaya başlandı. Böylece Köroğlu ve serüveni Bolu’ya mal oldu.



Hiçbir yerin tarihi, coğrafyası, çevre özellikleri, yer isimleri, halkın anlattıkları bir hikâye ile bu kadar örtüşemez. Aradaki bağları ve bağlantıları görmemek gerçekçilikle bağdaşmaz.



Eğer Köroğlu diye biri yaşadıysa, en azından ömrünün ve maceralarının bir bölümünü burada yaşadı.



Benim yapmaya çalıştığım Köroğlu’nun Tokat’ta yaşadığını ispat etmeye çalışmak değil.

Bu konudaki işaretleri ortaya koyarak araştırmacıların dikkatini çekmektir. Bundan sonrası

edebiyat tarihçilerinin işidir. Köroğlu ile ilgili olarak yapılan araştırmalarda bugüne kadar bir

şey bulunamadıysa beklide olmadığı yerde, Bolu’da, aradığı içindir.



Tokat’ta yapılacak bilimsel araştırmaların anlatmaya çalıştığım izlerin ışığında başarılı olacağına inanıyor, sözü Gazi Osman Paşa Üniversitemize bırakıyorum.



Ama, Köroğlu ve Tokat konusunda anlatacaklarım bitmedi. Köroğlu ile ilgili olarak Tokat’ta anlatılan iki küçük hikâye, bir de yanlış söylenen sözün, Köroğlu’nun ağzından doğrusunu anlatarak bitirelim.



Köroğlu ve Ayvaz bir gece Tokat’ta bir handa aynı odada yatarlar. Gece Ayvaz’ın uykusu kaçmış. Şeytan aklına kötü kötü düşünceler getirmiş. “Bu ne haldir? Beraber vuruyoruz, kırıyoruz, Köroğlu’nun namı gidiyor. Ben ikinci planda kalıyorum. Şu Köroğlu’nu uykusunda öldüreyim de yiğitlik meydanı bana kalsın.”



Köroğlu da uyuyamaz, Ayvaz’ın tedirginliğini sezmiş, sormuş: “Ne o Ayvaz, uyuyamadın, bu gece sende bir hal var.” Ayvaz: “Şeytan aklıma kötü şeyler getiriyor. Düşünüyorum ki beraber eşkıyalık ediyoruz, beraber mücadele ediyoruz senin adın, senin namın gidiyor, ben geri planda kalıyorum. Şu Köroğlu’nu bu gece uykuda öldüreyim de meydan bana kalsın, benim namım alsın yürüsün.”



Köroğlu demiş ki: Benim de uykum kaçtı, şeytan benim de aklıma bin türlü iş getirdi. Ben de düşündüm ki, ben bir Köroğlu’yum, nam benim şöhret benim, bir de bu Ayvaz var benim adımın yanında. Şunu bu gece öldüreyim de, meydan tek başıma bana kalsın.”



Sonra demişler ki: “Bu memlekette insanın aklına olumsuz şeyler getiren bir hal var. Bizi birbirimize düşürecek. Burada yatmayalım.” Hemen kalkmış, hanı ve Tokat’ı terk etmişler.

Köroğlu Çamlıbel’de yalnız gezerken bir çobana rastlar. Çobana selam verir.”Ben Köroğlu’yum şuradan bir koyun ver, kesip yiyelim.” Çoban koyunu vermediği gibi, Köroğlu’na

fena halde tepki göstermiş, kovmuş. Köroğlu sesini çıkarmamış. Ayvaz’la bir araya gelince

demiş ki: “Şurada bir çoban var, ben koyun istedim vermedi, bir de sen iste”. Ayvaz çobana

selam vermiş, kendisini tanıtmış.”Ben Ayvaz’ım Köroğlu’nun selamı var. Şuradan bize bir

koyun ver yiyelim.” Çoban: “Buyur Ayvaz bir de al, iki de al” Demin serserinin biri geldi, ben Köroğlu’yum diye koyun istedi, ben de kovaladım. Hiç Köroğlu davar istemeye kendi gelir mi? Ayvaz’ı gönderir.



Bu, günümüz iş hayatında, iş takibinde de o kadar önemli tespit ki. Bir insanın adının kendisinden önemli olması, selamının iş bitirmeye yetmesi, o duruma gelince de ayakaltında dolaşmaması.



“Yiğitlik ondur, dokuzu kaçmak. Bu söz, genelde çok kullanılır. Aslında doğrusu: “Yiğitlik ondur, dokuzu plândır, siyasettir.”Bu dünyanın gelmiş geçmiş en yiğit adamlarından Köroğlu’nun sözü. Köroğlu bu sözü ve doğruluğunu bizzat yaşamıştır.



Köroğlu’nun hayatı boyunca yenemediği biri vardır, Kiziroğlu. İkisi de birbirinin namını duyar. Buluşurlar ve kimin daha yiğit olduğu belli olsun diye karşılıklı düello yaparlar. Mücadele üç gün sürmüş. Sabahtan başlar, akşama kadar savaşırlarmış. Akşam herkes kendi çadırına çekilir istirahat eder, ertesi sabah yeniden devam ederlermiş.



Üçüncü günün sonunda Köroğlu gücünün bittiğini, ertesi gün yenileceğini anlamış O gece sazını eline almış, hanımına Kiziroğlunun duyacağı şekilde Onu öğen, yücelten, bir türkü söylemiş.



Bir fendinen geldi, geçti Bir at biner alapaça Hay edende haya teper

Kiziroğlu Mustafa Bey Fırsat vermez kırat kaça Huy edende huya teper

Bu dağları deldi geçti Az kaldı ortamdan biçe Köroğlu’nu çaya teper

Kiziroğlu Mustafa Bey Kiziroğlu Mustafa Bey Kiziroğlu Mustafa Bey



Bunu duyan Kiziroğlu, mücadeleyi başa baş bitirmeğe razı olur, barışırlar.”Siyaset” ya da fend (plan) başarır.


ESKİ RAMAZANLAR

* ZİLE'DE GEÇEN RAMAZANA ÖZLEM *

* *

Eski ramazanlar mı güzeldi? Yoksa biz mi çocukluğumuzu özledik? Büyük
şehirlerin, Üstad Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun deyimiyle 'gulguleli'
koşturmacası içinde ramazan gelip geçiyor. Onun manevi hazzını doya doya
yaşayamıyoruz. Sultanahmet'te, Eyüp Sultan'da, Süleymaniye'de, Beyazıt'ta
tabii ki başka haz, başka manevi duygular var ama, şehrin trafiğinde,
maddiyatında bu mekanlarda otuz ramazan gününü yaşamanız imkansız. Top yok,
imsak fişeği yok, televizyon, radyo sizi esir almış. Bir duyduğunuz ezan
sesi…

Manevi nurların, bereketin insanların üzerine yağdığı bir ramazan gecesinin
yarısında, Zile'den sekiz yüz km. uzakta İstanbul'daki evinizin balkonunda
otururken gökyüzünün berraklığına bakarak hatırlamaz mısınız
çocukluğunuzdaki Zile ramazanlarını ? Dalıp gitmez misiniz uzaklara bakarak?

Önce Ulucami'de, sonraları Dabakhane Camisi'ndeki nur yüzlü, güleç yüzlü
Müftü Arif Hocamızın (mekanı cennet olsun) o baba şefkati tonundaki sesiyle
verdiği vaazlarını, Kale'den atılacak topun habercisi fişeğin havada bir
yıldız gibi kaymasını, evde duyulmasına rağmen hepimizin illâ da bir dama
veya pencereye çıkıp da gözlemeyi, çevre köylerin de motor sesleriyle
kirlenmemiş sessizliğinde bekledikleri ramazan topunun sesini, Ulu Cami'nin
müezzinlerinden Sofu Emmi'nin er ezanlarını, Hacı Salif'in, Hacılarlı
Mustafa Hafız'ın okuduğu ezanları, her teravih namazı için dolaştığımız
camileri, sonunda da en hızlı teravih kılınan camilerde karar kıldığımızı,
çocuk hevesiyle bilmeden gittiğimiz Dutlupınar Camisi'nde hatimle kılınan
teravih namazını bir daha göze alamayışımızı, teravih namazlarından sonra
ışıl ışıl Zile gecelerinde kadınlı erkekli Zilelilerin huşu içinde
dağılışını, mahallemiz Kislik'te Derebaşınlı Camisi'nde çocukların
sevgilisi, mahallenin göz bebeği, trampetlerimizin derilerini yapan Eşref
Emmi ile kılınan teravihleri, O'nun doyulmaz nüktelerini, her gün sahurda ve
ikindiden sonra Kale'nin etrafında çalınan davulun sesini, Haznedar
Sokak'ta, Kültür'ün önünde iftariyelik satanların nağmelerini, fırınların
pide kokusunu, sahurdan sonra Hüseyin Gazi Tepesi'ne çıkıp şafakta Zile'yi
seyretmeyi, ardıçın üstünde iki rekat namazda Yaradan'a sığınmayı unutmak
mümkün mü?

Belli bir yaşta olan bizlerin hafızalarında yaşayan ve bizimle birlikte
ebediyete gidecek bu güzelliklerin, anıların pek çoğu yine yaşanıyor
Zile'de. Hele hele yukarıda verdiğimiz büyük şehirlerin koşuşturmacaları
dikkate alındığında, eskisi gibi olmadığını söylesek de yine bunlar
yaşanıyor eminim. Yaşandığını düşünüyor ve kilometrelerce öteden Zile'den
uzaklarda bu güzellikleri yaşamayı, orada olmayı hayâl ediyorum. Ediyorum,
ediyorum da orada bu güzellikleri yaşayan, hemşerilerimi biraz da
kıskanıyorum ne yalan söyleyeyim.

Biliyorum ve hissediyorum ki; yine her gün sahurda ve ikindiden sonra
Kale'de davul çalınıyor. Tümtümün Çene'de, Haznedar Sokak'ta iftariyelik
satılıyor, oruçla tanışan, onun manevi sevincini yaşayan çocuklar
babalarından iftariyelik istiyorlar, fırınlarda odun ateşinde yumurtalı,
susamlı pideler, cevizli, haşhaşlı yağlılar yapılıyor. Akşam evine sıcak
pide götüren Zileli hemşerilerim; *O Yüce İnsan'ın, O fakir ve yetim
Dostu'nun, 'Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.'* sözünün gereği
olarak ramazan ayının bereketi ve hürmetine fakir komşularını, kimsesizleri,
yaşlıları, evinde pide görmeyen, bir sıcak çorbaya muhtaç çocukları
unutmuyorlar, Unutmuyorlar; her düşüncede olan kimsesizlere, muhtaç olanlara
bir yıl, on iki ay, üç yüz altmış beş gün sıcak yemek veren
Belediye'nin *Aşevi'ni.
*İhtiyacı olan çocuklara bayramlık elbise, ayakkabı almayı, yaklaşan kış
için ısınacak yardımı yapmayı….

Yine teravihlerde camiler doluyor son saflara kadar; aralarda ilahiler,
tevhitler okunuyor. Belki de yine bir camide hatimle teravih kılınıyor.
Çocuklar o cami senin bu cami benim dolaşıp en hızlı teravih kılınan camiyi
arıyorlar. Çocukluğun verdiği enerji ve dayanılmaz, karşı konulmaz
hisleriyle arka saflarda, birbirini etkileyerek kıkırdıyorlar eminim. Yine
bazı amcalar onları tatlı sert ikaz ediyorlar. Olsun.. belki şimdi onlarla
ilgilenecek, sevildiklerini anlatacak *Eşref Emmiler* yoksa da, o yavrular
camiye gelsinler, bir kelime 'Allah' desinler, heveslensinler, namazın,
iyiliğe, güzelliğe götürdüğünü, doğruluğu, insanları sevmeyi öğrettiğini
öğrensinler yeter ki.

Balkonda, daldığım hayâl aleminde bunları düşündüm. Düşündüm de Zile dışında
yaşayan Zilelilerle, Zile dostlarıyla paylaşmak istedim. İnsanların,
hemşerilerimizin birbirine anlayışla davrandığı, hoşgörüyle baktığı, yardım
elini uzattığı, nice sağlıklı, huzurlu ramazanlar ve bayramlar
dileğiyle… (İnternet
Yazıları Kasım 2004)


YİNE ZİLE

Merhabalar
Düşünceler ve gördüklerimizden yola çıkarak, zaman içinde geçmişe dönüp baktığımız zaman eski Zile daha güzel idi mi diyoruz? Şehirler, toplumlar, insanlar sürekli gelişerek büyümeli fakat Zile de eksik olan ne idi de gelişmeden büyüdü? Yerleşim yerlerinin de bir kimlikleri olmalı.Onları ifade eden geçmişte ne olduğunu, nereye geldiğini, sahip olduğu değerleri anlatan kimlikleri. Evleri, sokakları, ibadet yerleri, ağaçları, yolları, çeşmeleri vb anlatmalı şehirleri. İnsanlarının özelliklerini şehrin barındırdıkları ile anlamalı insan.Şehir bir bütün olarak kucaklamalı ziyaret edeni ben
geçmişimle geleceğimle buradayım bak bana demeli. Eski şirin Zile köhnemeye bırakılıken ne yazık ki yeni binaların oluştuğu fakat kendine has kimliğini taşımayan bir Zile mi oluşuyor? Şehir planlamcıları beni mazur görsünler, Dutlupınar Camiinin yeni halini görünce eyvah demiştim.İnsanların hoş sohbetler ettiği, yeşil yeşil gülümseyen o bahçesi yıkılmış, Zile çarşısında yer kalmamış gibi dükkanlar camiinin altına yapılmış, caminin bütün ruhu gitmiş.Buraya ya ticarete gelin ya namaz kılmaya der gibi bir hal içinde. Eski Zile mimari olarak eski olsa da günlük yaşam ve bakış açısı ile daha mı modern idi, ben mi yanılıyorum? Tarihi açıdan önemli bir yere, verimli topraklara sahip Zilemizde neler, nasıl yapılabilir? Ortak alanlarda üretim yapanları bir araya getirerek, daha kaliteli üretime yönelmelerini sağlayıp onlara pazar için aracılıklar olşturmak, şimdilerde pek önem kazanan organik tarıma dayalı ürünler yetiştirip, pazarlamak, bu organik tarımın içinde turizm yapabilmek. Zile de bağ geleneği müthiş bir olay bunun Zile dışında adının" doğal hayatta yaşamak " olduğunu görüyoruz. sayıca az fakat kaliteli bağ evleri oluşturup, çeşitli etkinlikler düzenleyip turizmcilerle görüşerek her yıl belli sayıda turistin Zile'ye gelmesi kalması sağlanabilir.Bu bağ evlerinin olduğu yerde onlara eski usul pekmez, kuşburnu, salça yaptırmak bile onları eğlendirir.Bir şey olacak ki insanlar gelsin.Bu yaptıkları pekmeze onların isimleri ile kutular hazırlanır hediye edilir vb.Çevre gezileri turlar düzenlenir, onlardan kiraz güzeli, elma güzeli seçilir ne kadar gülsek de böyle şeyler onların hoşuna gidiyor.


DEDE EFENDİ EVİNDEKİ ZİLE'Lİ

DEDE EFENDİ EVİNDEKİ ZİLE'Lİ

Ben Ahmet Kagizman. aniyan ve tanimayan butun Zile'li hemşehrilerime ve platfom uyelerine selamlar yollar saygilar sunarim. O ortamda olmaktan cok mutlu oldugum, ögrendiginizde sizin de memnun olacagınizi dusundugum bir hatirami sizlerle paylasmak istedim bu ilk soh betimde. Geçenlerde bir akşam evde otururken, kadim dostum Muam mer Eken telefon ederek, önümüzdeki cumartesi günü Dede Efendinin evine, Dede'nin dini ve la dini eserlerinin seslendirileceği bir programın olduğunu söyledi. Sagolsun daha önce de böyle programlardan haber vermişti de yine birlikte gitmiştik. Laf arasında , Mehmet Demirtola'da gelecek dedi. Aktif olarak ticareti biraktiktan sonra soranlara dedigim gibi ''Kultur ve sanat faaliyetleri ile Mesgul oluyorum ya''davetini memnuniyetle kabul ettigimi ve gelecegimi soyledim Program saat 14.oo da baslayacak demisti. Ben mutadım oldugu uzere biraz once gittim.Oyle ya. ''Yahu bu ahmet'te nerede kaldı dedirtir miydim hic? Bir kac kisi disinda -ki onlar da gorevlilerdi - baska bir kimse gelmemisti. Meraklilari bilir. İstanbul Cankurtaran'da Klasik turk muzigınin en buyuk bestekarlarından Hammamizade İsmail Dede efendinin, zamanin padisahi İkinci Mahmut tarafindan kendisine tahsis edilen bir evi vardir. İste su anda icinde bulundugum yer bu evdir.Hammamizade İsmail Dede Efendi bu evde 28 yil yasamistir. İkinci Mahmut'un olumunden sonra, her hafta iki defa yapilan saray fasillarindeki gorevinden ayrilan Dede Efendi, bestelerini ve musiki icralarini bu evde devam ettirmistir. Ev, o asrin Osmanli mimarisinin karakteristik bir ornegidir. Gormeyenlerin bir fırsat bulunca gezmelerini tavsiye ederim. 1966 yilinda''Tarihi Turk Evlerini Koruma Dernegi tarafindan aslina uygun olarak restore edilen evi ziyaret ettiginizde o gunlerde yasiyormus gibi hissedersiniz kendinizi. Bir de nerede oldugu gorunmeyen hoparlorlerden gelen o bildik nagmeler ve kudum. velveleleri kulaginizi oksuyorsa, evden bir turlu cıkmak gelmez icinizden.
İkram edilen cay elimde duvarlardaki resimleri ve Osmanli hat sanatinin nadir örnekleri olan besmeleleri incelerken, giris kapisindaki, indirilmesi unutulmus bir duyuru gozume carpti. Kagitta daha iri puntolarla yazili bir ismi beynim hemen algilamis ve tanimisti Yaziya odaklandim. Bir onceki haf
tanin programi idi bu...Muammer Eken'in ''Baglama resitalini'' ilan ediyordu.Haberim olmayisina uzuldum, hatta biraz da bozuldum. Laf aramizda Muammer'e de kızdim icimden.Tevazu göstermis ve bizlere programini haber vermemisti anlasilan.
Ben bunlari düsünürken Muammer de geldi.Daha merhaba deyip hal hatir sormadan sitemlerimi siraladim bir bir. Alcak gonullulugu ve tevazuyu birakmiyordu yine. ''Ya onu bos ver de, Muat'in bir programi vardi, ona cagira- caktim sizleri. Asil onu unuttum'' demez mi ? Ozuru kabahatinden de buyuk. Murat dedigi, oglu Muammer'in. Muammer Eken'ler ailece muzisyenler. Oglu Ahmet Murat, iktisat mezunu ve aynı zamanda Babasinin izinde guzel baglama caliyor.Kızı Merve İ.T.Ü Turk musikisi Konservatuarı mezunu bir ''Kemence vi'' Su anda Karadeniz teknik universitesinde acilmasi planlanan ''Turk Musikisi Konservatuari''ni kurmak uzere görerevllendirilmis ve halen okudugu okulda kemence uzerine doktora yapiyor. Kendisine gelince : O'nun muzikle olan ilgisini ta... orta okul sıralarindan biliyoruz. Kultur Derneginin Aykut Sinemasinda
vermis oldugu bir konser sonunda cektirdigimiz fotograf bende hala mahfuzdur. Bir ara tambur ile de ilgilendigini hatirliyorum. Sitemlerim karsisinda mahcup oldu ve soz verdi.''Bundan sonraki etkinlikleri mutlaka bizlere de haber verecek'' Biz de kendilerini yureklerimiz ka- barincaya, avuclarimiz patlayincaya kadar alkislayacagiz. Ha...Hic merak etmeyin. Agzimda bakla islanmaz benim.Sizlere de haber veririm. Soz... 10.03.2007


ZİLE ve TURİZM

ZİLE ve TURİZM

Merhabalar
Düşünceler ve gördüklerimizden yola çıkarak, zaman içinde geçmişe dönüp baktığımız zaman eski Zile daha güzel idi mi diyoruz? Şehirler, toplumlar, insanlar sürekli gelişerek büyümeli fakat Zile de eksik olan ne idi de gelişmeden büyüdü? Yerleşim yerlerinin de bir kimlikleri olmalı.Onları ifade eden geçmişte ne olduğunu, nereye geldiğini, sahip olduğu değerleri anlatan kimlikleri. Evleri, sokakları, ibadet yerleri, ağaçları, yolları, çeşmeleri vb anlatmalı şehirleri. İnsanlarının özelliklerini şehrin barındırdıkları ile anlamalı insan.Şehir bir bütün olarak kucaklamalı ziyaret edeni ben
geçmişimle geleceğimle buradayım bak bana demeli. Eski şirin Zile köhnemeye bırakılıken ne yazık ki yeni binaların oluştuğu fakat kendine has kimliğini taşımayan bir Zile mi oluşuyor? Şehir planlamcıları beni mazur görsünler, Dutlupınar Camiinin yeni halini görünce eyvah demiştim.İnsanların hoş sohbetler ettiği, yeşil yeşil gülümseyen o bahçesi yıkılmış, Zile çarşısında yer kalmamış gibi dükkanlar camiinin altına yapılmış, caminin bütün ruhu gitmiş.Buraya ya ticarete gelin ya namaz kılmaya der gibi bir hal içinde. Eski Zile mimari olarak eski olsa da günlük yaşam ve bakış açısı ile daha mı modern idi, ben mi yanılıyorum? Tarihi açıdan önemli bir yere, verimli topraklara sahip Zilemizde neler, nasıl yapılabilir? Ortak alanlarda üretim yapanları bir araya getirerek, daha kaliteli üretime yönelmelerini sağlayıp onlara pazar için aracılıklar olşturmak, şimdilerde pek önem kazanan organik tarıma dayalı ürünler yetiştirip, pazarlamak, bu organik tarımın içinde turizm yapabilmek. Zile de bağ geleneği müthiş bir olay bunun Zile dışında adının" doğal hayatta yaşamak " olduğunu görüyoruz. sayıca az fakat kaliteli bağ evleri oluşturup, çeşitli etkinlikler düzenleyip turizmcilerle görüşerek her yıl belli sayıda turistin Zile'ye gelmesi kalması sağlanabilir.Bu bağ evlerinin olduğu yerde onlara eski usul pekmez, kuşburnu, salça yaptırmak bile onları eğlendirir.Bir şey olacak ki insanlar gelsin.Bu yaptıkları pekmeze onların isimleri ile kutular hazırlanır hediye edilir vb.Çevre gezileri turlar düzenlenir, onlardan kiraz güzeli, elma güzeli seçilir ne kadar gülsek de böyle şeyler onların hoşuna gidiyor. Muğla da adam çamuru getirmiş döşemiş, turistler şifalı diye çamura bulanmaya geliyor, eğleniyorlar işte. Bursa ya çekime gittiğim vakit köyleri de görme fırsatım oldu. Olumsuzluklarla dolu olduğu için adını vermek istemediğim bir köye gittik önce. Evleri soluk soluk, eski mi yeni mi belli değil, kimi 2. 3. katı çıkarım diye demir çubuklar çatıda yükseltmiş, köy evleri fakat bahçeleri yok betonarme köy evleri ruhsuz.Uludağ'ın bir yamacında bu köy Uludağ'dan kaynak suları süzülürken lokantada Nestlenin işlenmiş çeşme sularından satılıyor. Köylü şikayet ediyor devlet bize bakmıyor, su getirmiyor diyor bakın siz her taraftan su süzülürken.Lokanta da lavaboya gitmek istemiyorsun temiz değil.Ne yetiştiriyorsunuz diyorum işte bi takım şeyler yetiştiriyorlar fakat kooperatif olamamışlar, saklama yerleri yokmuş şikayetler bitmiyor.Niye yapmıyorsunuz diyoruz kimseden ses yok.Buraya üniversite istiyoruz diyorlar öğrenciler gelir de evlerimizi kiralasınlar biz de geçinelim.Sokakları evleri ruhsuz, toz toprak içinde.Uludağ' da bile sıkılabiliyor insan bu ortamda. Ayrılıyoruz buradan ve Babasultan diye bir yere yolumuz düşüyor.Daha uzaktan görünce cennet gibi diye düşünmeden edemiyorum.Yemyeşil her taraf yemyeşil, renk renk meyve ağaçları, çınarları, köy kahvesi bir huzur kaplıyor içimi.İnsanların yüzü aydınlık mutlular, traktörler çalışıyor, insanlar çalışıyor.Diğer köyde herkes kahvede idi burada köy kahvesinde sadece yaşlılar var. Onların mutluluğu bize de yansıyor. Niye Babasultan demişler bu köye diye sorunca anlatmaya başlıyorlar. Orhan Gazi Bursa'yı fethederken Babasultan adında bir zat O'na yardım etmiş. Babasultan'ın ziyaret yerine götürüyorlar bizi.Orası daha da yeşil.Babasultan'ın türbesinin olduğu cami Orhan Gazi zamanında yapılmış, yanına ikinci cami Abdülhamit zamanında. Caminin bahçesinde bir çınar var ki çınarın içine çınar yıkılmasın diye sürekli toprak dolduruyorlar.Tarihiçeşmesi, çınarları, yaşlıları ile yemyeşil Babasultan ve evleri yakut gibi o yeşilliğin içinde tertemiz.Hallerinden memnun insanlar, ürünleri bol, Bizim soğuk hava depolarımız var diyorlar, kooperatiflerini kurmuşlar.Ben öyle güzel şeftalileri bir Zile de bir de Babasultan da yedim. Adamlar Bosna'dan erik fidanı getirip Babasultan'ın bahçesine dikmişler.Erik ikram ettiler yok teşekkür ederim deyince fakat bu Bosna eriği diyorlar, hikayelerini anlatıyorlar ve ben donup kalıyorum.Köklerinekimliklerine böylesine sahip çıkan insanları görünce hayran oluyorum. Hayran oluyorsun oraya, satılık ev var mı dedim, orda olmak istiyorsun geçmiş ve gelecek orda.Biz dışardan gelene ev satmıyoruz diyorlar. Sosyologlar için müthiş bir çalışma alanı bence Babasultan.Tarih kokan, arı kovanı gibi üretken. Diğer köyde Uludağ da bu köyde fakat ikisi de kıyas götürmeyecek bir kulvarda. Bursa Ulucamii gibi uhrevi Babasultan.Yerli yabancı bir dolu ziyaretçisi var. Şehir tarih kokmalı yemyeşil olmalı. Dilerim ki ben, Zilemiz de tarih koksun ve yemyeşil olsun. Ahmet Kağızman Beyefendinin yazısını okurken duygulanıyor insan çeşmenin olduğu yeri tarif ediyor daha kimbilir kimler Zile de kaybolan izleri özlüyor, kimler kaybolmasın diye çalışıyor. Saygılarımla - Ayşegül Aran


ZİLEDE DEĞİŞTİRİLEN SOKAK

Bekir ALTINDAL

ZİLEDE DEĞİŞTİRİLEN CADDE VE SOKAK ADLARI

Değerli Platform Üyeleri;

Bugünlerde Eyüp Belediyesi’nini 80 yıllık Piyer Loti ismini değiştirmek istemesi üzerine Memleketimizin belli başlı kanallarında, gazetelerinde, sütunlarında yer aldı. Tartışmalar yapıldı. Tarihe mal olmuş sokak, cadde ve mahalle isimlerinin o yerin kültürü, hafızası olduğu vurgulandı. Bu isimleri değiştirmenin toplumun tarihiyle bağlarının koparılması anlamına geldiği ifade edildi. Bütün bu tartışmaları yüreğim cızz diyerek takip ettim, gazetelerde okudum. Zira maalesef 1990’lı yılların ortalarında Zile’de de bir günde pek çok sokak ve cadde isimleri değiştirildi. 1960’lı yılların başlarında da (ihtilalden sonra) pek çok köy isimleri değiştirildi.
Biz yazılarımızda zaman zaman bunu gündeme getirdik. 15 Mayıs 2003 günü Tarihi Türk Evleri Zile Evleri sempozyumunda da tebliğimizde sunduk. Bugün gördük ki biz haklıymışız. ….
Mahalle isimleri 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun 8. maddesi uyarınca Belediye meclisi ve mahalli idare heyetinin kararı ve valinin tasdiki ile değiştirilir. Aynı kanunun 15/35 maddesi ve 1927 tarihli 1003 sayılı Kanunun 2. maddesine göre sokak isimlerinin tayininde belediye yetkilidir.
Milliyet Gazetesi’nde Edip Emil Öymen bu konuda;
Biz de ise kentin sokak ve caddelerini yıllardır ve yıllardır isimsiz bırakıp şimdi böyle “abartmaya” başladılar. Elbette hiç yoktan iyidir. Ama bir sorun var; sokakların isimlerini zırt fırt değiştirmeye, herkesin bildiği ismi atıp, beş yıl içinde kimsenin hatırlamayacağı isimleri koymaya pek meraklıyız ya! Yeni levhalardaki isimler bakalım ne zaman değişmeye başlayacak? (Milliyet 6 Ekim 1997)
Ülkemizde yerel yönetimler seçimlerde sık sık değiştiğinden, ilk yapılan işlerden birisi mahalle, özellikle de cadde ve sokak isimlerinin değiştirilmesi ve kendi siyasi durumuna göre adlandırma yapılmasıdır. O belde de, farklı görüşte olan insanların yaşadığı dikkate alınmadan, isimlendirme yapılması sonucunda verilen isimler çoğunlukla benimsenmemektedir. Örnek verilecek olursa, Zileli İstasyon Caddesi’ni, Çekerek Caddesi’ni, Partal Sokağı’nı, Partal isminin Partal Hafız’dan geldiğini bilir. Kıyı Mahalle, Kışla Mahalle der ama resmiyette yoktur. Cahit Öztelli ve Müftü Arif Kılıç, Dürmelik Sokak’ın isminin Danişment Hükümdarı Melik Gazi’den geldiği yolunda rivayette bulunuyorlar.
Zile’de buna benzer bir isim değiştirme 6-7 yıl önce yapıldı. Bu Halit Nazmi Keşmir, Bıyıklı İbrahim, Müsevit, Alacamlı, Şişman, Habeşali, Yusuf Ağa, Melik Mansur, Karaşeyhli, Hacı Veli Sönmez, Sofular, Partal, Ulukavak, Eski Reji, Çeken, Hoşafçı, Kabutlu, Şehir Kahya, Sığırcı, Çömez, Gödek gibi isimler Zile tarihine ışık tutan, o sokak ve caddeye isim verecek kadar tanınan, bilinen kişi veya unvanlar olduğu muhakkaktır. Halit Keşmir, Melik Mansur, Habeşali Yusuf Ağa, kimdir? Bu sokak isimlerini kaldıranlar bu isimleri araştırmışlar mıdır? Zile beş bin yıllık kent diye öğünüyoruz. Bir taraftan Zile’yi ülke çapında tarihi kent diye tanıtmaya uğraşırken, bir yandan da tarihi ile tarihi dokusuyla özdeşleşmiş sokak isimlerini değiştiriyoruz. Bu isimler rastgele ve keyfi olarak verilmemiştir. Belki de değiştirilen bu sokaklardan birinin ismi, bu kararı alanların geçmişteki köklerinden, atalarından kalma bir isim, bir hatıradır. Eminim ki her birinin bir özelliği, anlamı vardır. En kısa zamanda Belediye yönetimlerinin bu eski isimleri iade etmesi bu sokaklara isimlerini verenlere karşı bir borcudur. Amerika Birleşik Devletleri’nde 110 yıllık bir binanın posterlerinin tarihi bina diye turistlere hediye edildiği bir dünyada, Zile gibi yaşadığı kentin tarihini, geçmişini, köklerini yok saymaya, koparmaya bir anlam veremiyorum. Bu kararı alanları vicdanlarında düşünmeye davet ediyorum.
Yeni kurulan mahallelere, yeni açılan cadde ve sokaklara yörenin özelliğine göre yeni isimler verilebilir. Ancak halk dilinde yerleşmiş, tarihe mal olmuş, herkesin bildiği, kullanmakta zorlanmadığı, bilinen cadde ve sokak isimlerinin değiştirilmesinin, tarihi dokunun bozulmasına sebebiyet verdiğini düşünmekteyim. (Tokat Kültür Haber Dergisi, Sayı: 13, İstanbul 2003) ….
Ülke genelinde olduğu gibi Zile’de de aynı anlayış var herhalde: Tarihe malolmuş köy, cadde, sokak isimlerini değiştirmek; okullarla, takımlarla özdeşleşmiş renkleri değiştirmek.
Dikkat ederseniz yukarıda “Yıldıztepe” yazmadım: Boztepe, Yenimüslüman yazdım. Beş yüz yıl Yenimüslüman ismi Boztepe’den sonra Yıldıztepe, Maşat’ın ismi Yalınyazı oluyor. Meşhedabad zamanla halk dilinde Maşat olmuş ve benimsenmiş. Bu isimleri değiştiren zamanın çok bilmiş bürokratları Boztepe’nin neresinde yıldız görmüş, ağaçlar içindeki Maşat’ın ismi ağaçsız arazi anlamındaki yalınla ne ilgisi var. Bacul’un yeri zaten yayla yüksekliğinde, Zile’nin hangi yaylasının yolu üzerinde ki ismi “Yaylayolu” olmuş?
Bundan yaklaşık sekiz-dokuz yıl önce Zile’nin tarihten gelen cadde ve sokak isimlerini bir günde değiştirdiler. Hem de hiçbir bilimsel çalışma yapmadan, bu işi bilenlerden araştıranlardan sormadan, Bir yerde “Ekinci” ismi kaldırılırken benim sokağıma “Ekin” ismi verildi. Bunun yanlışlığını Tarihi Türk Evleri haftası sempozyumunda yüzlerce Zileli önünde söyledik. Bu işin uzmanı, bir Zile dostu Prof. Dr Metin Sözen Hocamız da bize destek verdi.(Zile İle İlgili Tespitler-2 yazımızdan, Özhaber Gazetesi 10 Şubat 2006) - Bekir ALTINDAL
_______________________________________________________________________


abbas kulun yazısı

Sayın Platform üye arkadaşlarım !
Bir kaç aydır izleme pozisyonunda idim.Bakalım kim hangi konuda nasıl bir
görüş içinde duygularını belirtecek.,nasıl bir öneri ve çözüme yönelik
fikirler üretecek diye...
Geçen bu zaman içinde bazı birikimler olmuş.Nedenler,niçinler çoğalmış
!..Daha doğrusu bıçak kemiğe dayanmış.Evet sorunlar çok.Zile miz günden güne
geri gidiyor.Bu gidişata dur demenin zamanı geçiyor.
Bu şartlar vardı,devam ediyordu ama araya seçimler girdi gayri ihtiyari
ertelenmek durumunda kalınılındı.
Değerli Üye arkadaşlarım !
Bizler fikir bazında bir şeyler yapacaksak duygusallığı bırakalım.Zilemiz
kan kaybadiyor.Verilecek geçici serumlar sorunları çözmüyor.Mübarek Ramazan
ayındayız, şimdi soruyorum sizlere.
-Hangimiz bir veya birkaç Üniversite öğrencisini evimize davet edip iftar
açtırdık.? Onların gönlünü aldık sorunlarını dinledik.(Yapanlar var bunu da
biliyorum.Onlara sözüm olamaz.) Zileyi ve Zile liyi onların ağzından
dinledik.Hep kendi aynamızdan kendimize baktık.Sonuçta kendimizi
gördük.Acemi alim yıldızları incelerken ayağnını dibindeki çukuru göremezmiş
misali davranmaya devam ediyoruz.Uzak hedefler ve ihtimaller üzerinde
yoğunlaşıyoruz.Zile nin sosyo ekonomisine katgıda bulunan gerçekleri ihmal
ediyoruz.Üniversite öğrecisi arkadaşın duygularını ve tesbitlerini
anlıyorum.Zile de bir anlayış hakim
"Hep ben" biz yok.Ben kazanayım,müşteri benim için bu gün var onun için
müşteri bir keklik !..Bir kazanan varsa kim kaybediyor...Zilemizin
kaybettiği aşıkar.Bu düşünce üzerinden ekonomik faliyetlerini sürdürenler
revaşta...Bu konuda bir anımı sizinle paylaşmak istiyorum ...
Geçmişte Turhal da geziyorum.Yolum Turhal Yimpaş a düştü.Giysiler bölümünde
gömleklere bakıyorum.Çocuk giysilerinin bulunduğu kısımda tanıdık birisini
gördüm..Bu kişi Zile de aynı işi yapıyor.Yani giysi satıyor.Kendine göre en
kaliteli mal getirip Zile liye satıyor.Dayanamadım sordum..
-Niçin buradan alış veriş yapıyorsun.Aynı giysiler sizin dükkan da yok mu ?
diye kendine göre cevaplar sıralamaya çalıştı çocuklar istedi falan filan
vb.
İşin garip tarafı şu oldu.Ertesi gün uzun çarşıya uğradım.anılan şahsın
dükkanına uğradım.O şahsın çocuğuna aldığı giysinin fiatını sordum.Turhalın
iki katı fiat söylendi ve peşindende aynen şu ifade kullanıldı "Hocam
birşeyler yaparız" burada anlatmak istediğim şu.Bu zihniyetler Zile mizi bu
duruma düşürdü ve hala da düşürüyorlar.Ben buna "Uzun çarşı zihniyeti"
diyorum..
Zamanın icabı olarak çoğumuzun arabası var.Her gün modeller
değişiyor.Arabanızda herhangi bir sorun çıktığı zaman bakım için nereye
götürmeniz gerekir.Tabii ki Zile de bulunan sanayi sitesine.Öyle mi?
Yemenizden,içmenizden,çoluğunuzun çocuğunuzun rızkından artırarak aldığınız
arabanızı gerçekten götürüyormusunuz yoksa Turhala,Tokat a mı
götürüyorsunuz.40,50 yıl evvelin Zile sanayisi nere de..
Bu günün şartlarına ayak uyduramayan hala çekiç ve pense ile tamir ve bakım
yapan Zile sanayisi nerede .Ayni zihniyet, gelen müşteri benim için "keklik"
anlayışı.Aynı anlayışta olmayanlar da var onları tenzih ederim.Ama azınlıkta
kaldılar.Bu anlayış karşısında kaybeden kim gene Zile....
Diğer bir konuda Zilemizde konut ve kira sorunları.Malesef bu konu en büyük
yara...Konut , arsa,kira
konusu ap ayrı bir dert.Türkiyemizde konut inşaa maliyetleri pahalı bunu
kabul etmek zorundayız. Başka il ve ilçelerde de aynı sorun var.Pekiyi niçin
bizim Zile mizde konutlar ve arsa,kiralar diğer il ve ilçelere nazaran aşırı
pahalı ?...Bunun sebebini herkes biliyorda seslendiremiyor.Seslendirsede
sesi tez kısılıyor.Zilemizde kooperatifciliği bitirdiler.Konut yapımı,
üretimi birkaç kişinin elinde.Zile de zenginliğin kriteri daire sayısı ile
ölçülür hale geldi.Bu kişiler öğrenciye kiralık daire verir mi ?.Dairesini
kiraya verenlerin kaç tanesi kira sözleşmesi yapıyor.Kaç daire sahibi
devlete bu konuda vergi veriyor.Verenlere sözüm yok,olamazda.Bu şartlarda
bir üniversite öğrecisi ne yapsın.Bu öğrencye harcama yaptıramıyorsan (kendi
büçesine göre) suç kimin.O zaman bu öğrenci Zile ye gelip geldiğine pişman
olacaktır.Kazanan kim ,kaybeden kim ?...
Zile Belediye Spor Takım Koçu Gülsenem Hanım ın derdi bir başka gerçeği
ortaya çıkartıyor.Bu konuda diyecek hiç bir şey yok.Malesef içler acısı bir
durum.Zile Stadı ve Kapalı Spor salonunun durumu tam bir mezbelelik.Sosyal
ve sportif yaşamanın ne demek olduğunu bilen,sporun insan eğitiminde ne
kadar önemli olduğunu fark eden insanların düşünmesi gerektiğine
inanıyorum.Hemen yanımızda Turhal var.Orada böyle bir sorun
gözükmüyor.Dışardan öyle gözüküyor.Ama ikisini kıyaslama yaptığımızda bir
insan olarak,bir spor sever olarak,sporun gerekliliğine inanan olarak
utanıyorm.Bir elaman sıkıntısı var.Ama en önemlisi bu sorunları Tokat ta
dile getirecek "Zilelimiz" yok.Son zamanların bir sözü var
"Yan gelip yatma" evet gelen yetkilimiz bunu gerçekleştiriyor.Geçen yıl TRT
Tv çekim için Kapalı Spor salonunda bulunuyrdu.Çekimler devam ederken Spor
dan sorumlu kişi yanımıza geldi .
TRT ekibinin kendisini arabalarına alıp Ankara ya kadar götürüp
götüremeyeceklerini sordu.Orada bulunan bizler hayretler içinde kaldık.Bu
zatı muhteremden daha ne bekleyebilirsin ki.Onun için Zile Kapalı Spor
salonu ve stadı yan gelip yatma yeridir...Ayağına gelen fırsatı
değerlendirme yoluna gitmiyorda başka şeyler peşinde koşuyor.
Yukarda arz ettiğim düşünceler bana aittir.Hiç kimseyi hedef almış
değilim.Bunlar benim nacizane fikir ve görüşlerimdir.Bu İlçenin bir ferdi
olarak düşüncelerimi ve yaşantılarımı sıralamaya çalıştım.Zile mizde bu
yaşatılmaya çalışılan zihniyet(düşünce anlamında) değişmedikce daha çok
şeylere gebeyiz diye düşünüyorum. Saygılarımla

abbas kul zile kireçli köyü


Nüfus Durumu

Nüfus Durumu

KADIN ERKEK TOPLAM
Şehir Nüfusu 20092 19603 39605
Köyler Nüfusu 25126 24294 49420
Yıldıztepe Belediyesi 1549 1884 3433
Evrenköy Belediyesi 1334 1406 2740
Güzelbeyli Belediyesi 1720 1766 3486
Yalınyazı Belediyesi 1405 1497 2902
TOPLAM 25218 43897 89115

İdari Durum

5 Kasaba, 110 Köy, 24 Mahalle ve 5 Mezrası bulunan ilçemiz köylerinin genelde yerleşim konusunda bir problemi mevcut olmayıp, yaz-kış tümüyle ulaşım sağlanmaktadır.

Sosyal Durum

Zile ilçe merkezinde evler, yakın zamana kadar kerpiç ağaç karışımı ahşap bir stilde yapılmakta idi. Bu gün bu evlerin büyük çoğunluğu koruma altına alınarak “Sit alanı”haline getirilmiştir. Ancak son yıllarda yurdumuzun her yerinde görüldüğü gibi, şehrimizde de ahşap mimari evlerin yanında, betonarme ve çok katlı apartmanların yapımı da her geçen gün artarak devam etmektedir

İlçemizde geçmişte çok yaygın olan geleneksel aile tipi son yıllarda çekirdek aile tipine dönüşmeye başlamıştır. Ancak bazı köylerimizde ataerkil aile yapısı halen devam etmektedir.

Örf ve adetlerine oldukça bağlı olan ilçemiz halkının akraba ilişkileri ve sosyal yaşamlarındaki yardımlaşma gelenekleri halen sürmektedir. Bu birleşme ve dayanışmayı bilhassa düğünlerde, seçimlerde, ölümlerde görmek mümkündür.

Zile; halkı gelenek ve göreneklerine örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlı kapalı bir kenttir. Günümüze kadar bu yapının devam ettirilmesinde rol oynayan en önemli faktörlerden biriside Zile’nin göç alan değil, göç veren bir kent konumunda olmasıdır. Zile’den dışarıya göç olayı yaşanmaktadır. Bu gün Türkiye’nin neresine giderseniz gidin mutlaka Zile’li ile karşılaşırsınız. Turhal ilçesinin %40’ı Zile’lidir. En fazla göç Turhal’a olmaktadır.

İlçemiz ve köylerinde genelde tek evlilik söz konusu olup, yaygın olan görücü usulü evlilik ve sonucunda düğün yapma adeti halen devam etmektedir.

İlçemizde kız istemeden, gelin almaya kadar geçen sürede yöresel özellikler gösteren bir çok adetler, günümüzde her alanda görülen gelişmelere ve değişmelere rağmen önemini ve özelliklerini halen sürdürmektedir.

Yakın zamana kadar alınan başlık parası genelde kaldırılmıştır.

Günlük kıyafet olarak giyilmeye devam edilen yöresel özellikler taşıyan giysiler, ilçemizin bazı köylerinde otantik yapısı içinde yaşamaya devam etmektedir. Genellikle kadınlar, başlarına gümüşlü fes giysiler ve üstüne elmalı al yazma (Fin) bağlarlar.

Halk arasında baykuşun ötmesi, köpek uluması ve tavşan uğursuzluk sayılırken, karganın ötmesi haber alınacağına işarettir. Ayrıca Salı ve Cuma günleri işe başlama, geceleri tırnak kesme ve kapı eşiğine oturmanın günah, ayva çiçeği, sığırcık kuşunun çok ve kavakların yapraklarını tepeden dökmesi halinde kışın sert, baharda yılanın çok görülmesi yazın sıcak ve kurak geçeceğine, yine leyleğin ayağında otla gelmesi o yıl ürünün bereketli, bezle gelmesi halinde ölümün çok olacağına inanılır. Temel atmada kan akıtma, yağmur duasına çıkma ve ziyaretlere kurban kesme kötülüklere karşı korunmak için evlere üzerlik, nal, yumurta asma ve ziyaretlere gitme çaput bağlama gibi inanışlar halen sürmektedir.

İlçemiz ve köylerinde undan yapılan helle çorbası, erişte, makarna ile şifa niyetiyle baharda toplanarak yenen kaba pancar ve madımak en çok bilinen yöresel yemeklerdir. Ayrıca Zile batı, duru pekmez, kuşburnu meyvesinden yapılan kuşburnu reçeli, çökelekli, çerkez pastası, hingel, cılbır, kuskus ve haşıl yöreye özgü diğer yemek türleridir.

Zile kültürünün zenginleştirilmesinde geçmişten günümüze kadar mesleki çalışmaları ile yurtiçi ve yurtdışında ün yapmış çok sayıda Zile’nin yetiştirdiği önemli şahsiyetler mevcuttur. Günümüzde adından sıkça söz edilenlerden bazıları şunlardır: Arif Kılıç(Müftü), Cahit Külebi(Yazar), Nihat Akyunak(Ressam), Mustafa Necati Sepetçioğlu(Yazar), Fikret Tarhan(Ressam-Yazar), Hasan Sevinç (Güreş şampiyonu), Prof. Dr. Mümtaz Turgut Topbaş(Rektör), Prof. Dr. Ahmet Erbil(Bilim Adamı)

İlçemizde ve çevrede halkın adak kurbanı kesip zaman zaman ziyaret ettiği çok ziyaretgah mevcuttur. Bunlar arasında en çok tanınan ve ziyaret edilenler; Çeltek Baba, Şeyh Ahmet, Ömer Dede, Arap Dede, Huykesen Ayna Dede, Pervane Baba, Abdal Musa, Karaşeyh Baba, Şıheylik Baba, Şeyhi Sal Sal Yatırı’dır.

İlçemizde 850 kişilik bir sinema salonu mevcut olup, zaman zaman tiyatro ve konserlerde burada icra edilir.

İlçemizde yapılmakta olan Atatürk Kültür Sitesi, Zile’deki kültürel boşluğu büyük ölçüde dolduracak nitelikte olup; sanat, tiyatro ve kültürel faaliyetleri artıracaktır.

4000’e yakın günlük gazete ve dergi satışı yapılan Zile ilçesinde, 3 adet mahalli gazete (Özhaber, Zile Postası ve Gündem) Çıkarılmakta, Zile ve çevresine yayın yapan 1 televizyon (Zile Tv. Reklam A.Ş.) ve 2 adet radyo vericisi (Asena Önder FM, Umut FM) bulunmaktadır.

Eğitim ve Kültür Durmu

G.O.P Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu, Turizim İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksek Okulunun yanı sıra 13 ilköğretim okulu 7 adet lise ve dengi okullarda eğitim ve öğretim faaliyetleri yürütülmektedir.

Ekonomik Durum

Halkımız genelde tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Vatandaşlarımız arasında az da olsa ticaret ve sanayi alanında uğraşanlar da bulunmaktadır. İstanbul ,Ankara ,Kayseri ve Samsun illeriyle ticaretini yapan Zile ilçesinin yurt dışında çalışan işçi sayısı azdır. Turhal Şeker Fabrikasında çalışan işçilerin çoğunluğunu ilçemiz halkı oluşturmaktadır.

Tarım

Halkın ana geçim kaynağı tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Son yıllarda hizmete giren göletler sayesinde sulanabilen arazi çoğaldıkça yetiştirilen ürünlerde verimlilik ve çeşitlilik artmaktadır.

İlçemizde toplam arazi alanı 1.511.000 dekar olup dağılımı şu şekildedir;

Kullanım Şekli: Miktarı %si

1. Kültür(Tarım)Arazisi 699.710 46.3
2. Sulu tarım arazisi 139.050 9.2
3. Kuru tarım arazisi 560.660 37.1
4. Orman alanı 269.250 17.8
5. Çayır ve Mera Arazisi 251.030 16.6
6. Tarım Dışı Arazi 265.570 17.6
7. Tarıma elverişli Kullanılmayan arazi 25.440 1.7

TOPLAM : 1.551.000 %100

Kültür arazileri toplamını %100 kabul edersek, bu arazinin %19.9’u sulanabilir , %81.1’i kuru tarım arazisidir. Halen 139.050 dekar olan ilçemizdeki sulanabilir tarım arazisi miktarına Çekerek Irmağı üzerine inşa edilecek Süreyya Bey Barajı tamamlanması ve Yalınyazı ve Reşadiye Ovalarında 76.182 da. Zile Ovasında 53.569 da. Arzinin de ilave edilmesiyle toplam 268.801 da.lık arazinin sulanabileceği tahmin edilmektedir. Böylece sulanabilir tarım (kültür) arazilerinin yaklaşık %39.40 ‘ı sulu tarıma açılmış olacaktır.

İlçemizde tarım; küçük ve orta büyüklükteki aile işletmeciliği şeklinde, 10.800 civarında çiftçi ailesi tarafından yapılmaktadır.

Üretimde maliyet artışına neden olan ilçemizin Yıldıztepe ve Güzelbeyli kasabalarının parçalı arazileri üzerinde, arazi toplulaştırma çalışmaları devam etmektedir.

Bölgemizde üretilen 60 çeşit tarımsal üründen ağırlıklı olarak yetiştirilenlere ilişkin veriler şöyledir:

Ürün Çeşidi : Ekilen Alan (dk):

1. Buğday 420.000
2. Arpa 50.000 3-Çavdar 300
3. Yulaf 200
4. Nohut 43.000
5. Mercimek 7.500
6. Şekerpancarı 65.000
7. Ayçiçeği 6.000
8. Kuru Soğan 16.000
9. Fiğ 44.000

TOPLAM : 652.000

Yıllık meyve bahçesi, bağ, nadas ve diğer ekim sahaları 47.710 da.’lık alana tekabül etmektedir.

Çiftçi bazında başlatılan örtü altı sebze yetiştiriciliği 5 da. Alan üzerinde kurulu olan 100 adet serada yapılmaktadır. Buna ilaveten Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfınca projeli olarak ihtiyaç sahibi çiftçilere 2 dekarlık alan üzerine 19 adet sera daha kurulması sağlanmış, böylelikle örtü altı sebze alanı 7 dekara ulaşmıştır. Konuya ilişkin yetiştirme teknikleri bilgi ve beceri eğitim çalışmaları sürdürülmektedir.

İlçemizde; Flokseraya karşı Amerikan asma anaçları üzerinde aşılı bağ kurma, yapılan denemede diğer fiğ çeşitlerine göre daha fazla ot dane veriminin elde edildiği Macar fiğ ekimi, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfınca projeli olarak, hayvancılıkta kullanılan kaba yem üretimi için silaj yapma çalışmaları devam etmektedir. Bu amaçla; 500 dekar alan üzerine silajlık mısır ekimi için 1998 yılında 2 adet mısır ekim makinesi, 2 adet silaj yapım makinesi ve 2000 kg. Silajlık mısır tohumu alımı gerçekleştirilmiştir.

İlçe tarım müdürlüğünce; şeftali, tüpte fide, yağlık hibrit ayçiçeği ve sırık domates yetiştiriciliği, hububat alanlarında fosfor birikimi ve toprak numunesi alma metot demostrasyonları, arıcılık, traktör bakım ve kullanma, meyve ağaçlarında budama ve besi-süt sığırcılığı kurs ve çalışmaları ile üretimle ilgili çiftçiden gelen sorunların tartışılıp değerlendirildiği tarımsal yayım ve uygulama araştırma projesi (TYUAP) çerçevesinde düzenlenen toplantılara devam edilmektedir. Hububat ve ayçiçeği hasadından tane kaybını önlemek amacıyla biçerdöver kontrolleri yapılmakta, belgesiz biçerdöver operatörlerinin Amasya Tarımsal Eğitim Mekanizasyon Merkezinde açılan kursa katılmaları sağlanmaktadır.

1997 yılında tabii afetlerden zarar gören 3469 çiftçinin 5254 sayılı yasaya göre borç ertelemesi işlemi, 1048 çiftçiye 1.120 ton sertifikalı ödünç tohumluk dağıtımı ve selektörlerde 600 ton tohum temizleme ve ilaçlaması işlemleri yürütülmüştür.

Hayvancılık

Tarla tarımından sonra ikinci gelir kaynağı olan hayvancılık; ilçemizde mera ve besi hayvancılığı şeklinde yapılmaktadır.

Süt sığırcılığını geliştirme projesi kapsamında, ithalat yoluyla 40 çiftçiye 150 baş süt ineği intikal ettirilmiş, yine proje kapsamında 50 çiftçiye 1000 adet koyun verilmiştir. İlçemiz Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfınca projeli olarak satın alınan 25 baş Holstain ırkı damızlık süt ineklerinin ihtiyaç sahibi çiftçilere dağıtımına başlanmıştır.

İlçemizde yetiştirilen hayvan tür ve sayıları şöyledir:

Hayvan Türü Sayısı

1. Sığır 54.600 Adet
2. Manda 4.845 “
3. Koyun 41.650 “
4. Keçi 7.930 “
5. Tavuk 96.100 “
6. Hindi 15.000 “
7. Kaz 15.000 “
8. Ördek 10.000 “
9. At-Katır 443 “
10. Eşek 2.980 “
11. Arı Kovanı (Fenni) 3.500 “
12. Arı Kovanı (İptidai) 600 “

İlçe Tarım Müdürlüğünce; süt ve et verimini yüksek üstün ırklara dönüştürmek amacına yönelik olarak 1997 yılına 1200 adet inek suni tohumlamaya tabi tutulmuş, 54.600 baş hayvan sığır vebasına karşı aşılanmıştır.

Sanayi

İlçemizde son zamanlarda özellikle 1996 yılından bu yana ,sanayi alanında kayda değer önemli gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır.

İlçede un ve yem sanayi, tekstil ve sentetik sanayi, elektrik dinamoları, muhtelif sanayi makineleri, cam ve toprak sanayi, tarım alet ve makineleri, kara lastik ve her türlü plastik ten mamul ayakkabı, mobilyacılık, muhtelif gıda ve temizlik maddeleri dallarında 55 küçük ve orta boy işletmede üretim yapılmakta iç ve dış piyasalara pazarlanmaktadır.

Yakın zamanlara kadar yurt dışından ithal edilmekte olan, un ve dokuma fabrikalarının bir çok makine aksamı ve diğer teçhizatı artık Zile’de üretilir, iç pazarla birlikte ülke dışına da ihraç edilir hale gelmiştir.

Özellikle Un Sanayi dalında söz sahibi olan Zile, kamping mobilya ve meşhur Zile Pekmezi üretimindeki haklı yerini korumaya devam etmektedir.


fatih altaylı sitesinden

18 Ekim 1958 : Zile’yi ziyaret eden İnönü’nün karşılanmaması için ev ve işyerlerinden çıkmaları Kaymakam tarafından yasaklanmaya çalışılan halkla güvenlik güçleri arasında uzun süren çatışmalar yaşandı. Halka karşı tazyikli su, cop/dipçik, göz yaşartıcı bomba kullanıldı, havaya ateş açıldı. *


türklerde sıgara

İlk Sigarayı Türkler İçti

Nargile bombardımanda parçalanınca, askerler tüfek fişeklerinde kullanılan kâğıda sararak tütün içmeye devam ederler.


Cibali Sigara Fabrikası 1884'te, Fransız sermayesiyle Reji İdaresi tarafından kuruldu.
Osmanlı, tütünle 17. yüzyıl başında tanıştı. Tütünün Osmanlı pazarına girişiyle, IV. Murat tarafından yasaklanması bir oldu. Ne var ki yasak uzun sürmedi. Tütün kullandığı için sürgüne gönderilen Bahai Efendi, 1646'da şeyhülislam olur olmaz, tütünün serbest bırakılmasına ilişkin fetvayı verdi.

Osmanlı hinterlandında ilk tütün ticaretini başlatan, Mısır Valisi İbrahim Paşa idi. Tütünün sigara formunu kazanmasının da bu döneme, yani 19. yüzyılın ilk yarısına rastladığı iddia edilir. Akka Kalesi'nin, Fransızlar tarafından kuşatılması sırasında İbrahim Paşa askerlere moral olsun diye tütün ve nargile gönderir. Nargile bombardımanda parçalanınca, askerler tüfek fişeklerinde kullanılan kâğıda sararak tütün içmeye devam ederler. 1853-56 arasında yaşanan Kırım Savaşı'nda, İngiliz ve Fransız askerleri de tütünü gazete kâğıdına sararak içmeyi öğrenirler.


Cibali Sigara Fabrikası'nda 1920'lere kadar yalnızca gayrimüslim kadınlar çalışabiliyordu.
Derken 1881'de sigara fabrikaları kurulmaya başlanır. Doğuda üretilen tütünler, Batılı ülkelerde fazlasıyla talep bulduğundan ve pahalıya satıldığından sigara markalarında da Doğulu isimler kullanılır. 1886'da Dresden'deki Yenice fabrikasında üretilen sigaralara Salem adı verilir örneğin. İzmir, Adana, Samsun ve tabii İstanbul, Osmanlı'nın en önemli tütün üretim ve işleme alanlarıdır.

Muharrem Kararnamesi ile ödenemeyen borçların tasfiyesi için 1881'de oluşturulan Düyunu Umumiye idaresi tütün gelirlerine de el koyar. Cibali Sigara Fabrikası 1884'te, Fransız sermayesiyle Reji İdaresi (Memalik-i Mahruse-i Şahane Duhanları Müşterekülmenfaa [kâr ortaklığı] Reji Şirketi) tarafından kurulur. Tütün çiftçisinin Reji İdaresi'nden ruhsat alması, dahası ürününü yalnızca şirkete satması şart koşulur. Başka alıcı bulamayan üretici, tütünü değerinden çok ucuza satmak zorunda kalır. Kaçak üretim ve satış kaçınılmazlaşır. Üstelik bu konudaki denetimi de, şirket adına Osmanlı güvenlik güçleri yapacaktır. 1940'larda yapılan bir istatistikte 42 yıl süren Reji İdaresi boyunca kaçakçı, kolcu ve zabıtadan ölenlerinin sayısının 20 bin olduğu iddia edilir.


Tekel işletmesi, Türk tütününün ününü dünyada koruyabilmek için tanıtıma 1980'lere kadar önem veriyordu .
`Demokratik' bir ihtilalle Sultan II. Abdülhamit'in 1908'de II. Meşrutiyet'i ilan etmesini sağlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin, ilk işlerinden biri de Reji İdaresi'ni tartışmaya açmak olur. Maliye Nazırı açıkça Reji'yi eleştirdiğinde, Paris'te kıyamet kopar. Reji'nin kamulaştırılmasından korkan Fransız Dışişleri Bakanı Stephen Pichon, İstanbul'a bir protesto telgrafı çeker. Çünkü böylesi bir kamulaştırmanın Fransa'da önemli bir mali krize neden olmasından korkmaktadır. Tehdidin devamı halinde Fransız sermayesinin Osmanlı ekonomisinden çekileceği blöfü yapılır ve Reji olduğu gibi kalır.

Reji Şirketi'nin bütün hak ve yükümlülükleri 1925'te devlete devredilir. İç piyasaya üretilen sigara, 1930'da devlet tekeline alınır. Tütün, Tuz ve Müskirat (alkollü içkiler) İnhisarlar İdareleri 1928'de kurulur ve 1932'de birleştirilerek İnhisarlar Umum Müdürlüğü adını alır. Tekel Genel Müdürlüğü'ne dönüşmesi ise 1946'yı bulur.

Yabancı sigaralar 1986'dan itibaren Türkiye pazarında yerlilerle rekabet etmeye başlar. Dünya piyasasında büyük bir ağırlığı olan Türk tütünü yerine Virginia tütününün teşvik edilmesine çoktan başlanmıştır. Tekel Genel Müdürü olan Recai Dıblan, 1973'te tütün gibi stratejik bir üründe, üreticinin kaderini yabancı firmaların eline bırakmanın kapitülasyon anlamını taşıyacağını söylese de, 1980'lerin ortalarında ekonominin dışa açılması arzusu, bu tür duyarlılıkları çoktan silmiştir.

Meclis'te Ocak 2002'de onaylanan `Tütün Yasası'yla yabancı şirketlerin Türkiye'de Virginia tütünü üretimi ve sigara imalatı alanına girmelerinin yolu açılıyor. Tekel'in özelleştirilmesi (bu şirketler tarafından satın alınması) durumunda Virginia tütünü üretimi desteklenecek, şark tütünü üreticisi ise alıcı bulamayacaktır... Neyse ki, sigaranın dumanıyla savrulup gidiyor her türden efkâr.


EKŞİ SÖZLÜK te Zile

tokatın bir ilçesi, kendine has pekmezi ile ünlüdür.


caesarın veni vidi vici dediği yer. tokatın ilçesidir.


pekmezi ile ünlü bir yerdir. bakınız hatta yazılmışı var: meşhur zile pekmezi.

köme ve leblebisi ünlü ilçemiz.

tokat'in diger il olmak isteyen ilceleri niksar, turhal ve erbaa ile bir zamanlar yaris halinde olmus bu ilcemize bu ugurda tokat sehir merkezindekine oykunulerek buyuk zile oteli yapilmistir ki su an bu bina ilcenin sileuetini bozmaktan baska bir seye yaramamaktadir. ilce halki oldukca muhafazakar olmakla birlikte tokat'in bir cok ilcesinde oldugu gibi burada da alevi nufus turkiye ortlamasinin uzerindedir.


adı en çok değişen yerleşim yerlerinden biridir. hititlere kadar uzanan tarihinde, sırasıyla zela, zelitid, zelitis, anzilla, gırgıriye (karkariye), zeyli, silay, ve nihayetinde zile adıyla geçmektedir. bağları bahçeleri çok güzeldir, özellikle kiraz zamanında* gidip görülmeye değer bir yerdir.

insanlarının yobaz,bağnaz ve çekilmez olduğunu düşündüğüm şehir


irrasyonalitenin hakim olduğu topraklar.

türkiyenin belkide en kaba ve komik şivesine sahiptir. yemiş olmak için yiyen, misafirlikte önlerinden kaçıracaklarmış gibi yiyen, yemeğin başı, ortası, sonu demeden zileli gibi geğiren, desinler delisi, yüze gülüp arkadan konuşan, hiç hoşlanmasalar da çok leziz misafir ağırlayan, akrabalığa hadinden fazla önem veren, çay bağımlısı olan, her durum karşısında farklı bir kişilik sergileyebilen, olmadıkları halde anne veya babalığa soyunan, ölmek üzere olan kimseye yardım etmeyip ölümünü bekleyen, tüm bunlardan sonra yine de kalpleri çoğumuzdan temiz olan insanları vardır. pazar kurulan günler pazar duası, cuma günleri cuma duası, bayramlarda bayram duası, vb. adı altında sokaklardaki megafonlardan dua yayınları yapılır. aynı zamanda bol bol ilan yapılan megafonlardan yayınlanan duayı duyduklarında stadda futbol oynayan oyuncular bile hem top sürer, hem elleri havada dua ederler, etmeyeni kınarlar. leziz baklavaları, kürdan gibi sarmaları ile kendine has öyle pek geniş bir yemek kültürü olmasa da bilinen yemekleri mükemmeliyete vardırırlar. tüm yurda örnek olması gerekecek şekilde çerkes, kürt, laz, rum, ermeni, gürcü ve daha sayamadığım niceleri gibi her ırktan insan yıllarca beraber yaşamış, halen de yaşamaktadır.

tamamen renault* toros* ve 12lerden oluşan trafiği, sayıları artan zile zenginleri sayesinde yavaş yavaş kişiliğini yitirip toyota*lara, focus*lara boğulmaya başlamıştır. plakasız mopet ve mobiletleri ile de ün yapan ilçemizde son zamanda bir "hızlı motür" furyası baş göstermiş, kawasaki ninja*lar cirit atmaya başlamıştır. sokakları mis gibi(!) tezek kokar, belediye arabasının su sıkarak yaptığı temizlik esnasında üzerinize sıçrayan ya da üzerine bastığınız çamur, çamur olmaktan çok uzaktır.

ona buna kendilerince isim takmakta üzerlerine yoktur zilelilerin. eylem ve nesne tanımlama güçleri had safhadadır. bir kaç örnek vermek gerekirse:
onbir gatlı: ilçenin göbeğindeki büyük zile oteli'nin halk arasındaki adıdır. evet bildiniz bina 11 katlıdır.
çandırım çüş: tahtaravalli denen oyuncağa çocukların taktığı bir isimdir. anlamını kendileri de bilmezler.
elli ayakh*lı: elinden iş gelen, becerikli olan hanım kızı tanımlar bu tabir. nedendir bilinmez, erkekler için kullanılmaz.
soyulmuş yumurtaabi*: beyaz tenli, akça pakça anlamındadır. yine sadece kadınlar için kullanılır.
ötürük: ishal. oturmaktan geldiği yönünde rivayetler söz konusu.
garaşimşek: yeşil mercimek çorbasıdır. renginden olsa gerek böyle bir benzetmeye gidilmiştir.
pöong: veni vidi vici yazan ünlü taşı olduğu yerden kaldırıp belediyenin bahçesine koyduracak kadar olan ilginç olan belediye teşkilatının, dua yayınından sonra en büyük hizmeti olarak bulvara kurulan havai fişek şeklindeki ışıklara verilmiş isimdir. bu ismin orijini dikilen direklerin yaptığı çeşitli ışık oyunları içerisinde bir tanesinin durup durup "pöong!" diye bir fişek edsıyla patlamasıdır. işin daha da enteresan yanı hiç ses çıkarmayan bir hareketi seslendiren böyle bir tabire tüm ilçe hemen alışmıştır. "kaptan pöongde at beni." diyen yolcuya soförün cevabı "birincide mi ikincide mi?" şeklinde olur.
nacakhlı oğlan: bu son bombalardan biridir. bu örnekte doğrusunu bildikleri halde halk levyeye nacak deme gereği duymuştur. nacaklı oğlan ise son zamanda yine karşımıza, ekranımıza çıkan gordon freemandan başkası değildir. internet kafe gençliği sıklıkla kullanır.

zile son derece enteresan küfür ve beddualara da sahiptir:
kanın içine ığıl ığıl aksın: iç kanama geçir manasında ilginç bir beddua.
ellerin yanına uzansın: musalla taşına yat, öl manasına gelir bu da.
kara baba çıkasıca: anlamı anlaşılamadı, araştırmalar sürmekte. (editle gelen anlam: kara baba denen bir cilt hastalığına gönderme yapılıyormuş*)(başka bir anlam da kara veba olduğu yönünde geldi. yine aynı yöreden, daha muhtemel bir anlam.**)
sidüklüğüne daş durasıca: böbrek taşının bahis konusu olduğu başka bir postmodern beddua.
dahtalara gelesüce: tabuta girme eyleminin vurgulandığı acıma yoksunu bir örnek daha.
aazına ötüriim: ağzına sıçiyim manasında fakat ötürük'ün anlamıyla bambaşka diyarlara kanatlanmakta.
vay amını eşşek siksin: yoruma gerek yok aslında. hayranlık, şaşkınlık anında sarfedilmesi ile gönüllere taht kurar.
ayrıca bombalardan (bkz: boku bogrunden sidigi kulagindan gelmek)


sevgi ve heyecan ile hazirlandigi belli olan ve icinde insani gulumseten ayrintilar barindiran sevimli bir site:






pekmezi şahane olan ilçe


tarihi değerlere hiç önem vermeyen insanların yaşadığı yer.


son tespitlerime göre sokaklarındaki tezek kokusu lpg kokusuyla yer değiştirmiş vilayet. trafiğindeki her 10 aracın 9unun lpgli, 1inin ise şüpheli olduğu bu yerde ortalık artık lpgli araç egsozu kokusuna kesmiştir. bir çoğu özel bir lpg deposuna sahip olmayıp ev tüpünden bozma depolarla gezen zile "reno"ları da türk milletine lpg gazının araçlarda kullanımının ne kadar tehlikesiz, ne kadar uysal bir davranış olduğunun göstergesidir bir bakıma. zira lpgli araçlar öyle çabuk patlasaydı zile sokaklarında her gün havai fişek gösterileri olurdu diyiveriyor insan gayri ihtiyarı bir şekilde...

zileliyiz dediler
bir kazan batı yediler
daha da yokmu dediler
ağam gel bidanem gel
gel gel şirin zileye gel

dinlemek için http://www.zile.bel.tr
siteye bağlanınca birden bire çalmaya başlayabilir hazırlıklı olun.

edit: artık dinlenemiyor bu sitede

leblebinin en güzel yapıldığı yerdir. efendim türkiye genelinde bilinir ki çorum leblebisiyle meşhurdur. hayır bu tamamen bir aldatmacadır. çorumda leblebi yapan ustalar zileden gitmedir. yani çorumda satılan leblebiler aslında zile leblebisidir. ancak çorumun şehirlerarası bir kavşak noktası olması adının böyle anılmasına yol açmıştır. hatta yarışmalarda zile leblebisi daha başarılı sonuçlar elde etmiştir. zile tv de izlediğim ahmet güripek isimli zilenin köklü leblebicisi böyle anlatmıştır.

gitmediğimde özlediğim gittiğimde ise üç günden sonra sıkıldığım yer.

insanlarının en büyük zevkinin araba değiştirmek ve bağ almak olduğu ilçe

yüzölçümü: 1.088.095 dk
nüfus: 52640
posta kodu: 60400
rakım: 710

osmanlı imparatorluğu'nun eyalet yönetiminde "eyaleti suğra " ya bağlı olan zile, sivas vilayetinin tokat sancağı'na bağlı bir kaza merkezidir. geçmişi hakkındaki mevcut birçok kayıtların yanında, yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda ilçe tunç ve demir çağları'ndan beri iskana açıktır. amasyalı ünlü coğrafyacı - tarihçi strabon'a göre zile, ninova (asur krallığı'nın başkenti) melikesi semiramis tarafından kurulmuştur. semiramis, güzel bir cariye iken belh şehrinin kuşatılması sırasında gösterdiği dirayet ve yiğitliği sonucunda, asur hükümdarı ninus' un takdirini kazanmış ve onunla evlenmiştir.



m.ö. 1916 yıllarında kocası ninus'u zehirleyerek asurların yönetimini ele geçirmiştir. bu hesaba göre zile 4000 yıllık bir tarihi geçmişe sahiptir. zile kalesinin (anadolu’da bilinen tek dolma kaledir) roma kumandanı sulla tarafından yaptırılmış olması veya burada amanos mabedi'nin bulunması ve muhterem anlamına gelen silla denmesinden dolayı, zile'nin ismi zamanla zela - zile şeklini almış olabilir. tarihçi charles texier'e göre, strabon eserinde zela'dan bahseder. hüseyin hüsamettin efendi'nin amasya tarihi'nde bu yerleşim yerinin togait hükümdarı harkar han tarafından önemli bir yer haline getirildiği, muhterem anlamına gelen silay adının verildiği zamanla zela - zile şekline dönüştüğü yazılıdır. ali danişment tarihi'nde, mirkatel cihad'da zile'den "kirkiriye" diye bahsediyor.*

özellikle çevresindeki kentlerle kıyaslandığında tarihi geçmişi çok daha gerilere giden bir kenttir. milattan önce 2000'li yıllarda kurulduğu rivayet edilen kentin ilk adının zela-sela benzeri bir kelime olduğu söylenir. sonradan kırkıriye adıyla kent, şimdiki bulunduğu yerin 10 km kuzeybatısına taşınmıştır. nitekim ilgili yerde halen eski kalıntılara rastlamak mümkündür.
aslında türklerin anadoluya gelmesi zile için pek de iyi olmamıştır denebilir. çünkü 900'lü yıllardan itibaren kent, roma, asur döneminde haiz olduğu stratejik önemi yitirmiştir. fakat yine de 18. yüzyıla kadar civarın en büyük kentlerinden birisi olmuştur. ilginç olan nokta ise osmanlı'nın yazılı metinlerinde bu dönemin zilesinin sürekli kadılarının aldığı rüşvetle anılmasıdır. zile, cumhuriyetle birlikte tokat'a bağlanmıştır.
kentin kendisine özel bir mimarisi vardır. özellikle eski mahalleleri kesinlikle 19. yüzyıl kent yapılanmasının ilginç örneklerini vermektedir. iyi reklam yapılmadığından olacak, buralara gerek yerli gerekse yabancı turistler pek rağbet göstermemektedir. zaten son kuşak da dedelerinden kalan bu evlerden vazgeçip kentin batısına doğru yapılan yeni konutlara çekilmeye başlamışlardır.
sosyolojik olarak bakıldığında ise zile'de belirgin bir alevi-sünni ayrımı vardır. öyle ki zile'nin mahalleleri bile bu iki mezhep arasında paylaştırılmıştır. sünni kesim genellikle esnaf zanaatkar olarak örgütlenirken aleviler tarımla geçinmeye devam etmektedir. kentli nüfusun ise sünni ağırlıklı olduğunu, ama kırsalı da sayarsanız alevilerin daha fazla sayıda bulunduğunu görebilirsiniz. ancak klasik orta anadolu muhafazakarlığı, zile'li alevilerin büyük kentlere göçüne zemin hazırlamıştır.
son dönemlerde ekonomik olarak gelişen kentte artan fabrika sayısı dikkat çekicidir. bunun yanısıra bir adet üniversite kampüsünün olması da beşeri anlamda büyük bir kalkınma hamlesi olarak değerlendirilebilir.
yukarda kısaca özetlenen bu tablodan görünen ise bu kentin nev-i şahsına münhasırlığıdır. aylar geçirmek zor olsa da ilk defa giden birisi için zile'de 3 günlük bir alternatif tatil son derece isabetli bir tercih olacaktır.

25 nisan 1995 tarihinde kurulan, zile tv adında televizyon kanalına sahiptir. internet sitesinden yayın olanağı bulunmaktadır. link verelim http://www.ziletv.com


ilkokulda bi arkadasımın annesinin adıydı, pek bi sevmistim, hatta yer adı oldugunu ogrenince hayal kırıklıgı da olmustu. anlamını bilmeden daha havalı geliyor insana yahu.


kalsedon taşının çıkarıldığı tokat ilçesi.


imparator tanıtıyor

Roma İmparatoru Julius Sezar'ın Zile Kalesi'ndeki dünyaca ünlü "Veni-Vidi-Vici" (geldim-gördüm-yendim) sözünün yazılı olduğu taş mektubu ilçenin tanıtımında önemli rol oynuyor.

Tokat'ın Zile ilçesinde bulunan 4 bin yıllık tarihi kale yerli ve yabancı turistlerin gözde mekanları arasında yer alıyor. Amasya'ya gelen turist kafilelerinin uğrak yeri olan Zile Kalesi'ni görmeye gelenlerin sayısı ise her geçen gün giderek artıyor. Bu anlamda harekete geçen Zile Belediyesi ise ilçenin tanıtımında önemli rol oynayan Roma İmparatoru Sezar'ın "Veni-Vidi-Vici" (geldim-gördüm-yendim) sözünden harekete geçerek belediye otobüsleri, duraklar ve tanıtım afişlerinde yerini almaya hazırlanıyor.

Zile Kalesi'nde yer alan taş mektubun tarihi verilere göre günümüze kadar gelen öyküsü ise şu şekilde: "Zile Hititler Dönemi'nde önemli birer yerleşim yeri olan Tapigga (Maşathöyük) ve Anziliya (Zile Höyüğü), M.Ö. 15. yüzyıldan sonra Hititlerin en büyük düşmanlarından Kaşkalar'ın birçok saldırısına uğradı. M.Ö. 8. yüzyılda Frigler'in yönetimine giren yöre, M.Ö. 7. yüzyılda Kimmerler tarafından yağmalandı. Ardından M.Ö. 6. yüzyılda Persler'in, M.Ö. 4. yüzyılda da Makedonlar'ın denetimine girdi.

M.Ö. 3. yüzyılda Pontus Krallığı'na bağlandı ve M.Ö. 66'da Romalıların eline geçti. II. Pharnakes, M.Ö. 47'de Sezar'ın karısının adı verilen Zela şehrinde (bugün Zile) yapılan ve kısa süren bir savaşta Julius Caesar tarafından yenilgiye uğratıldı ve Zile Kalesi içerisindeki dikili taşa şu önemli sözler kazıldı: "Veni, Vidi, Vici - Geldim, Gördüm, Yendim."


ZİLE AYAKLANMASI

ZİLE AYAKLANMASI, Kurtuluş Savaşı sırasında Tokat ve Zile dolaylarında ortaya çıkan ayaklanma (27 Mayıs-13 Haziran 1920). Sivas Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda Anadolu’daki bütün yönetim birimlerinin İstanbul ile ilişkilerini kesmesi, İstanbul Hükûmeti’ni zor durumda bırakmıştı. İstanbul’un 16 Mart 1920’de fiilen işgal edilmesinden sonra yeniden hükûmeti kurmakla görevlendirilen Damat Ferit Paşa, Kuvâ-yi Milliye’yi etkisiz kılmak için Anadolu’daki yerel eşrafla ve din adamlarıyla anlaşıp, İstanbul yanlısı eylemler düzenlemeye yöneldi. Yozgat ve Yenihan (Yıldızeli) ayaklanmalarından ve Damat Ferit Paşa’nın desteğinden cesaret alan Zileli davavekili Uvan Ali, çevresine topladığı Şeyh Abdüsselâm, Ayancıoğlu Mehmed, görevden uzaklaştırılmış eski nahiye müdürü Naci, eski mal müdürünün oğlu İhsan, Postacı Nâzım, arkadaşları ve kendisine katılan 100 kadar Çerkez atlısıyla birlikte TBMM Hükûmeti’ne karşı ayaklandı (27 Mayıs 1920). Ayaklanmanın haber alınması üzerine, TBMM Hükûmeti, 3 Haziran 1920’de Süvari Binbaşı Hilmi Bey komutasında bir kuvveti Zile’ye gönderdi. Ancak, kasaba halkının da kendilerine katılmasıyla güçlenen ayaklanmacılar, 7 Haziran 1920’de kuşatma altında tuttukları Zile’ye girdiler. Hilmi Bey, emrindeki kuvvetlerle kısa süren bir çatışma sonrası Zile Kalesi’ne çekildi. Olayların büyümesi üzerine Tokat’taki 5.Tümen, Zile’ye gönderildi. Yarbay Cemil Cahit’in (Toydemir) komuta ettiği tümen, Zile eşrafının önemli bir bölümünün de ayaklanmacılara katıldığını ve kentteki jandarma birliklerinin Postacı Nâzım’a teslim olduklarını öğrenip Zile’ye girmekten vazgeçince ayaklanmacılar, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyelerinin evlerini yağmalayıp kaza müftüsünü kaymakamlığa getirdiler. Bu arada Sivas ve Erzurum’dan gelen yeni birliklerle gücünü artıran Cemil Cahit Bey, ayaklanmacılara, teslim olmaları için yirmi dört saat süre tanıdı. Sürenin bitiminde harekete geçen 5.Tümen, yoğun çatışmalardan sonra Zile’ye girdi (12 Haziran 1920). Ayaklanmanın elebaşılarından Uvan Ali, Şeyh Abdüsselâm ve Ayancıoğlu Mehmed yakalanarak öldürüldü. 13 Haziran 1920’de ayaklanma tam anlamıyla bastırıldı. Kurulan askerî mahkemedeki yargılama sonucu ayaklanmacı ve kışkırtıcı olarak belirlenen 22 kişi idam edildi.



Yunus KARAKAŞ.

Hemen hemen bu platform yayına başladığından beri takip ediyorum.Gün geçtikce içime bir karamsarlık çöküyor.Zile için hiçmi iyi birşey yapılmayacak diye sorular soruyorum.1989 yılı temmuzunda ayrılmıştım şirin zile'den. Bağlarına şiirler yazmıştım bir zamanlar. Vede her yıl iznimi zile'de geçirmiştim.Birgün Allah emekliliği nasip ederse zileye yerleşecektim.Birde ev almıştım. Fakat son 2 yıldır acaba doğrumu yaptım diyorum.şehirde gezerken trafiğine bakıyorum sinir oluyorum.akşam hava kararıyor köy gibi oluyor,silah sesleri bazen mahalle aralarından geliyor.19 yıl öneceki zile ile şimdiki zile arasında fazla bir fark yok gibi birde buradaki yazıları okuyor dahada kahroluyorum.Hulisi bey öyle konulara değinmişki sanki zilede belediye yok ,zengin işadamı yok,sivil toplum örgütü hiç yok.Peki nevar? vurdum duymazlık,çekememezlik,basiretsiz idareciler bunlarvar.
Peki ne olacak bu hep böylemi gidecek? Hayıt böyle gitmeyecek.Derhal ilçenin ileri gelenleri bir araya gelecek bir sivil insiyatif oluşturup esnafı köylüyü halkı örgütleyip zile dışındaki mevkii sahibi zilelilerede haber vererek basınla birlikte uğradığımız haksızlıkları ulusal basına anlatmak lazım.Zile'li sesini duyurmalıyız.Bergamanın bir köyü kadar olamıyormuyuz.Belediye başkanı uyuyormu?Demekki biz buna layıkız vede layık olduğumuz gibi yönetiliyoruz.saygılar Yunus KARAKAŞ.


ZİLEYE SAHİP ÇIKILMIYOR

Bu günler dost sohbetlerinde Zile nin geri kalmışlığı ve uğradığı
haksızlıklar daha çok konuşuluyor. İMKB nin Zile Öğretmen lisesi yapımı
için verdiği para ile Tokat' a okul yapılması, Hastanemizin Erbaa ya
kaydırılması, Spor salonu için gönderilen tahsisata Tokat ın el koyması
ilk sırada. Bütün bunlar olurken ilgili kuruluşlardan, siyasilerden ses
çıkmıyor. Onlar da vatandaş gibi dedikoduya katılıyor bir takım kimseleri
suçluyorlar. Aslında bunu yapanlar haklı. Şehirlerine sahip çıkıyor.
Bakıyorlar kimseden itiraz da yok. Fırsatı değerlendiriyorlar.


Sahiplenme yalnız okul para gibi şeylerde olmuyor. Zile yi Zile yapan
değerlerde gasp ediliyor. Haberi ulusal basında çıktı. Öz Haber gazetesi de
hikayeyi yayınlandı. Hikaye dediğim, Mehmet Emin Ulu beyin yazdığı 900
sayfalık romanın özeti. Romanın Adı: "Onbeşliler gidiyor - Niksarın
Fidanları" Özetini okudum. Tepki olur mu diye bekledim. Maalesef ne Zile
nin araştırmacı yazarlarından ne de başka kimseden çıt çıkmadı. Kitabın
yazarı ile geçtiğimiz yıl Cahit Külebi' yi anma töreninde tanışmıştım. Hey
onbeşli türküsü ile ilgili roman yazmaya başladığını söyleyince türkünün
Zile ye ait olduğunu yanlışlık olursa itiraz edeceğimizi söyledim. Ama hiç
etkisi olmamış. Zile ile alakası olmayan yanlışlarla dolu bir roman
çıkmış ortaya. Rumi 1314 -15 doğumlu Zilelilerin Yemen redif taburuna gidişi
sırasında Zile de söylenip yakılan türkü Tokat'a, Niksar' a mal edilmiş.
Emin bey keşki gerçeklere uysaydı. Bir kayıbı olmazdı. Kendisine ayni
desteği Zile Belediyesinde verirdi.


Ne kadar garip değil mi. Biz elimizdeki değerlerin kıymetini bilemiyoruz.
Başkaları sahiplenip Tv dizileri yapıyor, romanlar, senaryolar yazıyor.
Alakasız hikayelere anıt yapıyor, dizilere konu olan Onbeşlileri
göremiyoruz. Böyle olunca da başkaları onu kolayca sahipleniyor. Tıpkı
Madımak türküsü ve daha bir çok şeyde olduğu gibi.


Çocukluk ve gençlik yıllarımın tek bilgi ve eğlence aracı radyo idi. Halk
müziğinin duayen ismi rahmetli Muzaffer Sarısözen'in Yurttan Sesler
proğramlarında "Şimdi Hamdi Tüfekçiden alınan bir Zile türküsü
dinleyeceksiniz. Hey onbeşli, onbeşli diyen sesini hala duyar gibiyim. Gene
unutamam; Galiba 1965 veya 66 yılları olmalıydı. Şimdi Bagkur iş hanını olan
yerdeki zahire pazarında rahmetli Mustafa Köknel' in iş yerinde oturuyorduk.
İçeri 80 - 85 yaşlarında düşkün bir kadın girdi. Mustafa Bey bu kadını
tanıyor musun? Diye sordu. Hayır demem üzerine "Hey Onbeşli türküsü var ya,
işte orada ki HEDİYE bu kadın dedi. Onu oturttu. Çay ikram etti. Hediye
hanım bize yaşadığı günlerden hikâyeler anlattı. Gençliğinde Zileli gençleri
kendisine aşık edip adına türküler yaktıran kadın dilencilik yapıyordu. Onun
içler acısı halini görünce çok üzülmüştüm. Bu gün Hediye hanımı tanıyan ve
hayatta olan Zileliler var. Biz ne araştırmacıyız nede yazar. Görev onlara
düşer. Belki olay aydınlanır. ONBEŞLİLER için de bir anıt dikilir. Şehirler
maddi ve manevi değerlerine sahip çıkıldığı oranda yücelir. Sahip çıkılmazsa
elbet sahiplenen birileri olacaktır. Aziz peygamberimizin mübarek Hırka-ı
şeriflerini alıp Ankara ya götürmüşler. Ne yaptık. Kaleden, Maşat Höyükten
çıkan tarihi eserler Tokat ve Ankara da sergileniyor. Kuledeki saatimizi
kimin götürdüğünü bile bilmiyoruz. Leblebimiz Çorum lu, Kömemiz, pekmezimiz
Antepli oldu. Kuşburnumuzu Gümüşhaneliler aldı. Türküyü yakan ne güzel
söylemiş. Hey Onbeşli, Onbeşli - Tokat yolları taşlı diye. Aradan 100 yıl
geçtiği halde değişen bir şey yok. Tokat yolları hala taşlı. Hoşça kalın.
Hulusi SEREZL İ- 03.12.2007


Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı


Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye


Gidiyom gidemiyom
Az doldur içemiyom
Sevdiğim pek gönüllü
Koyup da gidemiyom


Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye


Giderim ilinizden (elinizden)
Kurtulam dilinizden
Yeşil baş ördek olsam
Su içmem gölünüzden


Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye



DOĞRU SÖZ

Doğru söze nedir bilemem!
Bilgiğim bir şey var bu güzel şehirde, insanlar hep konuşur ama icraata gelince ortada bir şey yok... Yenilgiyi, boşvermişliği, sahipsizliği hep sineye çekerler... anlamsız ama nedense bu hep böyle..... Bu durumu ahkam kesen yerel yöneticiler, STK'lar, basın yayın, siyasiler(hiç bir zaman bu memlekete faydası olmayanlar)v.b. halka hiçbir zaman anlatmadılar. Bizler bir vesile ile olayları öğreniyoruz, ulaşabildiğimiz yerlere anlatmaya çalışıyoz, ama halkın bu konularda hiç bilgisi yok. Galiba bu konularda bunların da parmağı var. İşlerine gelmiyor Zile'nin iyi bir yerlere gelmesi bazılarının çıkarlarına ters düşüyo herhalde....... Kaybeden Zile'miz oluyooooooooooo


KAYIP ARANIYOR

Geçtiğimiz günlerde şöyle bir ilân okumuştum:(Ben ilçemiz için uyarlayarak sizlere iletiyorum)
" KAYIP ARANIYOR!!!!!"
22 Temmuz seçimlerinde ilçemizi temsilen seçilen Milletvekilimiz Sayın Hüseyin GÜLSÜN'den Bu tarihten itibaren haber alınamamıştır. Haber alanların insaniyet nâmına "İMKB nin Zile Öğretmen lisesi yapımı için verdiği para ile Tokat’ a okul yapılması, Hastanemizin Erbaa' ya kaydırılması, Spor salonu için gönderilen tahsisata Tokat ın el koyması " gibi konular hakkında kendisine bilgi vermesini; Sayın milletvekilimizin bu konular hakkında bilgisi varsa bizlerle bu bilgilerini paylaşmasını tüm Zileliler adına saygılarımızla arz ederim


SAHİPSİZLİK

Bu günler dost sohbetlerinde Zile nin geri kalmışlığı ve uğradığı haksızlıklar daha çok konuşuluyor. İMKB nin Zile Öğretmen lisesi yapımı için verdiği para ile Tokat’ a okul yapılması, Hastanemizin Erbaa ya kaydırılması, Spor salonu için gönderilen tahsisata Tokat ın el koyması ilk sırada. Bütün bunlar olurken ilgili kuruluşlardan, siyasilerden ses çıkmıyor. Onlar da vatandaş gibi dedikoduya katılıyor bir takım kimseleri suçluyorlar. Aslında bunu yapanlar haklı. Şehirlerine sahip çıkıyor. Bakıyorlar kimseden itiraz da yok. Fırsatı değerlendiriyorlar.
Sahiplenme yalnız okul para gibi şeylerde olmuyor. Zile yi Zile yapan değerlerde gasp ediliyor. Haberi ulusal basında çıktı. Öz Haber gazetesi de hikayeyi yayınlandı. Hikaye dediğim, Mehmet Emin Ulu beyin yazdığı 900 sayfalık romanın özeti. Romanın Adı: “Onbeşliler gidiyor - Niksarın Fidanları” Özetini okudum. Tepki olur mu diye bekledim. Maalesef ne Zile nin araştırmacı yazarlarından ne de başka kimseden çıt çıkmadı. Kitabın yazarı ile geçtiğimiz yıl Cahit Külebi’ yi anma töreninde tanışmıştım. Hey onbeşli türküsü ile ilgili roman yazmaya başladığını söyleyince türkünün Zile ye ait olduğunu yanlışlık olursa itiraz edeceğimizi söyledim. Ama hiç etkisi olmamış. Zile ile alakası olmayan yanlışlarla dolu bir roman çıkmış ortaya. Rumi 1314 -15 doğumlu Zilelilerin Yemen redif taburuna gidişi sırasında Zile de söylenip yakılan türkü Tokat’a, Niksar’ a mal edilmiş. Emin bey keşki gerçeklere uysaydı. Bir kayıbı olmazdı. Kendisine ayni desteği Zile Belediyesinde verirdi.
_______________________________


Kınalı Ali

Çanakkale Savaşlarında adına destanlar yazılan Çanakkale kahramanı Kınalı Ali adına Tokat’ın Zile ilçesine anıt yapılıyor.

TOKAT - Çanakkale Savaşlarında adına destanlar yazılan, Çanakkale kahramanı Kınalı Ali adına, Tokat'ın Zile ilçesinde belediye tarafından anıt yapılıyor.

Zile Belediye Başkan Vekili Hüseyin Üzüm, Çanakkale kahramanı Kınalı Ali adına ilçeye bir anıt yapmak için çalışma başlattıklarını söyledi. Milli değerleri gelecek nesillere aktarmak için böyle bir anıt yapma kararı aldıklarını ifade eden Üzüm, şunları söyledi:

''Kınalı Ali, adına destanlar yazılan kahraman bir hemşehrimizdir. Bazı şehirler, Kınalı Ali'ye sahip çıkmak isteseler de tüm kaynaklar Ali'nin Zileli olduğunu kanıtlamaktadır. Bu anıt, Kınalı Ali'nin milli ve manevi felsefesini, ruhunu yaşatacaktır. Bu anıtı, 18 Mart Çanakkale Zaferi'ni kutlama törenlerinde açmayı planlıyoruz. Ayrıca Kınalı Ali'nin köyü olan Yaylakent köyünde de törenler yapacağız.''

Anıtı yapacak olan heykeltıraş Cahit Koççoban ise ''Aynen Kınalı Ali Destanı'nda olduğu gibi anıt içinde de 5 figür bulunmaktadır. Ali'yi askere yolcu eden ve kafasına kına yakan annesi ile ailesinin dramatik bir anıtı olacaktır'' dedi.

Zile Belediyesince, 2006 yılında da yine Kınalı Ali için bir türkü besteletildiği, Kınalı Ali'yi anlatan bir belgesel yapıldığı belirtildi. Ayrıca, geçen yıl Zile Belediye Meclisinin aldığı kararla ilçedeki bir caddeye Kınalı Ali'nin adının verildiği kaydedildi.

Kınalı Ali kimdir?
Çanakkale Savaşı'nda annesinin, kafasına yaktığı kına ile cepheye giden Ali adlı askere komutanı bu kınanın neden yakıldığını sorar. Cevabı bilmeyen ve arkadaşları tarafından ''Kınalı Ali'' olarak çağrılan asker durumu öğrenmek için ailesine mektup yazar.

Bir çarpışmada arkadaşları ve komutanlarınca çok sevilen cesur asker Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz. Hepsi şehit düşmüştür. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu, mektubu açıp okumaya karar verirler.

Babası anlatır Ali'nin: ''Oğlum Ali. Nasılsın? iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, paranın yarısını sana, yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da. Siz sakın bizi merak etmeyin, bizi düşünmeyin.''

Baba, köyü, akrabalarını anlatır ve ''Ali, ananın da sana diyeceği bir şey var'' der. Anası anlatır: ''Oğlum Ali, 'Kafamdaki kınayla dalga geçtiler, kardeşime de yakma' diye yazmışsın. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle, senle dalga geçmesinler.

Bizde 3 şeye kına yakarlar. Gelinlik kıza, gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye. Kurbanlık koça, Allah'a kurban olsun diye. Askere giden yiğitlerimize, vatana kurban olsun diye. Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun.'' (AA)


Zile'de Söylenen Mahalli Söz ve Deyimler"

Yard. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı'nın "Zile'de Söylenen Mahalli Söz ve Deyimler" isimli araştırmasından derlenen yöresel sözlüğümüzü sizlerle paylaşmak istedim...

Zile mutfağından bir anekdot

Kaynana, yemek hazırlığı yapmak için gelinine seslenir:

"Gız gelin, badalın altundaki ilistirde bıldırdan galan çiğit var. O çiğidi bi de terekdeki erüşdeyi al da gel. Haydi çöçelenme, eccük şip ol…"

Mahalle arasında geçen konuşmalardan birkaç anekdot

"Amedenden hoğmaden, culuh hopladı culfalığa gumbüden."
"Alan razu satan razu, arada gezen çullu tazu. "
"Bıldırın Garadini kirazunu haabeye godundu da bana vermediydin. De baham, godun mu gomadun mı?"
"Hatçee, bura Boduçoğun gavağın dibi mi gız? "
"Ahan da bağele, sen sıh dişini hele..."
"Bıldırın ölmüş bi eşek, gelin bu yıl ağlaşak! "
"Gorhunun ecele faydasu yoh! "
"Hıı, gendünü gurtaramayan evliyayu, sel götürsün."
"Destursuz bağa giren, hesapsız zopa yer."


ZİLE PLATFORMU

Sevgili hemşerimiz, Zile'li olmasa, Zile'de yaşamasa bile, dertleri ile üzüp, başarıları ile mutlu olan, kalkınıp gelişmesi için fikir öneri ve projeleri olan insanları Zile Platformunda bir araya getirmek. Zile’ nin sorunlarını tartışmak, çare aramak, sesini duyurmak. Çıkar gözetmeyen, etkili bir sivil toplum kuruluşu olmak istiyoruz. Zile Platformu “Zileliyim, Zile’yi seviyorum” diyen herkese açıktır
fikir öneri ve projeleri olan insanları Zile Platformunda bir araya getirmek. Zile’ nin sorunlarını tartışmak, çare aramak, sesini duyurmak. Çıkar gözetmeyen, etkili bir sivil toplum kuruluşu olmak istiyoruz. Zile Platformu “Zileliyim, Zile’yi seviyorum” diyen herkese açıktır


bildiş

-A-

alha: hele gör
asaca yıkamak: başını önden yıkamak
avurt : yanak, yanağın iç yüzü

-B-
badal : merdiven basamağı
basma : hayvan pisliğinin bastırılarak düzeltilmiş şekli
bed: çirkin
bıldır : önceki sene
bibi: babanın kız kardeşi
boğozlu: obur,çok yemek yiyen
bostan : bahçe
böcük : böcek
buHarı : baca

-C-Ç-
çay otu : Demlemeye hazır çay
cırcır: fermuar
cırnak: tırnak
Çığrık : İp Açma Aleti
çar: bir tür bez çarşaf
çaynik: çaydanlık
çeçil: tel peyniri
çemirlemek: gömlek kolunu katlayarak çevirmek
çimmek: yıkanmak, banyo yapmak
çit : kadın baş örtüsü
çir : meyve kurusu (kayısı, erik)
çur: çocuk oyunlarında oyun bozmak
çor : yara,dert

-D-
damçı: damla
dastar : ekmek bohçası
davar: koyun
degenek: sopa, çubuk
degirmi: yuvarlak
demira : eksama
dencik : kuşlar da taşlık
dummak: Suya dalmak
döğmeç: Ekmek ve yağla yapılan bir çeşit yemek

-E-F-
eşik : kapının alt girişi
egiş : ekmeği tandırdan çıkarmaya yarayan ucu eğri demir
eşme : kaynak suyunun küçük birikintisi
fırtık : sümük
fırtıklı: sümüklü
fışgı(huşgi): tezeğin ufalanmış şekli
fizah: bağırmak
fizahlanmak: bağırmak, ağlamak

-G-H-
gagala : tandır ekmeğimiz(simitvari olanı)
galak: tezek yığını
ganayahlı: kadın ya da kız için söylenilen bir söz
ganguç : çiğdem sökme sopası
garnapa : bir işe yaramayıp bol yemek yiyen
gav: kil
gaygana: sahanda yumurtagıdıl: küçük
gıjjik: Kıvırcık saç
gıldırlanmak : yuvarlamak
gıllanmak : yuvarlanmak
gılik : mayalı ekmek
gırgal: hayvanları bağlamak için ağaçtan yapılmış boyun bağı
gırnap: sağlam ip
goyurmak : bırakmak
goşat: tavan
gollik: kuyruğu kesilmiş hayvan
gopis: yumruk
gor: mezar
gorbagor: toplu mezar
gudik: enik, köpek yavrusu
gufa : kova
guşhana: tencere
gustik: kambur
guvalamak : kovmak
hacillenmek: yaptığına pişman olmak
Hana : Hasır Örme Tezgahı
hamarat: becerikli
harmutlamak: sıcak su ile soğuk suyu karıştırmak
koşik : saplı su kabı
hasıllama: yoğurmak
hedik: haşlanmış buğday, diş hediği
hıngel: mantı
helak: yorgun
herk: sürülmüş tarla
hetircek: ocak taşları üzerine, yemek pişirmek için konulan demir çubuk
hayat: bahçe
him: bina yapımı için kazılan temel
Hışt: çivili köpek tasması
Hozan: biçilmiş tarla

-I-İ-
idare : küçük gaz fitilli lamba
İstikan: Çay Bardağı
ışkınlanmak: filiz vermek
işkillenmek: şüphelenmek
işmar: işaret etmek
itelemek: itmek

-K-L-
Kartol: Patates
Kara tahtaya gelesen : Beddua Teneşire gelesin
kayış: kemer
kelem : Lahana
kesmik : iri saman (yakacak olarak kullanılırdı)
Kırman : Kendir Bükme Aleti
kerme: koyun pisliğinden yapılan tezek
kırkhaydar : greyder : )
kırik: kısrakların yeni kulunu tay
kom : ağıl
kopmak : koşmak
kotan: kulluk
koz: ahırda danaların kapatıldığı yer
kösnü : köstebek
köynek : gömlek
kudik: küçük köpek, enik
kulun: kısrakların yavrusu
kunkul: omuz
kurun: ağaçtan oyularak yapılan su kabı
küd : tandır a yapışmayan ekmeğin hamurun tandır içine düşmesi sonucu oluşan ekmek
külek: tereyağı kabı
küyle : tandırın hava deliği
leçek: beyaz renkli başörtüsü
lenger: geniş ve derin leğen

-M-N-
maHat: tahtadan yapılmış sedir
merek: kiler
meşefe : maşrapa
miltan : gömlek
morbet: çırak, yardım eden çocuk
mozik: Bir yaşına girmiş dana
mökgem: sağlam
mürgülemek: otururken hafifden uyumak, şekerleme
napızar: kapının önünde ya da arkasında kalan tarla
nat: tırpan sapı

-O-Ö-
ögeç: bir yaşını geçmiş erkek kuzu

-P-R-
pağaç: Yuvarlak ve kalın bir tür ekmek, somun
papak: Başa giyilen tiftik başlık
papul: pocuk ayakkabısı, patik
pisik: kedi
pero : Per perişan
peş: arka
peşgir : havlu
peşgun: ayakları kısa yer sofrası
peştemal : mutfak önlüğü
pırti: elbise
pin: tavuk yuvası, kümes
pingel: folluk, tavuk yuvası
polim yapma: oyun yapma
portlak: göz yapısı büyük olan
poşa: çingene
pöçük: kuyruk, en geride kalan
pöhrenk : su borusu
puvar : çeşme
pumpul: yastık başlarına dikilen püskül
pürçüklü : havuç
rapata : hamuru tandıra yapıştırmak için kullanılan şey

-S-T-
seten : taştan oyma bulgur dövme aleti
Sakkavur: Süpürge Çalgı
saçkı : iri saman (yakacak)
seklem : büyük ekin çuvalı
soğukkuyu : lastik ayakkabı
şaplak: tokat
şoşartmak : abartmak
şoğurt: salya
şoğurtlu: Salyalı
şor : tuzlu
şüjük: peynir suyu
tavatır : zorlu, çok iyi
tanış: tanıdık
tar: tavukların üstüne dizildiği ince sırık
tecgere: hayvan pisliğini taşımaya yarıyan tahta alet
telis: küçük çuval
temek : ahırlarda pisliğin atıldığı pencere
teper: doldurur, Ha bire teper
terek: raf
terpen: kımılda
terpet: kımıldat
teşi: yün eğirmeye yarayan alet
teşt: saç legen
tevür: çeşit
tırink: peşin para anlamında
tığ : harman yerinde ki saman yığını
tırhıç: Ahırın içini bölmek için yapılmış tahta duvar, bölme
tıstan : b.. böceği
toklu: Yaşına girmiş erkek kuzu
torpaH başına: ölesin, mezara gidesin
tosbağa : kaplumbağa
tuman: don

-U-Ü-
uşak : çocuk
üzerlik: sedefotu

-V-Y-Z-
verep : meyilli
vışşş! : şaşırma ifadesi
vızzikli: hızlı, hareketli
yad: Yabancı
yal: köpek yiyeceği
yalak: köpeğe yal verilen kap, yal kabı
yanpiri: eğri düz olmayan
yamsılamak: Taklit etmek
yaşmak: başörtüsü
yavan: katıksız
yege: eye
yegin: çalışkan, üşenmeyen
yerinmek: heveslenme
yığ: topla
yığın: ot yığını, kalabalık
yuHa: sığ derin olmayan, ince
yuHu: uyku, YuHum geldi
yüngül: hafif
yola vurma: gönderme
zağar: küçük köpek
zahar : herhalde
zabun: çelimsiz
zerzebil: perişan
zırza: asmalı kapı kilidi
zibil: ince toz
ziyankar: zarar veren
zoğ: tarla, çayır biçiminde tırpanın biçerek yığdığı ot
zukkum: haram


DUTGUN OLAKH,

DUTGUN OLAKH,

Sevgili Zileli hemşerilerim, dutgun olakh. Yani, İstanbul Türkçesi ile
tutkun olalım. Bu yazıyı yazmama vesile olan şey, dünkü Ziya Beyin
yazısıdır. Kendisini tanıdığım, iyi niyetini ve efendi kişiliğini
bildiğim Ziya Beyden böyle bir çıkış gelmesi beni gerçekten üzdü.


Ben ilk yazdığım, "Filler boğuşurken, çimenler eziliyor" yazısı ile,
sürekli olarak Hüseyin (Gülsün) Beyin önünü kesmek isterken, Zile'ye
zarar veren doktor milletvekilini eleştirmek istemiştim. Biz kendi
vekilimize niye sahip çıkmıyoruz? Aynı siyasi görüşü taşımasak bile.
Bunu en azından, tutkun olmak babından yapalım. Çünkü Zileli
tutkundur.


İsterseniz köyleri ile birlikte Zile'nin (etnik ve mezhep olarak iki
yönüyle olmak üzere,) sosyolojik yapısına bir göz atalım:


Zile merkez ilçede ve köylerinde ekser çoğunluk Sünni Türkmen
asıllılardır. Bunun haricinde Zile merkez ilçede ve köylerinde şu
etnik ve mezhep kökenli kardeşlerimiz yaşar;


1-Çerkezler: Abaza, Abzeg, Kabartay kollarından olmak üzere Kazıklı,
Zahledin, Hasanağa Bağlarpınarı ve Yeni Derbent (Bu köydeki Çerkezler
diğer şehirlere göç etmiştir ve köyde Çerkez yok gibidir.) gibi
köylerinde otururlar. 19. yüzyılın ikinci yarısında Çarlık Rusya
Orduları ile yaptıkları savaş sonucunda, Anadolu'nun diğer yerleri
gibi, Zile bölgesine de yerleştirilmişlerdir. Zile merkez ilçede de
belli bir Çerkez nüfusu vardır.


2-Kürtler: Alevi ve Sünni Kürt Köyleri olmak üzere iki guruptur.
Bunlar genellikle Çekerek istikametinde yerleşmiştir. Alevisi ile
sünnisi ile ilçemizdeki bütün Kürtler, devlete son derece bağlıdır.
1990'lı yılların başında, Ordu İli tarafından gelen bazı TİKKO'cular
ile, doğudan gelen bazı bölücü örgüt mensuplarının taban bulma ve
yerleşme çabaları netice vermemiştir.


3-Papaklılar: Çiçekpınarı (Yukarı Papaklı), Hatippınarı (Aşağı
Papaklı), Fatih, Süleymaniye, Turgutalp, Osmanpınarı gibi köylerde ve
Zile merkez ilçede yerleşmişlerdir. Aslen Azerbaycan Cumhuriyetine
bağlı olan, Nahcıvan Özerk Cumhuriyetinden gelmişlerdir. Şii
asıllıdırlar. Zile'de halen Şii mezhebine bağlı olanları bulunduğu
gibi (Hatippınarı ve Süleymaniye'nin bir kısmı gibi), genelde Sünni
mezhebine geçmişlerdir. Şii olanların dedesi Amasya'da oturur ve belli
aralıklarla Zile'ye gelir.


4-Aşiret Türkmenleri (Sıraçlar): Ağırlıklı kesimi Çekerek, az kısmı
Göynücek istikametindeki köylerde ve ilçe merkezinde otururlar.
Türkiye'de Amasya, Çorum, Yozgat, Sivas ve Tunceli'de daha az olmak
üzere, genellikle Tokat'ta bulunurlar. En yoğun oldukları bölge,
toplam 17 köy ile Zile'dir. Zile merkezde ise, Zile'nin Pazar, Fatih,
Çekerek, Şeyhahmet ve Göynücek Yolu çıkışlarında yoğunlaşmış olarak ve
ayrı bir grup yerleşim yeri olarak ikamet ederler. Genellikle toplum
içine karışmaktan hoşlanmazlar. Kapalı toplum yapılarını sürdürmeyi
tercih ederler. Kendilerine has örf ve adetleri ile giyim tarzları
vardır. "Sıraç" olarak hitap edilmekten hoşlanmazlar ve hakaret kabul
ederler. Genellikle normal Alevilerle dahi kız alış-verişi
yapmadıkları (son yıllarda bu kurala uymayanları bulunmaktadır), kendi
içlerinde kız alış-verişi yaptıkları, yüzyıllardır kapalı bir toplum
olarak yaşadıkları için, (bu sözümüz Zile'deki bazı milliyetçi
kesimleri üzebilir ama) etnik köken olarak Zile'deki en saf Türkler
olarak niteleyebiliriz. Çünkü menşeleri direk olarak Orta Asya'dır.
Alevi-Bektaşi geleneğine bağlıdırlar. Hıdırşeyh ve Ayşebacı olmak
üzere iki kola ayrılırlar. Zile'de oturan ve Ayşebacı kolunun
dedeliğini müşterek olarak yerine getiren Mehmet ve Hüseyin Kurt dahil
olmak üzere, Hıdırşeyh ve Ayşebacı kolları dedelerinin hepsi, Ahmet
Yesevi Hazretlerinin sulbünden gelirler. Ayşe Bacı kolunun ilk dedesi
ve Ayşe Bacının babası olan Veli Dede, Acısu Köyündendir.


5-Muhacirler: Zile'deki muhacirler iki kısımdır. Bir kısmı Doğu
muhaciridir. Bunlar Bildiş, Kağızman ve Aşağı Kirampa Köyleri ile
merkez ilçede ikamet ederler. Bir kısım ise Balkan muhaciridir ve
Balkan Harbi esnasında Zile'ye yerleşmişlerdir. Bunların köyde oturanı
yoktur. Balkan Muhacirleri Zile'de merkez ilçede, genellikle Vergi
Dairesi (Eski Altınyurt İlkokulu) ile Yazlık Aykut Sinemasının
arkasına düşen kesimde otururlar. Zile'de genellikle "Arnavut" olarak
bilinirler. "H" harfini genellikle telaffuz edemezler. Mesela
"hastane"ye "astane", "hepsi"ne "episi" derler. Çok iyi huylu,
çevreleri ile çok uyumlu ve geçimli, çalışkan, sakin ve sabırlı
karakterlidirler.


6-Romanlar (Çingeneler): Köylerde ikamet edenleri bulunmamakta ve
Zile'de ikamet etmektedirler. Bir kısmı Vergi Dairesi (Eski Altınyurt
İlkokulu) arkasında olmak üzere Hacı Mehmet Mahallesinde, bir kısmı
ise İstasyon Mahallesinde ikamet eder.


7-Diğer: Daha ziyade evlilik yolu ile olmak üzere, son yıllarda
Zile'ye gelip yerleşen çok az sayıda Laz ve Yörük bulunur.


Bütün bunların haricisinde, etnik kökenli olmamakla birlikte, Alevi
Türkmen asıllı 40 civarında köy bulunmaktadır. Evrenköy (Kızılcin)
gibi bazı yerlerde Sünnilerle karışık yaşarlar. Zile merkezde de
önemli bir Alevi ağırlığı bulunur. Genellikle Zile şehir merkezinin
kuzey-batısına düşen kısmında ikamet ederler.


Kaba taslak olarak çizmeye çalıştığım yukarıdaki tabloya bakılırsa,
Zile'de (Arap ve Süryani hariç) hemen hemen bütün etnik ve mezhep
kökenli vatandaşlarımızın olduğu görülür. Bu çeşitliliği, çok güzel ve
nadide bir halının motifleri olarak görmemiz gerekir. Yüzyıllardan
beri bütün bu vatandaşlar, barış ve huzur içinde yaşamıştır.
Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi, 12 Eylül öncesinde, Zile'de de
tansiyon zaman zaman yükselmiştir. Bunu kimse inkâr edemez. Ama hiçbir
zaman Çorum, Kahramanmaraş gibi hadiseler ilçemizde yaşanmamıştır.
Sadece gençler arasında münferit hadiseler yaşanmıştır ve yetişkinlere
sirayet etmiştir.


Bugün Zile, Aleviler olmadan, olamaz. Mesela, biz Hüseyin Gülbasar
olmadan, kendimizi Türkiye görsel medyasına nasıl tanıtırdık? Hüseyin
Gülbasar'sız bir Zile düşünebiliyor musunuz?


Bugün Zile Çerkezler olmadan da, olamaz. Mesela rahmetli Çerkez Rafet
(Yıldız) olmasaydı, Azimkâr olmasaydı, şehirlerarası ulaşımımız ne
olurdu acaba? Rahmetli Çerkez Rafet (Yıldız)'siz bir Zile
düşünebiliyor musunuz?


Bugün Zile, Romanlar (Çingeneler) olmadan da olamaz. Mesela bir
Karakaş olmasaydı, bizi düğünlerimizde kim eğlendirirdi? Bugün Karakaş
ve ekibi Zile'de bir ekoldür, bir efsanedir. Karakaş ve ekibi olmadan,
bir Zile düşünebiliyor musunuz?


Bugün Zile, Aşiretler (Sıraçlar) olmadan da, olamaz. Minibüs ile yolcu
taşımacılığı deyince benim aklıma ilk gelen Koca İbo'dur. Koca İbo
Zile'de bir efsanedir, bir ekoldür. Oğlu Hasan da onun yolundadır.
Ben, Koca İbo olmadan bir Zile düşünemiyorum.


Bunun örneklerini çoğaltmak mümkün ama yerimiz ve zamanımız kısıtlı.


Zile, bütün bu etnik ve mezhep zenginliği ile bir bütündür. Herkes
birbirini sever ve kardeşi sayar. Ben çocukluk yıllarımdan
hatırlıyorum, şimdiki Mevlana Lokantası'nın olduğu yerde, bir dükkân
vardı. Burada küp ve çömlek gibi pişmiş topraktan yapılmış malzemeler
satılırdı. Sahibi ise Leon Pürtü isminde, Ermeni asıllı bir
vatandaşımız idi. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, 12 Eylül öncesinin
hararetli günlerinde, bu vatandaşımız İstanbul'a göç etti. Şu anda
çocukları halen İstanbul'dadır. Bu Leon Pürtü'nün oğlu, (ismi bende
mahfuz) bir Zileliyi İstanbul'da görmüş, Zile hasreti ile sarılıp,
ağlamıştır. Keşke bu Ermeni asıllı vatandaşımız da Zile'den gitmese
idi. Onlar da bizim bir zenginliğimiz idi. Bu yüzden, şu anda Zile'nin
bir parçası eksik durumdadır. Yani halıdaki bir motif eksiktir.


Sevgili Zile hemşerilerim; bizim binlerce yıllık geçmişe sahip
Zile'miz, mesela bir Turhal gibi son 50 yılda meydana gelmiş bir ilçe
değildir. Şeker Fabrikası kurulmasa idi, bugün Turhal ya büyükçe bir
köy, ya da orta ölçüde bir kasaba idi. Günümüzde Zile'nin iki misli
nüfusa sahiptir. Ne yazar? Bir geleneği yok, bir geçmişi yok, bir
kültürü yok. Bat gibi yemeği yok, Açık renkli pekmez gibi bir tatlısı
yok. Sezar gibi, topraklarında savaşmış bir imparatoru yok. Kozmopolit
bir ilçe. Zile'de bir kız, biraz kısacık giyip sokağa çıksa, millet o
kıza sanki uzaydan gelmiş bir UFO gibi bakar. Ama Turhal'da dönüp
kimse bakmaz. Zile böylesine geleneği, geçmişi, kültürü olan,
muhafazakâr bir Anadolu şehridir.


Lütfen Zile'mizin kıymetini bilelim.


(Ziya Bey gibi düşünen hemşerilerime sesleniyorum) Her Zilelinin
kıymetini bilelim. Hangi etnik kökenden, hangi mezhepten, hangi siyasi
görüşten, hangi sosyal kesimden, hangi meslekten olursa olsun.


Biz önce içimizde bir birlik olursak, tutkun olursak, bizi kimse
tutamaz.


Zile Sevdalısı Mete.



Aşiret (Sıraç) Kültürü"

Herkese merhaba,

Mete Beyin yazısına bazı ilaveler yapmak isterim. Çünkü "Zile'de
Aşiret (Sıraç) Kültürü" isimli eseri üzerinde çalışmam nedeniyle, bu
konuda bazı noktalara değinmek isterim. Çünkü Zile'de ki Aşiret
(Sıraç) Toplumu oldum olası çok yüzeysel ve yanlış tanınmıştır.


Mete Bey, "Dutgun Olakh" yazısında, "....(bu sözümüz Zile'deki bazı
milliyetçi kesimleri üzebilir ama) Aşiret Toplumunu etnik köken olarak
Zile'deki en saf Türkler olarak niteleyebiliriz." demiştir. Bu
doğrudur. Çünkü Aşiret (Sıraç) Toplumunun hepsi, Oğuzların Begdili
Boyundandır. Fakat Turhal'daki bazı Aşiret Köyleri, kendilerine
"Mengücükoğulları" dendiğini ifade etmektedirler.


Aşiret (Sıraç) Toplumunun kendi ifadelerine göre, Zile ve Çekerek
Bölgesindeki Aşiretler, bu bölgeye Sivas'ın Hafik İlçesinden
gelmişlerdir. Tüm Aşiret (Sıraç) Toplumu mensupları, kendilerinin
Horasan'dan geldiğini kabul etmektedirler. Çekerek'teki Sarıköy halkı
ise, kendilerinin Horasan'daki Karaman isimli şehirden geldiklerini
kabul ederler.


Olayı tarihsel kökeninden itibaren getirecek olursak; Horasan Bölgesi
8. yüzyılda Arap Müslümanlar tarafından fethedilmiştir. Kendiliğinden
gelişen Arap baskısı sonucunda, Acemler de reaksiyon olarak Şii
cereyanlarını benimsemişlerdir. Cereyan eden bu olaylardan, Horasan
Bölgesi'nde yaşayan Türkler de etkilenmiştir.


12. yüzyıla gelindiğinde, Türkistan ve Horsan Bölgesinde yaşayan
Türkler, Ahmet Yesevi isimli mutasavvıfın etrafında toplanmıştır. Zile
ve çevresinde bulunan Aşiret (Sıraç) Toplumu, Ahmet Yesevi
bağlılarının Zile ve çevresine yerleşmesi ile hayat bulmuştur. Bu
topluluğun manevi liderleri olan ve dede ve babalar, (Mete Beyin de
işaret ettiği gibi) direkt olarak Ahmet Yesevi Hazretlerinin neslinden
gelmektedir.


Aşiret (Sıraç) Toplumu arasında Hoca Ahmet Yesevi'nin lakabı
"Hubyar"dır. Bu yüzden bazı yerlerde Aşiret (Sıraç) Toplumu, bazı
yerlerde "Hubyarlı" olarak da bilinir.


Aşiret (Sıraç) Toplumuna Sünnilerce "Sıraç" denir. Sıraç kelimesinin
birkaç anlamının olduğu söylenir. Aslında "Sıraç" kelimesi, "Sırrını
iyi saklayan, sırrını kimseye açmayan kimse" manasındadır. Başka bir
görüşe göre ise, "Sırrı bul, sırrı aç" anlamındadır.


"Sirâc" kelimesi Arapçada "Etrafına ışık saçan, etrafını aydınlatan,
ışık ve nur saçan, çerağ" anlamlarına gelir. Bu yüzden, "Sıraç"
kelimesinin anlamı için, şu menkıbe de Aşiret (Sıraç) Toplumu arasında
yaygındır:


Hacı Bektaş Veli Hazretleri Sulucakarahöyük'de oturmakta iken, Ahmet
Yesevi Hazretleri Sivas'ın Hafik İlçesinde tekke kurmuştur. Bunu duyan
Hacı Bektaş Veli, dervişlerinden birini, biraz altınla birlikte,
Hafik'e göndermiştir. Ahmet Yesevi'nin yanına varan derviş, şeyhinin
selamını söylemiş ve altınları da vermiştir.


Ahmet Yesevi, fakir bir tekke olduklarını söyleyerek, dervişe bir
kütük vermiş ve Hacı Bektaş Veli'ye selam söylemiştir. Derviş, bu
kütüğü Hacı Bektaş Veli'ye verdiği zaman, kütük, nur saçan bir cisme
dönmüştür. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli Hazretleri, Ahmet Yesevi
bağlılarına Sıraç adını vermiştir.


Fakat her şeye rağmen, Aşiret (Sıraç) Toplumu, kendilerine genelde
Sıraç denmesinden hoşlanmazlar. Bunun Sünnilerce hakaret olarak
kullanıldığına inanırlar.


Aşiret (Sıraç) Toplumu, dışarıya karşı aşırı derecede kapalı bir
toplumdur. Anadolu'daki en katı ve tavizsiz Alevi Topluluğu olarak
bilinirler. Diğer Alevi ve Bektaşilere karşı da kapalıdırlar.
Bektaşileri "alaca" veya "alabağarsuk" diyerek, kendilerinden
ayırırlar.


Bu konuda benim duyduğum bir anekdot vardır. Alevi Bektaşi Federasyonu
Başkanı Doç Dr. Atilla Erden ile Aşiret (Sıraç) Toplumu üzerine
yaptığım bir görüşme esnasında, "Kendisinin bir Alevi, bir Federasyon
Başkanı ve bir akademisyen doçent doktor olmasına rağmen, Aşiret
(Sıraç) Toplumunun bir cenaze törenine katılamadığını" üzüntü ile
bahsetmiştir.


Ayrıca bu konuda benim de Küçüközlü Köyündeki rahmetli babaannemden
dinlediğim bir anı vardır. Olay cumhuriyet kurulmadan önce, 1915
yılları esnasında cereyan etmiştir. Babaannem, henüz ergenliğe
geçmemiş küçük bir kız çocuğu olduğunu, Üçkaya Köyündeki bir cenaze
törenine katıldığını söylemiştir. Aslında Üçkayalıların yabancı hiçbir
kimseyi cenazelerine almadıklarını, ama kendisinin çocuk olması
dolayısı ile merak saikı ile araya karıştığını söylemiştir.


Babaannem, cenaze töreni esnasında çok ilginç şeyler gördüğünü
söylemiş ve bunu bana ölmeden önce anlatmıştır. Babaannemin anlatacağı
şeylerin günümüzde de devam edip etmediğini bilmiyorum. Çünkü, cenaze
töreninde gerçekleştirilen bazı ritüeller bugün yapılmıyorsa ve ben
bunları anlatırsam, Aşiret (Sıraç) Toplumundan tepki göreceğimi tahmin
ediyorum.


Not: Eğer bu konuya alaka olursa, devam edebilirim.


Zileli tüm gönül dostlarına selamlar



Orhan Bey'in yazısına ilave

Sevgili Orhan Bey'in yazısına Zeyil Yani İlave:
Sadece Beydlli boyu değil, başka boylar da var. Oğuz boylarının kollarından
ama şimdi kitap bilgilerim yanımda olmadığından yazamadım. Hubyar Sultan'ın
Ahmet Yesevi'nin halifelerinden olduğu söylenir. Almus'dadır. Hacı Bektaşi
Veli, Zile'deki Şeyh Nusrettin de Ahmet Yesevi halifeleridir. Yani
öğrencileridir. Şeyh Nusrettin bir rivayete hükümdar çocuğudur. Eski yazı
menkibesini henüz Süleymaniye'de bulamadım. Bunlara Anadolu'da irşad eden
manasına kolonizatör dervişler denir. Yani Anadolu'ya ilk gelen
alperenlerdir. Selamlar



EĞİTİM DURUMU

Ekonomi

Bugün merkez nüfusu 50.000, 116 adet köyüyle birlikte 110.000'i aşan Zile’nin başlıca geçim kaynakları tarım, hayvancılık ve ticarettir. 1989'da Zile Meslek Yüksekokulu ve 1997'de Zile Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu'nun kurulmasıyla yurdumuzun çeşitli yörelerinden yükseköğrenim için gelen 1.000 civarındaki genç nüfus şehre sosyal ve ekonomik açıdan ayrı bir canlılık getirmektedir. Zile Meslek Yüksekokulu'nun bulunduğu kampüs alanı içerisine, temelinin atılması programa alınmış olan Zile Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu'na ait Uygulama Oteli'nin (özellikle Ankara ve Yozgat tarafından gelip) Zile'de ticaret ve turizm amaçlı konaklayacak olanlar için ideal olacağı düşünülmektedir.

Zile'nin üzüm bağları, meyve bahçeleri, özellikle pekmezi, leblebisi ve kirazı meşhurdur. Zile bağ ve bahçelerinde yetişen mahsülat ve kuru bakliyat - tahıl ürünlerinden yapılan yerel yiyecek ve içeceklerin sayısı oldukça fazladır. Beyaz pekmez, duru pekmez, salça, sucuk, pestil, bat, sarma, yaprak salamurası, çeşitli komposto ve konserveler, leblebi ve kuru yemiş çeşitleri Zile'nin yemek kültürünün önemli birer parçasıdır. Her yıl yapılan "Kiraz Festivali", "Asırlık Zile Panayırı", "Güreş Müsabakaları", "Büyük Baş Hayvan Yetiştirme Yarışmaları" önemli sosyal ve kültürel faaliyetlerdendir. Zile'nin "İl Olma", Süreye Bey Barajı ve sulaması, "Zile - Alaca - Ankara Karayolu Projesi" ve "Yeni Organize Sanayi Bölgesi Projesi" olmak üzere üç büyük projesi bulunmaktadır.
Zile'de pekmez imalâtçılığı, salça, un, naylon çuval, endüstriyel makine, ziraat aletleri, mobilya, ısıcam, mermer işlemeciliği, lâstik ayakkabı, tuğla ve toprak sanayii üzerine sanayi kuruluşları ve fabrikalar bulunmaktadır. İlçede orta öğretim düzeyindeki eğitim hizmetleri de nicelik ve nitelik bakımından oldukça yüksek düzeydedir. Orta öğretim düzeyinde Anadolu Lisesi, Anadolu Öğretmen Lisesi, bünyesinde Süper Lise bulunan Zile Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi ve Teknik Lise, Anadolu Kız Meslek Lisesi, Ticaret Meslek Lisesi, Sağlık Meslek Lisesi, İmam Hatip Lisesi bulunmaktadır.

Halk genelde tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Vatandaşlar arasında az da olsa ticaret ve sanayi alanında uğraşanlar da bulunmaktadır. İlçede son zamanlarda, özellikle 1996 yılından sonra sanayi alanında kayda değer gelişmeler yaşanmaya başlamıştır. İlçede un ve yem sanayii, tekstil ve sentetik sanayii, elektrik dinamoları, muhtelif sanayi makinaları, cam ve toprak sanayii, tarım âlet ve makinaları, her türlü plâstikten mamul ayakkabı, mobilyacılık, muhtelif gıda ve temizlik maddeleri alanlarında 55 küçük ve orta ölçekli işletmede üretim yapılmaktadır.
Sulanabilir arazinin az olması, sanayi yatırımının olmayışı nedeniyle bilhassa köylerden büyük kentlere, özellikle İstanbul ve Turhal'a yerleşmek üzere göçenlere ve mevsimlik işçi olarak gidenlere rastlanmaktadır. Yüzölçümü itibarıyla 151.200 hektar alana sahip olan ilçemizde tarım modern yöntemlerle yapılmaktadır. Nüfusun % 60'ı tarımla uğraşmaktadır. % 80'i kıraç olan tarım arazisinin bir bölümü Boztepe, Belpınarı ve Koçaş Göletleri'nden sulanmaktadır.
İlçede ve köylerde ormandan yakacak olarak faydalanılmasının yanısıra yakın zamana kadar evlerin yapımında orman ürünlerinin kullanılması ve bilinçsiz kesim ormanların yok olmasına neden olmuştur. Akabinde bilinçsiz avlanma nedeniyle de yörede bol olan av hayvanlarına da az rastlanılmaktadır. Orman ve av hayvanları katliamının yeni neslin pırlanta gençleri önderliğinde önleneceği umulmaktadır.
Zile Orta Karadeniz Bölgesinin tahıl ambarı merkezi konumundadır. Üretilen tarım ürünlerinden buğday, arpa, nohut, mercimek, fiğ gibi ürünler özellikle ihraç edilmek üzere Samsun ve Mersin limanlarına gönderilmektedir. İlçemizde en fazla yetiştirilen sanayi ürünlerinden şeker pancarı komşu ilçe Turhal Şeker Fabrikasına, Yağlı tohumlar Kooperatifi tarafından alınan ayçiçeği işlenmek üzere Merzifon ve Elazığ fabrikalarına gönderilmektedir.
Şehrin, ekonomik hayatında önemli yer tutan tarım ürünlerinin başlıcaları; Buğday, arpa, nohut, mercimek, fiğ, fasulye, patates, soğan, sanayi ürünlerinden şeker pancarı ve ayçiçeğidir.

Yakın zamana kadar halk arasında bağ kaynatma olarak tâbir edilen hemen hemen her aile tarafından kış hazırlığı içinde yapılması gelenek haline gelen beyaz Zile pekmezi ile duru pekmez (esmer ve sıvı olur) ve köme (cevizli sucuk) tarhana ,pestil bugün eskisi kadar yapılmamaktadır. Ancak Zile Pekmezi adıyla ticari amaçlı sanayi üretimine başlanılmıştır.

En az pekmezi kadar meşhur olan ve yöreye has ananevi usullerle yapılan Zile leblebisinin yapılması da iki usta dışında terkedilmiştir. Bugün yapılan leblebiler hazır olarak Tavşanlı, Çorum ve Eskişehir'den gelmektedir

Eğitim ve kültür seviyesi, oldukça iyi durumda olan ilçe merkezinde %100'e yaklaşan okur-yazar oranı köylerde %90'ın üzerindedir. Buna neden olarak da, Zile'de eğitim-öğretimin Danişmentlilere kadar uzanması ve Danişmentlilerden bu yana yörenin önemli bir kültür merkezi durumunda olması ile ilgili olduğu sanılmaktadır.
1871 tarihli Sivas Salnamesine (Yıllığına) göre Zile'de lO müderris, 88 medrese öğrencisi, 12 okul ve 267 öğrencinin olduğundan bahsedilmektedir. 1898 tarihli Maarif Salnamesine göre Zile'de 40 öğrencinin öğrenim gördüğü bir rüşdiye mektebi bulunduğu anlaşılmaktadır. 4 kasaba, 110 köy, 24 mahalle ve 5 mezrası bulunan ilçe köylerinin genelde yerleşim konusunda bir sorunu mevcut olmayıp, yaz, kış köylere ulaşım tümüyle sağlanmaktadır.
Zile İlçe merkezinde evler, yakın zamana kadar kerpiç ağaç karışımı ahşap bir stilde yapılmakta idi. Bugün bu evlerin büyük çoğunluğu koruma altına alınarak "sit alanı" haline getirilmiştir. Ancak son yıllarda yurdumuzun her yerinde görüldüğü gibi, şehrimizde de ahşap mimarî stildeki evlerin yanında, betonarme ve çok katlı apartmanların yapımı da her geçen gün artarak devam etmektedir.
İlçede geçmişte çok yaygın olan geleneksel aile tipi son yıllarda çekirdek aile tipine dönüşmeye başlamıştır. Ancak bazı köylerde ata erkil aile yapısı halen devam etmektedir.
Örf ve adetlerine oldukça bağlı olan ilçe halkının akraba ilişkileri ve sosyal yaşamlarındaki yardımlaşma gelenekleri halen sürmektedir. Bu birleşme ve dayanışmayı bilhassa düğünlerde, seçimlerde ve ölümlerde görmek mümkündür. Zile halkı gelenek ve göreneklerine, örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlı, kapalı bir kenttir. Günümüze kadar bu yapının devam ettirilmesinde rol oynayan en önemli faktörlerden birisi de Zile'nin göç alan değil göç veren bir kent konumunda olmasıdır. Zile'den dışarıya göç olayı yaşanmaktadır. Bugün Türkiye'nin neresine giderseniz gidin mutlaka Zileli ile karşılaşırsınız. Turhal ilçesinin % 40'ı Zileli'dir. En fazla göç Turhal'a olmaktadır.
İlçe ve köylerinde genelde tek evlilik söz konusu olup, yaygın olan görücü usulü evlilik ve düğün yapma âdeti halen devam etmektedir. Kız istemeden gelin almaya kadar geçen sürede yöresel özellikler gösteren birçok âdetler, günümüzde her alanda görülen gelişmelere ve değişmelere rağmen önemini ve özelliklerini hala korumaktadır. Yakın zamana kadar alınan başlık parası genelde kaldırılmıştır.
Günlük kıyafet olarak giyilmeye devam edilen yöresel özellikler taşıyan giysiler, bazı köylerde otantik yapısı içinde yaşamaya devam etmektedir. Zilede yaygın bir aşık ozan kültürü vardır. Şairleri ve Türküleri ile de ün yapmıştır. Ey onbeşli onbeşli, Müdür Oy madımak,Armuttan kayacağım,Taşkıran, Yandı ha yandı, gibi türküleri en bilinenleridir.
İlçede 850 kişilik bir sinema salonu mevcut olup, tiyatro ve konserler burada icra edilmektedir. 4000'e yakın günlük gazete ve dergi satışı yapılan ilçede 3 tane mahallî gazete (Özhaber, Zile Postası, Gündem) çıkarılmakta, ilçe ve çevresine yayın yapan 1 tane yerel televizyon kanalı (Zile TV) ve 3 tane radyo kanalı (SRT fm, Asena Önder FM, Umut FM) bulunmaktadır.

Tarihçe

Osmanlı İmparatorluğu'nun eyalet yönetiminde "Eyaleti Suğra" ya bağlı olan Zile, Sivas vilayetinin Tokat Sancağı'na bağlı bir kaza merkezidir. Geçmişi hakkındaki mevcut birçok kayıtların yanında, yapılan arkeolojik araştırmalar gösteriyor ki ilçe Tunç ve Demir Çağları'ndan beri iskana açıktır. Amasyalı ünlü coğrafyacı - tarihçi STRABON'a göre Zile, NİNOVA (Asur Krallığı'nın başkenti) melikesi SEMİRAMİS tarafından kurulmuştur. Semiramis, güzel bir cariye iken BELH şehrinin kuşatılması sırasında gösterdiği dirayet ve yiğitliği sonucunda, Asur Hükümdarı NİNUS' un takdirini kazanmış ve onunla evlenmiştir.
M.Ö. 1916 yıllarında kocası NINUS'u zehirleyerek Asurların yönetimini ele geçirmiştir. Bu hesaba göre Zile 4000 yıllık bir tarihi geçmişe sahiptir. Zile kalesinin (Anadolu’da bilinen tek dolma kaledir) Roma kumandanı SULLA tarafından yaptırılmış olması veya burada AMANOS Mabedi'nin bulunması ve muhterem anlamına gelen SİLLA denmesinden dolayı, Zile'nin ismi zamanla ZELA - ZİLE şeklini almış olabilir. Tarihçi CHARLES TEXIER'e göre, STRABON eserinde ZELA'dan bahseder. Hüseyin Hüsamettin Efendi'nin Amasya Tarihi'nde bu yerleşim yerinin Togait Hükümdarı HARKAR HAN tarafından önemli bir yer haline getirildiği, muhterem anlamına gelen SILAY adının verildiği zamanla ZELA - ZİLE şekline dönüştüğü yazılıdır. Ali Danişment Tarihi'nde, Mirkatel Cihad'da Zile'den "KIRKIRİYE" diye bahsediyor.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ne göre "1643" burada halı ve kilim dokumacılığının ileri gitmesinden dolayı şehrin bu adı aldığı belirtilmektedir. Kısaca; Zile isminin nereden geldiği hakkında kesin bir hüküm vermek mümkün değildir. Ancak, Amasyalı STRABON'un tarihçi ve coğrafyacı olması ve Zelitis - Zela ismini eserinde kullanması, bu kelimenin çok eskiden beri kullanıldığı izlenimini vermektedir. Ayrıca, Zile'nin 29 km güney doğusundaki Maşat Höyük'de bulunan belgelerin incelenmesi sonucunda, Ord. Prof. Şevket Aziz KANSU ve aynı buluntulara dayanarak Şemsettin GÜNALTAY, Anadolu isimli eserinde Eti Medeniyeti'nin bugünkü Zile'ye kadar yayıldığından bahsetmektedirler. Bu durumda Zile, Maşat Höyük kazılarında bulunan tabletlerden elde edilen bilgilere göre; Orta Anadolu'da başlayıp kuzey doğuda Yeşilırmak havzası boyunca sıralanmış Hitit yerleşim merkezlerinden biri olan "ANZILlA" olmalıdır.
Zile hakkında NINOVA ve Asurlular döneminin sonu ile ilgili bilgiye sahip değiliz. Yalnız M.Ö. 548 tarihinde Anadolu, dolayısıyla Zile Pers hakimiyeti altına girmiştir. Persler Yeşilırmak havzasına çok önem verip, tarihi Kral Yolu'nu buradan geçirmişlerdir. I. DARİUS zamanında Anadolu'nun en büyük eyaleti olan Kapadokya ikiye bölünmüş ve Zile kuzeyindeki Pontus Kapadokyası içinde yer almıştır. Persler Zile'de kendi Tanrıları Olan ANAİTİS "ANAHİTA" ANOS ve ANADATES'e ait bir ateş tapınağı inşa etmişlerdir.

Bu mabet çevresinde her yıl son baharda yapılan geleneksel "SAKAİA" şenlikleri düzenlemeye başlanmıştır. Büyük İskender'in Pers Hükümdarı DARIUS'u Granikos (BİGA) Çayı kenarında M.Ö. 334 tarihinde yenmesi ile Anadolu Makedonya İmparatorluğu'nun eline, dolayısıyla ilçe de İskender'in eline geçmiştir. Büyük İskender'in M.Ö. 323'de Babil'de ölmesi üzerine kumandanları arasında çıkan harplerde General Ornets, Kapadokya'yı haliyle de Zile'yi idaresi altına almıştır. Çıkan bir takım karışıklıklardan sonra Kapadokya bir müddet bağımsız kalmış, kısa bir süre sonra zamanın Pontus Kralı MİHRİDATE VII. Kapadokya Kralı Arbaran VIII.'i mağlup ederek Kapadokya'yı eline geçirmiştir. (Mihridat büyük lakabı ile anılır. Çok bilgilidir. Tarihçiler bunun 22 lisan bildiğinden bahsederler.)
Bu olay üzerine Kapadokyalılar Roma'dan yardım istemişlerdir. Roma'dan gelen SULLA komutasındaki kuvvetli bir ordu Mihridat'ı mağlup ederek Kapadokya'yı ele geçirmiştir. Mihridat eniştesi Diyarbakır Kralı Tifran'dan yardım istemiştir. SULLA'nın Roma'ya dönmesi, M.Ö. 78'de ölmesi üzerine Mihridat yeniden Romalılar'a savaş açmıştır. M.Ö. 67 yılında Amiral TRİARİUS ile Mİhridates Zile'ye 5 km uzaklıktaki Skotios "bugün Altıağaç denilen mevkii" civarında karşı karşıya gelirler. Ancak savaşın galibi uzun bir süre belli olmaz. Triarius'un mağlup olması ile Mihridates'in Anadolu'da başlayan ikinci hakimiyeti de uzun sürmez. Roma Kumandanı POMPEYUS "POMPEYS" güçlü Mihridates'i M.Ö. 67 tarihinde ağır bir şekilde yenerek, ordusunu tamamen yok edip, Pontus ülkesini işgal etmiştir. Mihridates bunun üzerine M.Ö. 63 yılında intihar eder (İçtiği zehir etkisiz kaldığı için, kendisini bir askere öldürtür). Roma ile Pontus arasında yapılan ve yıllarca süren savaşlar sırasında asker ve sivil olmak üzere her iki taraftan on binlerce insanın ölmesi bölgenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Mihridates'in ölümü üzerine yerine geçen oğlu II. PHARNAKE "Farnas" Ro hakimiyetini kabul eder. Bir müddet sonra Kayser'le Pompeis arasında çıkan ihtilaftan istifade ederek Roma'ya karşı ayaklanır. Bunun üzerine Roma diktatörlerinden YUL ÇESAR "Jül Sezar" orduları ile Suriye üzerinden Anadolu'ya oradan da Zile'ye gelir. PHARNAKE daha önce babasının Amiral Triarius'u yendiği yer olan bugünkü Altıağaç denilen yerde Jül Sezar ve ordusu ile karşılaşır. (Zile'ye 5 km mesafedeki Yünlü Köyü'nün karşı yamaçları veya yayla yolu ile Yünlü Köyü arasındaki bir yer olmalıdır).
Çok çetin ve kanlı bir savaş olur. Sezar'ın ordusu büyük zayiat verirse de sonuçta II. Pharnake ağır bir yenilgiye uğrar. Zafer Sezar'ındır. Sezar uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, 5 saat gibi kısa bir süre içerisinde elde ettiği zaferin sevincini Zile'den Roma'ya bildirir. Zile'de ilâhi törene nail olan Sezar'ın, kısa ama anlamı büyük olan bu mektubundaki "VENİ - VİDİ - VİCİ" "GELDİM - GÖRDÜM - YENDİM" sözlerini silindirik mermer bir taşa yazdırır. Yakın zamana kadar Zile Kalesi'nde olduğu bilinen bu taşın, çalınması neticesinde nereye götürüldüğü bilinmemektedir.

M.Ö. 44 yılında Sezar'ın ölümünden sonra Pontus Kralı SENA kısa bir müddet için Zile'ye hâkim olmuşsa da Zile ve çevresi yeniden Romalılar'ın eline geçmiş ve uzun yıllar Roma'nın eyalet merkezi olmuştur. M.S. 241 yılında Sasani Hükümdarı ARDA ŞIRINOĞLU ŞAPUR Romalılar'a harp açmış, Urfa civarında Valeryus'u yenerek Kilikya "Adana" Kapadokya ve Arap Yarımadası'nın büyük bir kısmına sahip olmuştur.
Bizans ile İran "Sasaniler" arasında zaman zaman el değiştiren yöre sonuçta 1071 yılına kadar Bizanslılar'ın elinde kalmıştır. İstanbul'u almak maksadıyla Hicri 34 yılında "Hicri 47 yılında, H. 52, H. 97, H. 121, H. 159, H. 171 " yıllarında yola çıkan İslam Orduları Anadolu'dan geçerken, genelde Zile, Amasya ve Çorum yolunu izlemişler, geçici de olsa birçok yeri ele geçirmişlerdir. Bu arada birkaç defa müslümanların hâkimiyetine geçen Zile, bu orduların çekilmesi ile yeniden Bizansların eline geçmiştir.
İlçede ve çevresinde bilinen birçok yatırların bu orduların ve Danişmentlilerin mücahit ve kumandanlarına ait oldukları sanılmaktadır. İlçe 1071 yılında Melik Ahmet Danişment Gazi tarafından Bizanslılar'dan alınmış, bu tarihten günümüze kadar da Türk yurdu sınırları içinde kalmıştır. İlim ve medeniyete çok büyük hizmetleri olan Danişmentliler'in ilçemizde izleri halen devam etmektedir. Danişment eserlerinin çoğunluğu kaybolmuş olmakla birlikte ilim irfan sahibi olan, yıllarca zaviye ve medreselerde hizmet veren Danişment Hükümdarı Melik Ahmet Gazi'nin şeyhülislâmı olan, bugün halk arasında Davunlu Dede olarak bilinen zatın mezarı. Alaca Mescit Bala Mahallesi Sakarya Caddesİ üzerinde bulunmaktadır. Ayrıca halk arasında Minareyi Kebir Mahallesi'ndeki Dürmelik Sokağı'nın adının Danişment Gazi ile ilgili olduğu söylenmektedir.
1174 yılında Anadolu Selçukluları'ndan İzzettin II. Kılıçaslan Sivas ve çevresini zaptederek Türk-Danişment Devleti'ne son vermiştir. Bu tarihten itibaren Zile Selçuklular'ın eline geçmiştir. II. Kılıçaslan, sağlığında memleketi oğulları arasında pay etmiş, fakat Tokat hükümdarı olan Süleyman kardeşlerini mağlup ederek Anadolu birliğini sağlamıştır. Şairleri, edipleri ve bilim adamlarını koruyan bu zat zamanında, Zile'de bir çok ilmi eser meydana getirilmiş, mevcut medreselere ilâveler yapılmıştır.
Zile, Orta Karadeniz Bölgesi'nde Tokat il merkezine 67 km uzaklıkta olup, Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir. M.Ö. 50'li yıllarda yaşayan ve coğrafyanın pîri sayılan Amasyalı Strabon; bu şehrin Ninova Melikesi Semiramis tarafından M.Ö. 1600 yıllarında kurulduğunu kaydeder. Bu tarihî kayda göre Zile'nin 3600 yıllık bir geçmişi bulunmaktadır.
M.S. XI yy.'da Danişmend, daha sonra Selçuklu Türkleri'nin, bilâhare İlhanlılar'ın, Ertanoğulları'nın ve nihayet 1335'te Kadı Burhanettin'in eline geçen Zile, 1397' de Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.
3600 yıllık uzun geçmişi içinde Hitit, Frig, Pers, Pontus, Roma ve Bizans kültürlerinin tesiri altında kalan Zile'de bugün çeşitli devirlere ait olmak üzere Hititler'e, Selçuklular'a, Frigler'e, Persler'e, Romalılar'a, İlhanlılar'a, Danişmendliler'e, Ertanlılar'a ve Osmanlılar'a ait tarihi eserleri görmek mümkündür.
Tarihi eserler içinde Zile Kalesi, kalenin doğu yünündeki kayaların oyulmasıyla yapılan ve Roma döneminden kaldığı anlaşılan tiyatro (anfitiyatro), kalenin kuzey doğu tarafında bulunan Kaya Mezarı, Çay Pınarı, İmam Melikiddin Türbesi, Şeyh Musa Fakih Türbesi, Ulu Cami, Elbaşı Camii, Çifte Hamam, Maşat Höyük, Namlı Hisar Kale, Anzavur Mağaraları, Hacı Boz Köprüsü, Koç Taşı ve Kuruçay'daki Manastır Harabeleri görülmeye değer yerler arasındadır.
Zile ismi tarih boyunca Zela, Zelitis, Zelid, Anzila, Gırgıriye (Karkariye), Zeyli, Silas olarak çeşitli değişikliklere uğramıştır. 1872 yılında kaza merkezi, 1923 mülkî ve idarî taksimatında Tokat iline bağlı ilçe statüsüne kavuşan Zile, 1855 ve 1922 yıllarında iki büyük yangın geçirmiştir. Düz bir ova üzerinde kurulmuş olan Zile'nin hemen önünde Yeşilırmak'ın bir kolu olan Hoton Deresi geçmektedir.
Zile’nin jeostratejik konumu sebebiyle, Zile’de kültürel ve siyasî bakımdan Lâtin, Rum, Pontus, Arap, Türk ve yerli halkları arasında hızlı ve canlı bir tarih yaşanmıştır. XI. y.y.'da Danişment daha sonra Selçuklu Türkleri'nin, bilâhare İlhanlılar'ın, Ertana Oğulları'nın ve nihayet 1355’de Kadı Burhaneddin’in eline geçen Zile, 1397’de Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Evliya Çelebi bu yöreyi gezip gördükten sonra meşhur Seyahatname'sine şunları kaydeder "Bu havası hoş şehrin dört tarafında bahçe ve bostanlar içinde sular akar. Bu bahçelerde bülbüllerin ötüşü, insan ruhuna sefa verir. Meyveleri lezzetli olup, her tarafa hediye olarak göderilir. Her bağında, birer köşk, havuz, fiskiyeler ve çeşitli meyveler bulunur. Halkı zevk ehlidir. Gariplere dostturlar, kin tutmaz, hile bilmez, deryadil, haluk, selim ve halim insanlardır. Herkese iyi zanda bulunurlar. İyi geçinirler. Hayırlı yapılar yaptırmaya hevesleri çoktur. Cami, saray, köşk ve imaretleri o kadar metin ve güzel olur ki, buralara girenler hayran olurlar. Şehir genişlik ve ucuzluk bir yer olup dünya yüzünde eşi yok gibidir. Yılın her zamanında halkının nimetleri boldur. Hacı Bektaş Veli'nin hayırlı ve bereketli dualarıyla bu eski tarihî şehir, ÂLİMLER KONAĞI - FAZILLAR YURDU ve ŞAİRLER YATAĞIDIR".

Milli Mücadele Dönemi

Atatürk'ün Samsun'a çıkışından 5 ay sonra Zile'den padişaha telgraf çekilerek bağlılık belirtildikten sonra Ferit Paşa Kabinesi'nin yurt çıkarlarını koruyamadığı, bu kabineye milletin güveninin kalmadığı, yurdun güvenliğe kavuşmasını sağlamak için bu hükümetin hemen görevden uzaklaştırılarak yeni bir hükûmetin iş başına getirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın başından sonuna kadar Millî Mücadele sırasında Zile halkı Kuvva-i Milliyeciler'in yanında yer almıştır.
Postacı Nazım kendisini kanunun kovuşturmasından kurtarmak amacıyla saklanmak için Yıldızeli civarındaki köylerden birine gelerek, adres değiştirmiştir. Yıldızeli, Akdağmadeni arasındaki köylerde dolaşarak İstanbul Hükümeti lehine propaganda yapmaya başlar. İlk isyan telkilâtını bu bölgede kurar. Kurduğu kuvvete Halife Ordusu adını takmış, Yozgat Beyleri ve Çapanoğulları ile temasa geçmiştir. İsyancıların Boğazlıyan başarısı bazı isyancıların Zile etrafında genişleme heveslerini arttırmıştır.
Bunun üzerine 3 Haziran 1920'de Çorum Müfrezesi 130 kişilik bir kuvvetle Zile'ye isyancıların üzerine gönderilmiştir. Postacı Nazım'ın 150 atlı, 200 piyadelik üstün gücü karşısında müfreze kaleye savunmaya çekilmiş ve 5 gün isyancılara karşı direnmiştir. 7 - 8 Haziran 1920'de 200 kişilik birlik Zile'nin doğusundaki Bağlarpınarı Köyü'ne gelir. Asi kuvvetler geri çekilmek zorunda kalır. Şehirde kıstırılan asilere 11 Haziran günü teslim olmaları için müddet verilir. Asilerden teslim olmaları ile ilgili beklenen cevap gelmediği için millî güçler mecburen Zile'yi bombalamaya başlarlar. Akşama doğru her taraftan teslim olmak için bayraklar çekilir. Yakalananlar ve ve bunlardan 50 kişi askerî mahkemeye verilir ve 22 kişi ölüm cezası ile cezalandırılır.Asiler çekilirken Zile'de büyük bir yangın olur ve şehrin üçte ikisi tamamen yanar. Zile isyanı olarak bilinen olaylar aslında Zile dışında gelişen isyan hareketleridir. Zile'nin ele geçirilmesi söz konusu olup, hareket yanlışlıkla Zile halkına maledilmiştir.

EĞİTİM DURUMU


Eğitim ve kültür seviyesi, oldukça iyi durumda olan ilçe merkezinde %100'e yaklaşan okur-yazar oranı köylerde %90'ın üzerindedir. Buna neden olarak da, Zile'de eğitim-öğretimin Danişmentlilere kadar uzanması ve Danişmentlilerden bu yana yörenin önemli bir kültür merkezi durumunda olması ile ilgili olduğu sanılmaktadır.
1871 tarihli Sivas Salnamesine (Yıllığına) göre Zile'delO müderris, 88 medrese öğrencisi, 12 okul ve 267 öğrencinin olduğundan bahsedilmektedir. 1898 tarihli Maarif Salnamesine göre Zile'de 40 öğrencinin öğrenim gördüğü bir rüşdiye mektebi bulunduğu anlaşılmaktadır. 1903 tarihli Maarif Salnamesine göre de;



Zinciriye Medresesi 29 öğrenci
Karaköle Medresesi 8 öğrenci
Kislik Medresesi 55 öğrenci
Yazılmış Medresesi 99 öğrenci
Nakkaş Medresesi 15 öğrenci
Kavak Medresesi 32 öğrenci
Aranbot Medresesi 20 öğrenci
Ececiöyük Medresesi 31 öğrenci
Cam-i Kebir Medresesi 68 öğrenci
Eryaç Medresesi 13 öğrenci

Yukarıda mevcut 10 medrese de 370 öğrenci öğrenim görmüştür.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ve bilhassa son yıllarda ilçede eğitim-öğretim alanında önemli yatırımlar yapılmıştır. 1992-1993 öğretim yılında 7 tanesi ilçe merkezinde olmak üzere 126 ilkokkulda toplam 10.417 öğrenci 227 öğretmen, 2 tanesi ilçe merkezinde olmak üzere toplam 4 ilköğretim okulunda 1364 öğrenci ve 67 öğretmen, 2 tanesi ilçe merkezinde, 3'ü kasabalarda toplam 5 ortaokulda 2374 öğrenci 73 öğretmen, 6 lise ve Sağlık Meslek Lisesinde 3538 öğrenci ve 167 öğretmen, iki Yıllık Meslek Yüksek Okulunda 218 öğrenci, 2 yrd. doçent, 4 öğretim görevlisi, 2 uzman bulunmaktadır. Yüksek okula Tokat'dan geliş gidiş yapan öğretim elemanları da vardır.
ilçemizde bulunan ilkokul ve ilköğretim okullarının dışında 2 ortaokul, 1 lise, 1 Kız Meslek Lisesi, Anadolu Öğretmen Lisesi ,1 Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi, 1 Ticaret Meslek Lisesi, 1 İmam Hatip Lisesi ,Zile Anadolu Lisesi ve Sağlık Meslek Lisesi vardır. Ayrıca Tokat Gazi Osman Paşa Üniversitesine bağlı 4 yıllık Dinçerler Turizm ve Otelcilik Yüksek okulu ile iki yıllık Meslek Yüksek Okulu, ise halen geçici binalarda eğitim-öğretim hizmetlerini
sürdürmektedir.


"Mum Söndü" iftirası

"Mum Söndü" iftirası ve 70'li yıllarda Zile anılarım Zileli olup da, "Mum söndü" lafını, daha doğrusu Alevi kardeşlerimizeatılmış bu büyük iftirayı duymayan var mı?Hepimiz kulaktan kulağa, bunu ve bunun gibi yalan yanlış şeyleriduyarak büyümedik mi?Zile'de hepimizin ya bir Alevi komşusu, ya alış-veriş ettiği bir esnaftanıdığı, ya da arkadaşı vardır. Fakat nedense bu konuları sormaktan,konuşmaktan genelde çekindik.Gelin bu konuya bir giriş yapalım.İlkokul yıllarım Hacı Mehmet Mahallesinde geçti. 1968 yılında ilkokulabaşladım. Bakkal Ahmet Paç Amcanın çapraz karşısında, KorucukluMustafa Koylu Amcanın evde oturduk. Ahmet Amcanın oğlu Şahabettin (Şuanda Tokat Doğum Hastanesinde çalışıyor) ve Mustafa Amcanın oğlu Kadir(Astsubay idi, emekli olup olmadığını bilmiyorum.) en samimiarkadaşlarım idi. Bizim Sevgili Necmettin'in evi de aynı sokakta ve 50m ötede idi. Yani bizim Sevgili Neco'nun kısa pantolonla gezdiği veşekere "Ga ga" dediği, burnundan sümük aktığı günleri iyi biliyorum(Necmettinim, bu şaka idi).İlkokulu Altınyurt İlkokulunda okudum. Yeni nesil bilmeyebilir. Şuanki Vergi Dairesinin olduğu kompleksin yerinde, daha önce Altınyurtİlkokulu var idi. Okulun henüz bahçe duvarları yok iken, okulunbahçesinden eşeğin üstünde birisi geçiyor imiş. Eşeğin ayağının birisibatmış. Bunun gören İsmail adındaki bir öğrenci, hocalarına habervermiş. Hocalar orayı eştikleri zaman, içi altın dolu bir küpbulmuşlar. Altın dolu küpü yetkililere teslim etmişler. Okulun adınınAltınyurt olduğunun hikayesini bize böyle anlatmıştı öğretmenlerimiz.Okulumuzun karşısında, şu anda Adliye Sarayının olduğu yerde, tekkatlı dükkanlar vardı. Dükkanların arkası, minibüs garajı gibi biryerdi. Arka kısmında, yüksek, uzun ve geniş bir sundurma vardı. Altınakamyonlar, otobüsler, minibüsler, biçerdöverler falan park ederdi.Orada, dükkanların arkasında, sağ taraftan girişte bir de kahvehanevardı. O kahvehanenin sahibinin çocukları Hasan ve Güner Kılıç benimsınıf arkadaşlarım idi. Onları, sınıftaki diğer arkadaşlarım gibi çokseverdim.Bugünkü gibi hatırlıyorum, fakat bir müddet sonra, bazı çok bilmişarkadaşlarım kulağıma,-"Orhan. Onlar Alevi." demeye başladılar. Ben,-"Alevi ne demek?" diye sorduğumda,-"Bunlar 'Mum söndü" yapıyolar" cevabı geldi.-"Mum söndü ne demek?" diye sorduğumda,-"Bunların dedeleri vardır. Dedeleri gelir ve gece bir yerdetoplanırlar. Belli bir saatten sonra ışıklar söner ve tutan, tuttuğunu....." cevabını verdiler. Söylediklerini daha da pekiştirmek için,-"Oğlum, bunlar namaz kılmaz, oruç da tutmazlar." söylendiğini de çokiyi hatırlıyorum. Daha yalan-yanlış, bir sürü gıvır-vızır.Çocuk aklım ve çocuk psikolojisi içinde duyduğum bu tür şeyler, bendeAlevilere karşı ister istemez biz uzak durma eğilimi doğurdu (SevgiliZileliler. Bunu hanginiz yaşamadınız ki, Allah aşkına?).Daha sonra, 1973 yılında Fevzi Çakmak Ortaokuluna başladım. Maalesef oyıl, ilkokulda görmediğimiz siyasi çekişmeleri ve kamplaşmaları dagörmeye başladım. Ayrışmalar başlamış idi. Ortaokul 1. sınıfta, KazımArpa isminde, Şeyhali Mahallesinde oturan bir sınıf arkadaşım var idi.Onunla da samimi idim. Fakat yine aynı uğursuz ve şom ağızlar,-"Oğlum, Kazım Alevi. Üstelik babası Alevi Dedesi" lafını kulağımafısıldadılar. Neticede, Kazım'dan da belli bir uzaklaşma doğdu bende.Ben şahsen, bunları yaşadım. Ama bir komşuluk ilişkisi, bütün bugörüşlerimin değişmesine yol açtı. Benim ortaokul yıllarında itibarençocukluğum, Yunus Emre Mahallesi'nde, Kapalı Spor Salonunun tamkarşısına düşen evler bölgesinde geçti.İsterseniz önce, o bölgenin 1970'li yıllardaki halini, hatırladığımkadarı ile anlatıyım. 70'li yılların başında, lisenin yanında, şimdikiİlçe Tarım Müdürlüğünün olduğu yerde, İlçe Jandarma Komutanlığı binasıvardı. Onun yanında bir bina daha vardı ve halen var. O binada dagenellikle İlçe Jandarma Komutanı otururdu. O evden sonra, Kapalı sporsalonun olduğu yere kadar ev yoktu.Kapalı Spor Salonunun karşısına ilk ev yaptıranlar; Maşatlı rahmetliÜsümenin Mıstık (Mustafa) amca, manav Muhsin Kılıç Amca (şu andayaşlılığı ve âmâ olması nedeni ile çalışamıyor), emekli imam Kemal NasAmca (11 Katlının karşısında, Foto İhsan'ın babası)dır.Bilmeyenler için söyleyeyim, kapalı spor salonunun karşısında, ancakbir araba sığacak genişlikte dar bir sokak vardır. O kısa yolun sağköşesindeki 4 katlı ev, Mustafa Amcanın evidir. Onun sağ yanındaki evise, Kemal Amcanın evidir. Aynı dar sokağın sol tarafında, ama Ziletarafında, diğer köşedeki tek katlı sarı ev ise, Muhsin Amcanınevidir.Ana caddedeki bu evlerin bir altındaki sokak, Garnizon Sokaktır.Sahibinin adını hatırlayamadım ama, Maşatlı Mustafa Amca'nın evininarkasında, kaba inşaatı bitmiş ama sıvası yapılmamış iki katlı bir evvardı. O evin yanında ise, kendisi Almanya'da çalışan, yine adınıhatırlayamadığım birinin evi vardı. Biz 70'li yılların başında, buAlmancanın evin alt katına taşındık. O zaman bu 5 evden başka evyoktu. Eğer yanlışım varsa düzeltin.Daha sonra Garnizon Sokaktan 100 m kadar güneye, adliyeden emeklirahmetli Kadir Kolcuoğlu Amca (Din ve Ahlak Dersi hocası AbdullahMehmet Kolcuoğlu'nun babası) ev yaptırdı. Daha sonra, GarnizonSokakta, kaba inşaatı bitmiş ama sıvası yapılmamış iki katlı evinkarşısına, emekli yarbay Habib Eğilmez Amca ev yaptırdı. Habib Amcanınevin arkasındaki Kumral Sokağa ise, babam ev yaptırdı.Babam oraya ev yaptırırken, halen Pancar Bölge Şefliğinde şoför olarakçalışıyordu. İnşaat sürerken, babamın Pancar Bölge Şefliğindeki veoraya ev yaptırdığını duyan diğer arkadaşları, "Oraya, o yazınınortasına ev yaptırılır mı? Sen deli misin?" diye kendisine çokkızarlarmış. Babam eve geldikçe, bunu bize gülerek anlatırdı.Lafı fazla uzatmayalım. Biz orada birkaç ev beraber, uzun yıllaroturduk. Daha sonra bizim bu evler ile şimdiki İlçe Tarım Müdürlüğüarasına evler yapılmaya başladı. O yıllarda bu evler içince bizim ensamimi olduğumuz ve en çok gidip geldiğimiz ev, Maşatlı ÜsümeninMıstık Amcanın ev idi.Zaten Maşat (Şimdiki adı Yalınyazı Belediyesi) ve Esiköy (Şimdiki adıKüçüközlü Köyü)'ün arası 2,5 km.dir. Babam, Mustafa Amcayı Maşattan,çocukluk yıllarından tanıyordu. Mıstık (Mustafa) Amca, Ümüğüsün(Ümmügülsüm) Teyze ve o her zaman güleryüzlü Dürdane Ablayı tanıdıkça,Alevilere karşı bütün görüşüm değişti. Ortaokulda artık ergenliğegirmiş olduğum için, kişilere ve olaylara, artık bir çocuk gözü iledeğil, bir delikanlı gözü ile bakıyordum.Onlar da aynı bizim gibi insanlar idi. Bizden hiçbir farkı yok idi.Aradaki tek fark, onların dini konularda, bizden biraz farklıdüşünmeleri idi. O kadar da olsun idi. Çünkü, ortaokul ve lisede bazıSünni arkadaşlarımı tanıdıkça, onların bırakın Aleviler gibi, dinikonularda bizden biraz farklı düşünmelerini, Allah'a, peygambere hiçinanmadıklarını, tamamen "Suyun öteki yakasında" olduklarınıgörmüştüm. O zaman, "Alevilerin dini konularda, bizden biraz farklıdüşünmeleri" bana hiç o kadar korkunç gelmedi (1976 yılında Maoölünce, Ortaokulun bahçesinde, teneffüsde iken, aniden önümde birderginin kapağını açarak, Mao'nun koca bir fotoğrafını gösteren ve"Bizim Allah'ımız bu. Var mı buna inanmayan?" diyen kişi, bugün gibigözümün önünde.). Üsümenin Mıstık Amcanın ve ailesinin nezdinde, bütünAlevileri sevdim. İnançlarına saygı gösterdim. Onları tanımayaçalıştım.Onları tanıdıkça, sevdim. Sevdikçe, tanıdım.Peygamberimizin damadı, Allah'ın Arslanı Hz. Ali'ye gönülden bağlı,"Kerbela, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin" deyince gözleri yaşaran Alevilerisevmemek mümkün mü?Peygamberimizin damadı, Allah'ın Arslanı Hz. Ali'ye ben de gönüldenbağlıyım. "Kerbela, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin" deyince, benim de gözlerimyaşarıyor.Beni onlardan ayıran ne ki?"Mum söndü"ye elbette siz büyükler de inanmıyorsunuz. Ben buradan dahaçok gençlere, çocuklara sesleniyorum:"Mum söndü", çok çirkin bir iftiradır, yalandır, yanlıştır.Bu lafı aranızda şaka yollu da olsa, konuşmayın."Mum söndü" diye bir olay, Anadolu'da veya Anadolu dışında yaşayanhiçbir Alevi Toplumu içinde vuku bulmamıştır.Bizim "Mum söndü" diye duyduğumuz, bildiğimiz şey, Alevikardeşlerimizin "Cem Ayini" için toplanmasıdır. Orada ne mumsöndürülür, ne lamba. Dedenin yönetiminde, bir ayin gerçekleştirilir.Cem Ayini nedir? Nasıl yapılır? Kimler katılır, kimler katılamaz?Sizi fazla sıkmayalım. İsterseniz bunları da ileriki yazımızasaklayalım. Birbirimizi tanıdıkça daha çok seveceğiz.Aramızdaki farklılıkların, bir saç kılı kadar bile olmadığınıgöreceğiz.İçinden geçtiğimiz şu netameli ve tehlikeli günlerde, birbirimizi dahaçok sevmeye, birbirimize daha çok sıkı sarılmaya ihtiyacımız var.Sevgili Bekir Abim; tarih, kültür ve folklor araştırma konularındabenim ustamdır, yol göstericimdir. Beni bu çalışmalara teşvik eden,her zaman destekleyen bir büyüğümdür. Onun yazdığı yerde, benim yazmambir yerde terbiyesizlik, haddini bilmezlik. Ama niyetim "Zile'ye,Zileliye hizmet etmek". Bunu bilen Bekir Abimin, beni hoş göreceğinizannediyorum.Sevgili Bekir Abi olmak üzere, kim bu konuda ne biliyorsa anlatsın.Aramızdaki uzaklığı, her gün yakınlaştıralım. Aslında kimsenin "Suyunöte yakasından" olmadığını, hepimizin suyun bu tarafından olduğunugörelim. Bekir Abi, Abbas Hocam ve Samed Beyefendinin de zikrettiğigibi, bütün mesele, birbirimizi yeterince tanımamamızdır.Birbirimizi daha çok tanıyalım. Bunun için yazalım, konuşalım,gerekiyorsa tartışalım. Ama medenice tartışalım. Birbirimizi kırmadan,dökmeden.Nazmi Erbir Beyefendinin dediği gibi, "Müsâdemei efkardan, barikaihakikat doğar" (Fikirlerin açık ve net çarpışmasından, hakikat güneşidoğar.) Zileli tüm gönül dostlarına selamlar. Dr. Orhan YILMAZ


ZİLE'DE MÜZİĞİN SACAYAKLARI





Bekir ALTINDAL

Zile'nin eski bir yerleşim yeri ve kültür merkezi olması sebebiyle tekke-
tasavvuf müziğinin yanında Türk sanat musikisinin de konaklarda icra
edildiği, erkeklerin yanında bazı kadınların da ud gibi diğer sanat
musikisi sazlarını çaldığı ve eserleri icra edebildiği büyüklerimiz
tarafından ifade edilmektedir. Sanat musikisi genelde dost meclislerinde,
aile toplantılarında icra edilirmiş… Zile'nin köklü ve ileri gelen
ailelerinde Türk sanat musiki kültürü yaygın olduğu gibi o yıllarda evlerde
gramofonlar bulunmaktadır.


Mustafa Necati Sepetçioğlu ve eşi Muazzam Hanımefendi'yi İstanbul'da
evlerinde
ziyaretimizde; bestekâr Giriftzen Asım Bey'in (1852-1929) Amasya'da
sürgünde iken sık sık Zile'ye geldiğini, Ulukavak seyirlerinde
bulunduğunu ifade
etmişlerdir.


1960'lı yıllardan itibaren zaman zaman Türk sanat musikisi sanatçılarının
Zile'ye gelerek konser verdiklerini görüyoruz.


1960'larda kurulan Kültür Derneği tarafından Türk sanat müziği,
orta oyunu,
tiyatro, halk müziği dallarında çalışmalar yapılmıştır. Bu yıllar kültürel
etkinlikler yönünden Zile'nin altın yıllarıdır.


Bu çalışmalar sonrası Tuğrul Mumcu, İsmail Özus gibi sanatçı değerler
yetişmiştir.


*…*


Diğer taraftan Zile yüzyıllar boyu âşık geleneğinin harman olduğu bölgedir.
Her yıl Deri (panayır) zamanı Boğazkesen'de âşıklar kahvesine İstanbul'dan
dahi âşıklar gelir. Talibi, Ceyhuni, Kemteri, Katibi Zile'nin yetiştirdiği
âşıklardan birkaçıdır.


Eserleri radyo ve televizyonlarda okunan Zile'nin Veyseli dediğimiz Sadık
Doğanay bu geleneğin güçlü temsilcisidir. Biz Zileli olarak bu büyük
Âşığımızı yeterince tanıtamadık. Eserleri başkaları tarafından alınarak
okunduğunu üzülerek öğreniyoruz.


Âşık geleneği dışında Zile'de bağlama çalan, özel günlerde, dost
meclislerinde aranan mahalli sanatçılar da olagelmiştir. Yine altmışlı
yıllardaki kültür çalışmalarında Türk halk müziği çalışmaları da önemli yer
tutmaktadır.


*…*


Zile düğünleri kendine özgü gelenekleriyle on yıllarca süregelmiş, bu düğün
müzikleri de altmışlı yıllarda altın yıllarını yaşamıştır. Zile'de erkek ve
kadın düğünlerinde sanatını icra eden ve bundan ekmeğini kazanan sanatçı
aileler; televizyonun Zile'ye gelmesinden sonra 1970'li yıllardan itibaren
Zile'den ayrılıp Bafra'ya göç etmek zorunda kalmışlardır. Yaşı kırkı geçen
kadın erkek kuşağı mahalle aralarında, kışın evlerde, gelin hamamlarındaki
düğün müziğini, oyunlarını hatırlayacaktır.


*… *


Hatıralara ve hafızalara nakış nakış işlenmiş bu nostaljiden sonra günümüze
gelelim. Türk sanat müziği, Türk halk müziği ve düğün müzikleri ne
durumdadır?


Sanat müziği sazları kullanabilen ve ilgilenen Zileli hemşerilerimiz ancak
1981 yılında bir araya gelerek bir örgütlenmeye gidebilmişlerdir. 1981 yılında
Türk sanat müziği icralarıyla temeli atılan Zile Musiki Derneği'nin adı
amatör çalışmalarından dolayı Hoşseda Musiki Grubu olarak adlandırılır.
Hoşseda halen Zile'de eski bir binada çalışmalarını fedakarca devam
ettirmektedir.


Sanat müziğine gönül veren bir avuç isimsiz fedakar bu hemşehrilerimiz,
kendi şahsi gayretleri ile Türk sanat müziğini Zile'de yaşatmaya
çalışıyorlar. Ellerinden tutan, destekleyen, yardım eden bir kurum, vakıf
yok sayılır. Hoşseda ve Gençlik Merkezi'nde yetişen Halise Üstünakın isimli
hemşehrimiz TRT'nin açtığı TSM dalında 1992 yılında birincilik gururunu
yaşatmıştır Zile'ye ve kendisinde emeği olanlara…


Hoşseda Grubu 1981 yılında, oluşumunda önayak olanlardan biri olan Öğretmen
Bekir Aksoy'un Haznedar Sokağı'nda başlarken bir isimsiz hemşehrimiz vardır
aralarında; Hasan Şendoğdu.


Gözleri görmeyen Şendoğdu'nun on parmağında on marifet vardır. Elektronik
alet tamirinden tutun da müzik aletleri tamirine kadar pek çok işi
yapmaktadır. Yıllarını, ömrünü diğer arkadaşları ile birlikte Türk sanat
müziğine vermiş, pek çok öğrenci yetişmesini sağlamıştır. Bu işe gönül
vermiş hemşehrilerimizi tek tek sayamıyoruz burada ama, kitabımızda
vereceğiz. Hepsini temsilen Zile'de müziğin sacayağından biri olarak
Şendoğdu'dan bahsetmek istedik sizlere…


*…*


Yine eski düğün müziği kültürünün kaybolmasına yüz tutmasından, 1980'lerden
sonra, özellikle 1990'lı yıllardan beri düğünler elektro bağlama, org
eşliğinde neredeyse mekanik olarak yapılmaktadır. Bir iki ekip eski düğün
müziğini enstrümanlarıyla yani klarnet, cümbüş, ud ve darbuka ile icra
etmektedir. Yukarıda Türk sanat müziğine emeği geçenleri sayamadığımız gibi
bu daldaki hemşehrilerimizi de burada tek tek veremedik.


İşte Zile'de eski düğün müziklerini yıllardır icra eden, zamana direnen,
bizi eski günlere götüren bu müzisyenler arasında bir duayen var Zile'de;
Dursun Karakaş.


Her ne kadar ilk kurulduğunda ismi Karakaş Orkestrası olarak modern bir isim
almışsa da O, 1960'ların düğün müziği kültürünü yaşatan son örneklerinden
biri. Yaptığı müziği, sanat olarak görüp görmezsiniz bilmem ama başka
Karakaş yok Zile'de. Yani Zile'de müziğin emektarı, üstadı.. bir başka
sacayağı…


*…*


1960'lardan itibaren çocukken bağlamaya başlayan, bugün Zile'de yüzlerce
öğrenci yetiştirmiş, Türk halk müziğinin bir duayeni, yani Zile'de
müziğin üçüncü
sacayağı; Mimar Tekin Kireççi.


Kireççi ortaokul ve lise yıllarında bağlamasıyla aranan, 1960'lı yılların
sonlarında Zile Lisesi Radyosu'nda program yapan bir isimdir. Mimar olduktan
sonra yavaş yavaş gözlerini kaybetmiş ise de müziği bırakmamıştır.
1980'lerde Gençlik Merkezi'nde, daha sonra da yüzlerce bağlama, ud, gitar,
org, cümbüş, ney çalabilen öğrenci yetiştirmiştir. Zile'ye ne zaman bir
ulusal veya bölgesel televizyon ekibi gelse, Zile türkülerini okuyan,
tanıtan, duyuran odur. Türk halk müziğinde Zile'de üstad durumundadır.


Bugün için halen Zile'de ve Zile dışında yaşayan Türk sanat, Türk halk
müziğini icra eden, müziğe gönül vermiş pek çok hemşehrimiz var. Onlara
haksızlık etmek istemeyiz. Onların hepsi de bu sanata, müziğe gönül vermiş
insanlar. Ama biz her üç müzik türünde birer sembol kişileri tanıtmak
istedik sizlere.


*…*


Bugün Zile'de ÇEKÜL ve Tarihi Türk Evleri Derneği'nin teşvikleri Belediye
Başkanımızın gayretleri ile tarihi evlerimizden birkaçı satın alınmış ve
restorasyonuna başlanmıştır.


1960'lı yıllardaki kültür hizmetlerine emeği geçmiş ağabeylerimizden Hulusi
Serezli'nin başkanlığında, pırıl pırıl Zile sevdalı genç kuşakların
gayretleriyle sanal alemde Zile Platformu kurulmuş olup yakında restorasyonu
tamamlanacak bir tarihi evde hizmet vermeye başlayacaktır. Başka bir
anlatımla 1960'lı yılların kültür ve turizm çalışmaları yeniden
canlandırılacaktır.


Bu bağlamda Hoşseda Grubu'na ve diğer müzik dallarında hizmet
verenlere de böyle
bir kültür evi tahsis edilmesi durumunda Zile'ye gelen turist ve gruplara
yönelik hem sanat müziği icrası hem de Zile ve yöre türküleri, folkloru,
semahları tanıtılacaktır.


Beni şimdiden heyecanlandıran bu çalışmaların semeresinden birinin müjdesini
birkaç gün önce aldım. Mahallemden yetişmiş, çocukluğumuzda, Zile
Gençlik'teki futboluyla bize idol olan: Zile'mizin yetiştirdiği Ressam
Heykeltıraş Sevgili Cahit Koççoban Ağabey'in Zile şehitlerini temsilen
Kınalı Ali heykelini yapacağını Sevgili Necmettin Eryılmaz'ın müjdesi ve
kendisinnden duymak son derece mutlu etti.


*…*


Bu yıllarda sporda, basketbolda İbrahim Aksoy Hocamız ve Gülsenem Bayramoğlu
kardeşimizin çalışmaları, başarıları bir başka sevincimiz. İnşallah başka
bir yazıda da Zile'de spordan, emeği geçenlerden bahsedeceğiz.


Yani güzel şeyler olacağından ümitliyim,


* …*


Müzikle başladık, Zile Platformu ile devam ettik yazımıza. Konuyu biraz
dağıttık ama yazmadan da geçemezdik. Yukarıda belirttiğimiz gibi Zile'de
müziğin sacayağı olan bu üstadların şahsında tasavvuf, sanat, halk
müziğinden, Zile folkloruna, davul zurnasından halaylarına, semahlarına kadar
emek verenleri, Zile kültürünü yaşatanları selamlıyoruz satırlarımızda.


Selamlarken de bir arzumuzu yazmak istiyoruz izninizle. Nasip olur da
sözümüzü yerine getirirsek; bir kültür evinde makat ya da yer minderlerine
oturup, huşu içinde Zile müziğinin sacayaklarının nağmelerini
dinlemek..arzumuzdur… Çok şey mi istedik acaba?...



ZİLECE KELİMELER

ZİLELİ HEMŞERİLERİM ZİLEMİZE HAS GÜZEL ÖZGÜ ŞİVELERİMİZİ
HATIRLAYALIM UMARIM HOŞUNUZA GİDER




sütunlara-DİREK
sırığada-CEREK
kızanlara-ÇİTİL
yataklara-MİTİL
çok bilmişe-ÇEPİL
av itine-TAZU
araziye-YAZU
büyük dişe-AZU
taş dibeğe-SOKU
ceketlere-SAKU
lavantaya-KOKU
mısır ekmeğine-CIZLAK
bol giysiye-FOLTAH
doğru söze-ESSAH
kısalara-GÜDÜK
korkaklara-HÖDÜK
armuda-ÇÖRDÜK
boğazlara-ÜMÜK
içi boşa-KÜFÜK
civcivlere-CÜCÜK
başörtüsüne-BÜRÜK
azıcığa-ECÜK
alkışa-CİPBİK
tatsızlara-SASUK
tuzsuzlara-SARSUK
yolsuzlara-SAPUK
hindilerede-CULUK
hızlıya-ÇABUK
isteyede-AHACUK
karaktere-HUY'U
kaba adama-AYU
sayılara-SAYU
kevgirlerede-İLİSTİR
havlulara-PEŞGİR denir.


A
aba: anne, abla
afur: ahır
ağa: baba
ağartu: ayran
ağrıklı: Hastalıklı.
ağrınmak İncinmek.
ağleş: dur, bekle
ağleşmek: alay etmek
aha; İşte.
ahacuk: işte
aha anağan babağan: Hayret, şaşma bildiriyor
akran: Yaşıt.
alaf: ateş, alev
alaçuh: bağevi
alayı: hepsi
alışmak: alev almak
alma: elma
alengirli: Çapraşık-
aluç: Dağ yemişi,sarı renkli bir çeşit dağ meyvesi
atku: şal
aman heri: Aman be.
amedenden: Ansızın, aniden.
ana: yaşlı kadın, babaanne, nine
anaç: Eke.
angut: anlayışı kıt
anadut: harman yerinde kullanılan üç çatallı bir alet
annaç: karşı
annaşmak: anlaşmak
andavallı: Aptal.
araz: dilsiz
arsınmak: utanmak
arsuz: utanmaz
arustak: ahşap evlerde bulunan ters tavan
asuğata: Alışveriş,
asuvat: Alışveriş yapmak
asük: Eksik, az.
asük görmek: Düzmek; alışveriş
aşkana: mutfak
aşurma: kulplu kazan
avara: işsiz, güçsüz, boş gezen
avsun: Efsun.
avut: ağlama
avut dökmek: ağlamak
avurt: Yanağın alt kısmı
aya: avuç içi
ayrık: yabani ot
ayrıyeten: Ayrıca
ayu: kaba adam
ayüstü: Ayakta.
asüğatek: Kadın.
azu: büyük diş
aze: vücut
azıtmak: istenmeyen kedi köpek gibi hayvanları evden uzak bir yere götürüp bırakmak
azık: yiyecek
avuz: inek, manda gibi hayvanların ilk savımından elde edilen oldukça koyu kıvamlı süt


B
badal: Merdiven.
badı: ördek.
bakraç: küçük kova
bandık: Şalvar—Uzundon.
bannak: Parmak.
bari: Hiç değilse.
barimiye: Hiç olmazsa.
başşak: Unutulanların toplanması
bat: Çiğ dolma.
batman: 8 kg. (3 batman yaprak aldım) örnek
bayah: Demin.
bayahdan: Deminden-
becitlemek: Sıkışmak.
bennem: Bilmem ki....
belemek: Çocuğu kundağa sarmak.
besleme: Hizmetçi kız.
bezi: Küçük, yufka ekmek.
bıçkı: Testere ağızlı bıçak.
bıdık: Böbrek.
bıldır: Geçen sene
bırak heri: Yapma, bırak sen de.
bicimcik Birazcık.
bidane: Birtane.
bielçim: Bir tutam.
bi pirtik: Birazcık.
bi sokum: Bir lokma
bİşi: Tavada kızartılmış hamur işi
biz: Tığ
boduç: karabakla
bostan: Karpuz .
böcük: Böcek, Haşarat.haşere
bön: Saf
börtlenmek: Haşlanmak.
böyük: büyük
bun: Sıkıntı.
buymak: üşümek
bürük: Çarşaf. örtü

C

cağ: Gusülhane, banyo ihtiyacını gidermek için yapılmış yer
camış: manda
cebelleşmek: tartışmak
cepük: alkış
cerek: uzun sırık
ceyran: elektrik
citme: tekme
cıbır: Parası olmayan,yoksul
cınnah: Tırnak .
cılga: keçi yolu, patika
cınnak: tırnak
cırcır: fermuar
cırıt: hızlı yürümek
cırcır: Fermuar.
cıvık: Sulu.
cibbik Alkış.
cicik: Meme.
cimcik: Eti sertçe sıkmak.çok az
cingi: Kıvılcım. ateş kıvılcımı
çula: Karga.
culfalık: Kilim çarşaf, uşgur, kuşak dokumaya yarayan el tezgahı.
culuk: Hindi.
cUcÜk: Kus yavrusu.civciv

Ç

çabut: Değersiz bez parçası
çapula: yemeni
çabuk: hızlı
çalkama: ayran
çalgı: süpürge
çamdı: ters tavan
çaluntu: felçli
çapak: göz iltihabı
çamdı: Ters tavan.
çalhama: Ayran.
çalgı: Ahır süpürgesi.
çaylık: Uzun don.
çebiş: Bir yaşına gelmiş keçi.
çedik: çocuk ayakkabısı
çemüç: kurutulmuş üzüm
çemüş: kuru üzüm
çemçük: çirkin
çeten: saman taşıma arabası
çene: köşe başı
çemüt: Kurumuş dut.
çenesiz: Geveze.
çenilemek: Köpeklerin bağrışması.
çelpeşük: karmaşık , karmakarışık
çerez: Leblebi.
çeykel: Başarılması güç olan.
çığırmak: Çağırmak,
çıkı: Bohça.
çıkın: küçük bohça
çıt: Tel anahtar.
çiğit: Çekirdek.
çiğleme : Çökelek.
çir: zerdali kurusu
çiğ: kırağı
çipil: çalı çırpı
çepil: çok bilmiş
çise: ince yağmur
çit: yazma
çitil: çalı çırpı
çitil: kızan insan
çitilemek: dikmek
çimmek: banyo yapmak, yıkanmak
çillenmek: Yeşermek.
çirkef: Herkese bulaşan
çoh: çok
çorlu: hastalıklı
çoştar: laf götürüp getiren, ortalığı karıştıran
çöğdürmek: ayakta işemek, Aşağı doğru eğilmek.
çökek: çamurlu su birikmiş yer
çul: kilim
çolpa: Hareketleri kontrolsüz olan
çoşdar: Her işe karışan. laf götürüp getiren
çöçelenmek: boşa vakit geçirmek
çöğmen: Ağaçtan yapılmış çengel.
çömelmek : Eğilmek.
çömez: Kısa boylu.
çördük: ufak armut

D

deah: At ve eşekleri sürmede kullanılan
dakanak: takıntı
daklaşma: sataşma
dalak: bal peteği
dalamak: yün giyisilerin vücutta kaşıntı yapması
dam: çatı, evin üst kısmı, teras
dangıdak: aniden
dangadak: aniden
dastar: ekmek bohçası, Sofra bezi.
dasdar: sofra bezi
davar: oyun
dallama: Yelek.
dangıdah: Aniden— Amedenden- ansızın
debellenmek: yuvarlanmak
değirmi: yuvarlak
demin: az önce
demra: egzama
depmük(dekmük): tekme
deyyus: kötü adam
değirmi : Yuvarlak.
dekdur: Rahat dur.
dene: Tane
denmiki: Dermişin.
deri: Panayır.
dermek: Toplamak- Elmaları derdi
dıngıldamak: gevezelik etmek, çok konuşmak
dıhmak(dıhınmak):yemek
dıvrah: yakışıklı
dikan: dükkan ,işyeri, mağaza
dilliksiz: yaramaz
dinelmek: ayakta durmak
dikelmek: karşı koymak
direk: sütun
dirgen: harman yerinde kullanılan ağaçtan yapılmış iki çatallı alet
dillidibek: Çok konuşkan, cıvıl cıvıl.
dişli: Kuvvetli, etkileyici,
dolukmak: üzüntüden ağlayacak hale gelmek
döngel: muşmula
döş: göğüs
dulda: gölgelik yer,saklanacak yer
düğücek: dolu
dombalak: Takla.
dümbelek: Darbuka.
durukmak: Birden bire cevap vermemek
döşşek: Yatak.
döl: Yavru.
döşürmek: Dilenmek,
düven: Tahılları saplarından ayırmak için çakmak taşıntan yapılmış hayvanlar tarafından çekilen tahta araç

E

ebe: babaanne, nine
ebe kulağı: salyangoz
ebem kuşağı: Gökkuşağı.
ecük: azıcık
ecücük: azıcık
eccük: biraz
eke: tecrübeli
edik: çocuk patiği
ellik: eldiven
elleşmek: dolu çuvalı iki kişi birlikte kaldırmak
ella, ellam, elleham: herhalde
el gapısı: kızın evlendikten sonra gideceği yer, koca evi
eke : Anaç.
ekmek : Yarı yolda bırakmak.
ellaham : Herhalde.
emi: Tamam mı?
emüşük: süt kardeş
enteri: kadın elbisesi
enük: kedi ya da köpek yavrusu
ersün: hamur keseceği
esbap: çamaşır
essah: sahi, doğru söz
eşgi (salça): salça
eşşik: kapı girişi
enee : Amann...
endürüz : mehlep ağacı, meyvesi
enek : Misket. bilye
enik : Kedi, köpek yavruları.
erinmek: üşenmek
erişte : Evde yapılan makarna
ersun : Hamur keseceği.
esbab : Çamaşır.
essahtan: Sahiden.gerçekten
eşelek : Meyvaların işe yaramaz kısım,
eşki : Salça .
eydirmek: Acele etmek.
eyü : iyi .
eyöğü: kaburga kemiği
eyce: iyi , fena değil
eze : Gövde, vücut


F

ferik: yeni büyümüş çıkmış tavuk
fır dolanmak: Etrafı gezmek
fırtmak: küsmek
fingirdek: Oynak, hoppa.
fitlemek: Kışkırtmak.
fit olmak: ödeşmek .
fak: fare kapanı
fenikmek: başı dönmek
fermanı kesilmek: güçsüz düşmek
fışkı (fışgı): hayvan gübresi
fortudah: Aniden, birden .ansızın
foltah: bol giysi

G

gabala: Götürü.
gablıh: mutfak rafı
gamga: Tahta parçası.
garın: işkembe.
gasnak : Elek.
gavum: Hısım,akraba.
gahırdak: koyun kuyruğunun kavrulmuşu
galuh (galuk): evde kalmış kız ,Evlenmemiş yaşlı kız
ganara: işe yaramayan, çok yemek yiyen
gatık: yağsız ekşi ayran
gamga: yontulmuş ağaç parçası
garanluh: karanlık
gatmer: bir çeşit ekmek
gavlağan: çınar ağacı
gavah: kavak
gaypak: sözünde durmayan
gebre: at tımarında kullanılan alet
geçi: keçi
geçi memesi: Siyah, uzun taneli üzüm
gelep: Çile
gem: Atın ağzına vurulan alet.
gen: Geniş,
genneşmek: Esneyup, gerinmek.
gevrek: İyi pişmiş.
Gı' : Bayanlara kullanılan bir hitap.
gınnap : Sağlam ipl
gıymık (gıymıh): ağaçtan yontulmuş iğne küçüklüğünde parça
gıdık: keçi yavrusu Koyun .
gırmaşmak: kımıldamak
gıskı: Zor baskı.
gıyah: Çok güzel—yakışıklı
gıvık: Aralık .
gız: kız
gilavader: Üzüm asması
gidik: koyun yavrusu
gidişmek: Kendi kendine kaşınmak.
giler: Kiler.
gilik: parça Hamur parçacıkları.peynir parcacıkları
gişi: evli erkek
golan: Hayvan kemeri
goşamınan: Avuç dolusu
gorhu: korku
goyneg: gömlek
goyvermek: serbest bırakmak
güğermek: Salıvermek, bırakmak.
gölük: merkep, eşek
gödek: kısa boylu
göğ: mavi
gözel: Kalburdan büyük gözlü elek , güzel manasınada kullanılır
gurk: kuluçkaya yatan tavuk
gubarmak: gururlanmak , şımarmak
guşluk vakti: sabahla öğle arası
gümele: çalı çırpıdan yapılmış bağ ya da tarla evi
gübür: süprüntü
güdük: kısa boylu
gubat: Kaba.
gudubuk : gereksiz iş, palavra ,yalan söylemek
gusmuk : Kusmak.
güslanmak: apdeslenmek
gunnamak Yavrulamak, çoğalmak •
gurk: Tavuğun kuluçkaya yatması.
göynek : Atlet.
göynümek: Yanmaya başlamak.

H

haçen : Ne zaman.
halbur ; Elek.
hayat : Avlu.
hamlamak: Yorulmak.
habire: sürekli
hahut: külüstür, işe yaramaz
harar: çok büyük çuval
hark: küçük su kanalı
haşat: bozulmuş, darmadağın olmuş
hazitmek: özlemek
haft : Yalak. (çeşmelerin önünde büyükçe yapılan suyun aktığı yer)
he: evet
helki: kova
henim: şimdi
hemi: öyle mi
herk : Nadas.
het : Azarlamak
heri: sen de (aman heri)
heğ: küfe, eşeklerin yanına sarkıtılıp bağlanan büyük sepet ( üzüm heği)
heslenmek: Kızmak.
hevenk : Toplu salkım .üzüm ağacı
hoğlamak: sürmek
hökelekli: iriyarı
hee : Evet .
hedik : Kaynatılmış buğday.
hedaye : Hediye.
helle : Un çorbası.
hımhım : Burundan konuşan.
hı : Evet.
hımbıl : Uşak.
hincik: şimdi
him : Temel taşı.
huy : karekter
hülefe: bedava
hoğme : Gök .
horhudah: Aniden, birden .
hoşaf : Komposto. elma hoşafı , üzüm hoşafı
hödük : korkak

I

llıngaç : Salıncak
ışgınmak: İleri doğru atılmak .
ırah: uzak
ırgat: amele
ilağançe : leğen
ilağan : pekmez bulgur kaynatılan ağzı açık büyük kazan
içerlemek: alınıp üzülmek
ikinnedi: ilkindi vakti
ilisdir: kevgir
ilik: düğme
işgefe (işkefe): yöresel yufka ekmeği
işgillenmek: şüphelenmek
işlik: gömlek
işmar: göz kırpma , Kaş göz hareketi,işaret
işgilli: alıngan
işgillenmek : şüphelenmek
ibik : Kenar .
iğnedenlik: İğneleri topluca bulunduran eşya .
ikicanlı: Hamile
ilenger : Yuvarlak tepsi.büyük bakır sahan
ilistir : süzgeç,sapsız kevgir
irbet : çirkin
iskembi : sandalye
işlik: yakasız gömlek
işgefe : yufga
işleme : örgü örme
işkirli : Suçlu,
itdirseği: Gözde çıkan arpacık.
ivitleme: Kurcalama, araştırma.

K

kadim : Devamlı ,
kayış: kemer
kasılmak: Böbürlenmek.
karşü : karşı
kef : Köpük .
kenef : Hela .
kepenek : Kelebek.
kelik : İşe yaramaz ayakkabı, eski ayakkabı
kelek : Olmamış kavun.
kelem : Lahana .
kese : Kısa yol.
kesek: noksan
keşkek : Mahalli bir yemek
keşik: sıra
kekeç: kekeme
kesan (kesağan): büyük fare
kesmük: harmanda iyi dövülmediğinden iri kalan sap
kezek: tezek
kerçİne : Alaylı, kızdırıcı söz vurmak.
kertük: gedik , çentik
kevgir : Köpükleri süzmeye yarayan alet,
kirmen : Yün eğirmeye yarayan araç.
kiren: kızılcık
kip: sağlam
kıtlamak: azıcık koparmak ,ısırmak
kirtik : Sert, sıkı , dolgun (bayanlar için de kullanılır)
koku : lavanta
kop : Hızlı gel, hızlı git.
köz : ateş
köme : Cevizli sucuk.
koğucu: dedikoducu
kömüş: manda
kurnamak: kedi köpek gibi hayvanların doğum yapması
küt: felçli
küççük: küçük
küfük : çürümüş ,içi boş olan
küskü: kapı sürgüsü
kumük : Burnu içe çökük olan
kusmak : istifar etmek .
kurük : Eşeğin yavrusu , sıpa
kocabaş : Şekerpancarı.

L

lan : erkekler için kullanılan kelime
lalin : nalin (altı tahta terlik) hamamlarda kullanılır
loğ taşı : damlarda veya harmanlarda kullanılan silindir taş
lök: ağaçtan yapılan iple çevrilen ucu sivri topaç (maymunda denir)
löbet: sıtma hastalığı
lığırt: balçık , sulu çamur
lülüt: çitlembik

M

makat: Tahta sedir, divan .
mahat : tahtadan yapılmış sedir
manga: cımbız
mantis : Izgara .
malamat: Rezîl-Rezil olmak ,berbat, sefil, zavallı
mayıs: sığır pisliği
malamat etmek: rezil etmek
menşur : meşhur
mertek: kereste
merzuvan: Merdiven ,
meymenetsiz: Hayırsız .
mıh : Çivi.
mıhlama (mıhla): yumurta ile yapılan bir çeşit yemek
mısmıl : Doğru dürüst, işe yarar
mıymıntı: Sevimsiz—sevilmeyen kişi.
mızmız : Yavaş işgören.
mitil : Nevresİmsiz yatak yorgan ,yüzsüz yorgan
modul : Ucu çivili, kısa değnek.
möhöm dool: mühim değil
madımak: yöresel bir yemek
mozi: bakımsız dana
mumbar: sakatat
muhanet: faydasız kişi
muzur: zararlı
mücürüm: omlet

N

nalin: : takunya
ne edim : ne yapayım?
nehas : Nasıl oldu da ?
nelbeki : Büyük bakır sahan
nemarek : Neyime gerek .
neaadar : ne kadar?
neahit : ne zaman?
neyanna: hangi tarafa?
nivik: şifalı bir bitki
novrek : Ne yapalım,
norüyon : Ne yapıyorsun?

O

okuyucu : Davetçi .(eskiden güğün davetiyesi yerine, düğüne çağrılacak kişilere ,düğünü haber veren insan)
okşaman : Birbirine benzemek
okçur: bel lastiği
oklağa: oklava
oneşaal : One şekil (Oneşaal söz anam).
oncaaz : 0 kadar.
oseat : Derhal, hemen .
oseğe : Yarı yanmış odun .
oturah : Sandalye.tabure
ocaklık: mutfak , ocağı olan oda
oncacık: çok az
oğlen : öğlen vakti

Ö

öjbe : Bilgiçlik taslayan .
öle : Hemi
ötöğon : Evvelsi gün .
özelemek: Katı yoğurdu sulandırmak
öğlennedi: öğle vakti
öğür: yavrulayacak inek
öle: öyle
öllük: bebeklerin kundaklarına ısıtılarak konulan çok ince killi toprak
övendere: ucu çivili uzun değnek
özeleme: yoğurt çalkalama
öz: dere

P

pampal : Toraman .
parsı: baca başı
palaz : Kuş yavrusu.
pasaklı : Kirli pis.
paşalı : Entari
paşuş : Kiri
pahıl: cimri
pazvant : Bekçi.
pelver : Salça
peşkür(peşkir): Havlu,peçete
pırtı : Eski-püskü çamaşır.kumaş
pin : Kümes.
pinnik: kümes
pisik: kedi
pişik : hafif kızarmış deri
publa: baş yastığı
pürpürüm: Semizotu
pürçekli: Havuç
pus : Sis
pörsümek :Solmak
pöşkiir : Havlu
peşisıra: arkasından
petni: hayvan yemliği,Ahırda hayvan yeminin konulduğu yer
pırtıcı: manifaturacı

S

san : Üzümlerde görülen hastalık.
sahan: büyük bakır tabak
sahu : Ceket .
sayu : sayı, rakam
savmak : Başından uzaklaştırmak .
sağmak : hayvanlardan sağılarak süt alınması
sarsuk : tuzlu
sasuk : tadsız
sapuk: yolsuz
savak : Aptal.
savuşmak: Geçip gitmek .
seğirtme: hızlı koşma
sele : Ağzı açık, geniş sepet,
serpene: kamelya,çiçeklik
silme : Dolu.
seyis : Erkek davar.
sinifli : Kurnaz .
sinmek : Saklanmak .
sofa : Salon .
seğirtmek: hızlı koşmak
sıyırgı: tahta kürek
sıvışmak: sessizce kaybolmak
sini: tepsi
sitil: küçük bakır kova
sohranmak: bir işi sohranarak yapmak
sorutmak: ayakta durmak
sonak: mısır koçanı
soku: taş dibek
sokum (sohum): lokma (bi sohum ,bir lokma)
suluh: hamam havlusu
suluh : hayvanların su içmek için kullandığı ufak kap
susa: şose yol
sünepe : aciz
sümeyiden: ezber
sümsük: pisboğaz
sumsa (sumsu): yumruk

Ş

şaplak : Şamar - tokat
şaapsak : yapsak
şeive : Gölge
şemşamer: Yer elması
şinavat : Cendere
şip : Çabuk
şipidek : Çabukça
şargada (şarkada): yaramaz çocuk
şeer: şehir
şibermek: şımarmak
şikirsiz: yakışıksız
şincik şimdi hemen
şinavat: üzüm cenderesi, üzüm sıkalan yer
şişmek: fazla gururlanmak

T

taar: Ağzı geniş küp
tahtanbeç: Ağaç karyola
tas: bakırdan Su kabı
tanış: tanıdık
tavatir: çok iyi
tağar: Geniş ağızlı kiremit su kabı
tazu: av köpeği
telek: kümes hayvanlarının kanat tüyleri
temek: ahır penceresi,Ahırda gübre atma deliği
temelli: devamlı
tentene: dantel
terki: kova
terek: raf
terpoşlu: kulaklı bakır kap
teyin: sincap
tığ: harman yerindeki saman yığını
tirki: ağaçtan oyulmuş tas , Ağaçtan yapılmış su kabı
tille: ince ağaçtan sopa
tısılamak: Nefes alırken güçlük çekmek
tığsırmak: Aksırmak
tiritli: Sulu
tola: Kuyu kovası
toklu: Biryaşını aşmış koyun
toh: köpek tasması
toha: kemer
tok: çivili köpek tasması
tokuç: çamaşır yıkarken kullanılan tahta
tosbağa Kablumbağa
tostan böcüğü: hayvan pisliğiyle beslenen bir tür böcek
tosun: erkek inek
toyga: yoğurtlu çorba ,yayla çorbası
töremek: üremek
tummak: suya dalmak
tostopalak: Yusyuvarlak
tumman: Don
tutak: Mutfakta kullanılan bez
tüymek Kaçmak

U

ufunet: Sıkıntı
urba: Elbise
uruplaga: ölçek
uşgur: Don bağı
uymak: Dalaşmak -sataşmak
uyuntu : Beceriksiz

Ü

ütmek : bir oyunda kazanma veya ittiada kazanmak
ütme : ateşte pişirilmiş kurumamış buğday başağı
üvez : sivrisinek
üleş : hayvan leşi
ümük : boğaz
ülüngür: sıska işe yaramaz

V

vazalah: ukala
vesait: araba
vış : Vah vah, yazık
vıyy : Şaşma! hayret bildirir.

Y

yagannı : Sırt
yağlık : Büyük mendil
yane : öyle ya.. ..
yavşak : Bitin küçüğü
yal: köpek maması
yalak: yal verilen kap
yallık: küçük cocukların önlüğü
yampiri: eğri
yassu: yatsı vakti
yazu: arazi şehirden uzak boş alanlar ,Düzlük ovalık yer
yekinmek: zorlamak
yel: rüzgar
yeşillik: bahçe(bağ)
yoh: hayır, yok olmaz
yumak: yıkamak
yunmak: banyo yapmak
yüğürtmek: koşmak,Düzensiz koşmak
yeğni : Hafif
yeğin: güzel ,yiğit
yuha : Derin olmayan, sığ
yoh heri: Yok canım
yüklü : Hamile
yüklük : Yataklık

Z

zanak : Aptal, geri zekalı
zarzalak: Leylâk bitkisi
zavzu : Salatalık
zeklenmek Ağız ve yüz hareketlerini taklit etmek
zerzavat: öteberi
zerze : Kapılarda kilit takmaya yarayan demir
zırnık : Hiç bir şey
zibidi : Kıyafeti düzgün olmayan
zoval : Kızılcık
zorunsamak Gücüne gitmek
zöhür ; Sahur
zemheri: kara kış
zerzefil: perişan
zıhım: haram olsun
zıran: azgın kimse
zırana: düşüncesiz kimse
zıpır: iri yarı kimse
zopa: dayak
zoğal: kızılcık
zorunan: zorla
DERLEME:zilesitesi.com/foruma aittir (27-07-2008)


zilenin osmanlısı

Ü lkemizde şehir tarihi alanındaki araştırmalar henüz arzu edilen seviyeye
gelmemiştir. Değişik kütüphanelerimiz, müzelerimiz veya arşivlerimizde
incelenmeyi bekleyen ve her biri birbirinden kıymetli bilgi hazineleri ile
dolu binlerce arşiv belgesi mevcuttur. Bunların cüz’i bir bölümü tetkik edilebilmiş,
bir kısmı ise henüz tasnif dahi edilmemiştir. Oysa pek çok Avrupa ülkesi bu araştırmalarıçoktan bitirmiştir ve buradan elde ettikleri bilgi birikimini geleceğe güvenlebakabilecekleri politikalara dönüştürmekle meşguldür.
İşte bu nedenle, şehirlerimizin tarihini aydınlatmak, bir anlamda zorunluluk hâlini
almıştır. Zira, şehir tarihi ile ilgili araştırmalar tamamlanmadan “millî tarih” bir bütünolarak ortaya konamaz.
Biz bu yazımızda, Anadolu’nun güzide şehirlerinden ve geçmişte Tokat’a bağlı bir
kaza olan Zile’nin tarihini, birkaç arşiv belgesi ışığında ele alacağız. Birkaç arşiv belgesidememizin ardında yatan neden, arşivlerimizde Zile ile ilgili belgelerin son
derece sınırlı olmasıdır. Pekçok belgenin yangında zayi olduğu ya da henüz tasnif
edilmeyen belgeler arasında olabileceği söylenmektedir.
Geniş sınırlara sahip Osmanlı Devleti, “taşra” adını verdiği İstanbul dışındaki topraklarında,
şu şekilde bir idari taksimat gerçekleştirmiştir : Köy, nahiye, kaza, sancak
(liva) ve eyalet. En küçük yönetim birimi olan köylerin birleşmesiyle nahiyeler,
nahiyelerin birleşmesiyle kazalar, kazaların birleşmesiyle sancaklar ve sancakların
birleşmesiyle de eyaletler teşekkül etmiştir .
Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı’ya bağlanan Tokat, II. Murad zamanında beylerbeyliği
olmuş, ardından da sancak beyliğine tebdil etmiştir. 1538’de nahiye “voyvodalık”
ve 1617 tarihinde Valide Sultanlara “has” olmuştur. 1863’de Sivas eyaletine
bağlı, önce nahiye ardından kaza, 1880’de ise sancak payesi ile mutasarrıflık hâline
getirilmiştir. Zile ise, Tokat sancağına bağlı bir kaza statüsündedir.
Zile tarihine ışık tutan ilk belgemiz, Kanuni Sultan Süleyman’ın Zile kadısına göndermiş
olduğu bir fermandır. Bugün Beyazıd-ı Bestami Camii (Turhal yolu üzerinde)
olarak bilinen ve o dönemde Şeyh Ethem Çelebi Dergahı olarak hizmet veren tekkenin
şeyhi Abdülkerim Efendi, Sultan Süleyman’a bir adam göndererek şikâyette
bulunur. Şeyh Efendi, tekkenin vakfına ait olan bir meraya, vakıf yönetimindeki bir
zümrenin el koyduğunu beyan eder. Bu durum üzerine Kanuni, 15 ay geçmesine
rağmen meselenin neden halledilmediğine dair, Zile kadısından hesap sorar ve
ona talimat verir.
Belgeden anladığımız kadarı ile, Kanuni döneminde Zile’de adalet işleri, bir kadı
tarafından sağlanmaktadır. Bu, önemlidir. Çünkü, Osmanlı Devleti’nde genellikle
sancak merkezlerine ya da bu ölçüde büyük yerleşim birimlerine kadı gönderilmiştir.
Sancak merkezine uzak veya küçük yerleşim birimlerinde ise naib ünvanı ile
kadıların vekilleri görev yapmıştır.
Şeyh Efendi, tekkenin vakfına ait olan bir meraya vakıf yönetimindeki bir zümrenin el
koyduğunu beyan eder. Bu durum üzerine Kanuni , 15 ay geçmesine rağmen meselenin
neden hal’ edilmediğine dair Zile kadısından hesap sorar ve ona talimat verir.


ŞEHİR TüRK ÇERKEZ ERMENİ RUM TOPLAM
Sivas 30500 500 16500 500 49000
Tokat 1700 1000 8800 1300 29000
Amasya 22000 1000 7000 500 33000
Zile 24000 ...... 2800 200 27000
Niksar 3300 30 1900 250 5500
Merzifon 11000 500 1000 8300 20000



Zile ve Çevre Şehirlerin Nüfus TablosuFransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi, 1901

22 milyon kilometrekarelik devasa bir imparatorluğun padişahının, imparatorluğun küçük
bir beldesindeki, küçük varsayabileceğimiz bir meselesine bu ölçüde bir hassasiyet
göstermesi, gerçekten göz kamaştırıcı bir hadisedir. Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivinin bir istatistikine göre, 1901 yılında Zile’nin nüfusu 27.000 olarak görünmektedir .Aynı belgede, sancak olmalarına rağmen,Tokat’ın 29.000 ve Amasya’nın 33.000 olduğu düşünülürse, Zile önemli bir nüfuspotansiyeline sahip, bir büyük şehir niteliğindedir.Dikkat edilirse, belgeye konu olan dönem,Osmanlı toplumunun demografik yapısında son derece mühim değişikliklere sebep olan, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93
Harbi)’ na yakın bir tarihtir. Nitekim, bu savaş akabinde Kafkasya toprakları kaybedilmiş ve buradaki ahali, Anadolu’nun değişik taraflarına göç etmiştir. Busavaştan daha önce de Kafkas halkı ile Ruslar arasındaki mücadeleler neticesinde, 1864 yılında yaklaşık 1.500.000 civarında Kafkas halkının Osmanlı ülkesinin değişik beldelerine göç etmek zorunda kaldığı bilinmektedir.Bir başka belgede ise Zile’de bir Muhacir Komisyonu’nun kurulmuş olduğu görülmektedir.Söz konusu göçlere, OsmanlıDevleti tarihi ile ilgili en mühim kaynaklardan olan,Şer’iyye sicillerinde de sıkça rastlanmaktadır.Osmanlı Devleti tarihi ile ilgili diğer bir mühim arşiv kaynağı da, “ Salname”lerdir . “Yıllık” anlamına gelen salnameler, kaza ve sancaklar ile ilgili tafsilatlı bilgiler içerir ve hazırlandıktan sonra, eyalet merkezine gönderilir. Osmanlı, bir imparatorluk olması hasebiyle, farklı milletlerden oluşan bir bünyeye sahipti.Bu yapıyı biçimlendiren felsefe ise, Türk- İslam düşüncesiydi. Türk gelenekleri ve örfü ile, İslam kaidelerini çıkış noktası olarak alan Osmanlı, teba‘sını ırklara göre değil dine göre tanzim etmişti. “Millet sistemi” adı verilen bu sisteme göre, Osmanlı Toplumu müslim- gayr-i müslim şeklinde bir hukuki düzenlemeye
tâbi tutulmuştur. Yukarıdaki nüfus tablosunda görüldüğü üzere, 1902 yılında Tokat ve Zile,Osmanlı Devleti’nin bu özelliğine iyi bir model teşkil etmektedir. Türk, Rum ve Ermeni gibi değişik milletlere mensup kişileri bir arada, hatta aynı mahallede
görmek mümkündür. “Millet-i sadıka“ olarak bilinen Ermeniler, 1915 yılında çıkarılan “Tehcir Yasası”na kadar, Zile’deki varlıklarını devam ettirmişler, I. Dünya Dünya
Savaşı’ndaki tutumları nedeni ile de, Suriye’ye gönderilmişlerdir.
1902 yılı itibari ile Zile Kaymakamı Hayri Bey, yardımcısıise “Naib” ünvanı ile Salim Sabri Efendi’dir.Tanzimat ile başlayan süreçte, birtakım idari ve hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Zile’de 1902’de meclis-i idare ve bidayet mahkemelerinin varlığı,
söz konusu yeniliklerin taşrada da uygulamaya geçtiğinin önemli bir işaretidir. İdare meclisi üyelerine dikkat edilirse, azınlıkların şehirlerin yönetimine iştirak
ettikleri anlaşılmaktadır. Üstelik bu üyelerden Rum asıllı Hemparsom Efendi ve Ermeni asıllı Agop Efendi, meclise seçilerek dahil olmuşlardır.Osmanlı Devleti içerde ve dışarda pekçok sorunla boğuştuğu bu çok sıkıntılı döneminde dahi hoşgörüsünden
asla taviz vermemiştir. Bidayet mahkemesinde görev alan ikinci Katib Nikgos Efendi ve bir diğer memuru Aris Efendi, bu görüşümüzü destekler niteliktedir.Ermeni iddialarının gündemimizi meşgul ettiği bu günlerde, arşivlerimizde gizlenmiş bu tarihi gerçekler
birer ibret tablosu olarak karşımızda durmaktadır ve bizce çok manidardır.Türk, Rum ve Ermeni gibi değişik milletlere mensup kişileri bir arada hatta aynı mahallede görmek
mümkündür.
Zile’nin nüfus tablosu (H.1320-M.1902)
KIPTİ GAYRİ MÜSLİM PROTESTAN ERMENİ RUM İSLAM TOPLAM
248 79 2.683 83 70.776 73.869